Erdoğan iç savaşı mı körüklüyor?

Son birkaç haftada yaşanan gelişmeler, AKP yönetimindeki hükümet ve devlet politikasının Kürtler başta olmak üzere halk kitlelerinin mücadeleye yönelen bütün kesimlerine karşı terörist baskıcı özelliğini bir kez daha açığa çıkardı. Bu o denli çarpıcı şekilde sokağa taşındı ki, Erdoğan yönetimindeki devlet ve hükümet sözcülerinin savaş ve intikam naralarından hareketle, ülke içinde ve dışında, “Erdoğan ülkeyi iç savaşa mı sürüklüyor?” sorusu, geniş bir çevrede tartışılmaya başlandı. Cumhurbaşkanlığı “makamı”na çıkmış “zat”ın “vatan hainlerine misliyle bedel ödeteceğiz! Bingöl’de nasıl bedel ödedilerse, hepsi cezasını öyle görecek!” yönündeki açıklaması bu soruyu gündeme getirdi.

Erdoğan, yönetimindeki saldırgan yayılmacı ve terörist politikaları protestoların kitlesel ayaklanma biçimine doğru genişlemesi üzerine, bu fermanı çıkarıyordu.  Rize, Trabzon ve Bayburt’ta fermanını ilan ettiğinde, Bingöl’de bir araç çevrilerek dört kişi öldürülmüş; Antep’te, ülkücü-konra çeteleri polis gözetiminde DBP binasını ateşe vererek 4 kişinin ölümüne ve 20 kişinin yaralanmasına yol açmış, ve polis tarafından “Siz görevinizi yaptınız, hadi şimdi daha önce yaptığınız gibi yapın, buradan gidin de biz ortalığı toplayalım. Hadi Allah’a emanet olun!” gaye paylaşımı ve  sırt sıvazlamasıyla yeni görevlere teşvik edilmişlerdi. İstanbul Üniversitesi’nde, IŞİD yandaşları ilerici öğrencilere satır, bıçak, balta ve sopalı saldırı düzenlemiş ve fakat saldırıya uğrayanlar gözaltına alınmıştı. İçişleri Bakanlığı üzerinden Tayyip Erdoğan’a bağlanan polis teşkilatı ve kendisine bağladığı MİT, özel kuvvetler, korucular, hizbul-konrtacı güçler, MHP’liler, İP’liler, AKP yayılmacılığına yedekli ulusal faşist güruhlar sokaklarda direnişçilere saldırıp, Kobane’yi kuşatan IŞİD çeteleriyle aynı cephede yer almış, sokaklarda linç edilecek insan avına çıkmışlardı. T. Erdoğan,  tam da böylesi bir ortamda, polis ve askere “öldürme” çağrısı çıkarıyor; hükümeti, polis ve askere “hiçbir uyarıda bulunmaksızın öldürme” yetkisi tanıyan yasal düzenlemeyi hemen yapma direktifi veriyor; Türkiye’nin yasa-hukuk devleti olduğu üzerine burjuva söylemine nanik yapıyordu. Bir “dava savaşçıları örgütü”nün başı  olarak ülkeyi kan akıtma pahasına yönetmekten kaçınmayacağını ilan ediyor, “zafere ulaşmak için” yola devam diyordu. Ürkütücü, ama öğreticiydi!

İktidar partisi, “rejimi”, hükümeti ve devleti, böylece, demokratik ve liberal beklentiler içinde olanları bir kez daha yanıltma pahasına, hedefine odaklı “dava” savaşçısı bir organizasyonun kanlı-canlı cisimleşmesi olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldu.  İçeride zorba, dışarıda yayılmacı ve çatışmacıydı. İçeride ırkçı- milliyetçi-mezhepçi ve anti demokratik zorba olanın dışa karşı da ırkçı-yayılmacı, şoven ve gerici olması şaşırtıcı değildi.  Emperyalistler karşısında ikiyüzlü boyun eğiciydi; hakları için mücadele eden halk kesimleri karşısında ise despot kabadayı ve bağnaz gerici! Dışta yayılmacı olabilmek için, içeriye çeki düzen vermek, itirazları boğmak, yedekleri savaş düzenine çekmek istiyordu.

Kobani-Rojava düşsün; Kürt ulusal direnişi en az maliyetle bastırılsın; bütün uluslardan, din ve mezheplerden işçi ve emekçilerin ileri kesimleri terör ve imhayla susturulsun istiyordu. “İstikrar” ve “huzur”dan anladığı buydu. Kürt direnişi, Kobani ve Rojova “özerk yönetimi”nin varlığı, Suriye’nin düşmeme inadı; içeride demokratik talepler için kitlesel mücadele, “Yeni Osmanlıcı” yayılmacılığa karşı çıkış, işçilerin, gençlerin ve kadınların eylemleri vb. gibi gelişmeler “vatan hainliğinin göstergeleri”ydi ama, uluslararası ve iç tekellerin çıkarına kan akıtmak, halkı barbarca baskılarla dize getirmeye çalışmak, mezhep ve milliyet farklarını çatışma etkeni olarak kullanmak, komşu ülkeler topraklarına göz dikmek,  bölgede sabotör politika izlemek “vatanseverlik” oluyordu (!)  yalan ve ikiyüzlülüğe sarılarak, bilinçsizliğe ve bencil çıkarlara oynayarak halkın bir bölümünü diğer bölümüne düşman ederek iktidar olmak ve onu sürdürmek; ihanet ise, işte ihanet! Polise ve askere, “ihtarda bulunmaksızın öldürme hakkı” tanımak, ülkeye ve halka karşı savaş ve ihanet değilse nedir?

Muhalif her sesi susturarak saltanat gemilerini sermaye denizinde yüzdürmeye çalışmanın neresi vatanseverlik? Sıradan bir memurluktan trilyonları cebe atar hale gelenlerin, burjuva biçimsel hakları dahi yük gördüklerini ilan ettikleri bir zamanda, IŞİD-Nusra çeteleri  gibi bin yıl öncesinin şeriat kanunlarını uygulamak, barbarlığı güne taşımak, kadınları pazarda mal diye satmak şeklindeki politikalarıyla dostane ve destekçi ilişkide olmaları mıdır, vatanseverlik? Hakları için gösteri  yapanı, greve çıkanı, miting düzenleyeni, ya da böylesi fikirleri olduğu “belli olanlar”ı “önleyici savaş stratejisi”yle etkisiz kılmak mıdır, halktan ve milletten yana olmak?  Bu iç savaşa götürür mü, ya da iktidar bizzat kendi politikalarıyla bunu davet eder mi, hatta muhalifleri bastırıp, mücadeleyi ezmek için erken kışkırtıcı şantaj ve sabotajlara girişir mi? Buna somut yanıtlar vermek  mümkün olmasa da, tarihin kayıt defterinde olduklarını bilmekte fayda var. Karşımızda, toplum ve insan yaşamı karşısında bağnaz gerici bir güç var.  Sömürü düzenine tapınç derecesinde bağlı bir güç.

Bu şu demektir ki, bu yasa ve hukuk tanımaz zorba yönetim, ancak güçlü halk direnişleriyle herhanği hak tanımaya mecbur bırakılabilir. Hak isteyen, özgürlük için mücadele eden, eşit haklara sahip olarak ve kardeşçe yaşamaktan yana olan herkes, bu kanlı-canlı  resmin gerçekliğini bilerek ve görerek mücadeleyi geliştirme ve yaygınlaştırma biçim ve yöntemlerini zenginleştirerek direnişi sürdürmek durumundadır.

A. CİHAN SOYLU