Grev hakkına topyekün saldırı

 

GDL beş Cockpit ise dokuz kez greve çıkmalarına karşın toplu sözleşme görüşmelerinde bir ilerleme yok. Oysa GDL ve Cockpit’in grevleri olağanüstü etkili ve büyük maddi hasara yol açıyor. Deutsche Bahn ve Lufthansa’nın on milyonlarca Euro zarar etmelerine karşın geri adım atmamalarının arkasında Alman sermayesinin uzun vadeli planları ve çıkarları yatıyor. Grev hakkına saldırıda sermaye, hükümet ve burjuva medya birleştiği gibi DGB ve ona bağlı işkolu sendikalarının işbirlikçi yönetimleri de aynı cephede birleştiler.

Ne zaman Alman Makinistler Sendikası (GDL) veya Pilotlar Sendikası Cockpit (VC), üyelerini Almanya çapında greve çağırsa adeta kıyamet kopuyor. Alman Demiryolları (DB) ve Lufthansa patronlarından hükümet temsilcilerine ve bütün burjuva medya ağız birliği etmişçesine, “küçük bir grubun bütün toplumu esir aldığından” söz etmeye başlıyor.
Toplu sözleşme görüşmeleri uzayıp dolayısıyla grevler de (şimdi olduğu gibi) daha sık gündeme geldiğinde ise sermaye ve yandaşları, “grev hakkının kötüye kullanılmasından” söz ediyorlar ve sendika yöneticilerini, “sorumlu davranmaya, sınırı aşmamaya” çağırıyorlar
Sermayenin ve yandaşlarının bu tutumlarını irdelemeden önce, son haftalarda kamuoyunda GDL ve VC grevleri kapsamında cereyan eden tartışmalara ve bu sürece nasıl gelindiğine bakmakta fayda var.

GDL VE VC NE İSTİYORLAR?
Sermayenin tepkilerini anlamak için herşeyden önce GDL ve VC’nin üyeleri için neleri talep ettiklerine bakmakta fayda var. GDL, genel olarak çalışma sürelerinin aile ve sosyal yaşamı gözeterek düzenlenmesini, yıllık fazla mesailerin 50 saat ile sınırlanmasını, haftalık çalışma sürelerinin iki saat kısaltılarak 37 saate düşürülmesini ve yüzde 5 ücret zammı istiyorlar (daha geniş bilgi için bkz. http://www.yenihayat.de). Pilotlar ise daha önce elde ettikleri 55 yaşından itibaren erken emekliye ayrılma haklarından vazgeçmek istemiyorlar.
Esnek çalışmanın giderek yaygınlaştığı, aile ve sosyal yaşamın artık bir değer ifade etmediği, emeklilik yaşının 70’e çıkartılmasının sürekli gündemde tutulduğu bir dönemde, bu sendikaların tam da bu konuda talepler ileri sürmeleri, üyelerinin çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme çabası içine girmeleri, bütün bir işçi sınıfı açısından selamlanması gereken bir tutumdur.
DGB ve ona bağlı işkolu sendikalarının çoğunluğunun ise bu taleplere sahip çıkmak yerine bunları ileri süren sendikalara saldırmaları, GDL ve VC’yi “dayanışmacı olmamakla” suçlamaları da dürüst ve mücadeleci sendikacılar açısından kabul edilebilir bir durum değildir.

“ALMANYA’NIN EN APTAL SENDİKASI”
GDL kendisinin ve DB’nin tarihinde ilk kez 2007’de grev çağrısı yapmıştıı. Sermaye ve medyası da, zıvanadan çıkmışcasına, grevci işçilere saldırmış, DGB sendikaları, ise GDL’i “aç gözlü” ve bölücü” olmakla suçlamıştı. Ve yine 2007 yılında Almanya tarihinde uzun yıllar sonra mahkemeler yeniden grevleri yasaklayıp illegal ilan etmişlerdi.
2011 yılında da benzeri gelişmeler yaşandı ve hükümete yönelik, “TİS Birliği’ni sağlamak üzere yasal değişiklik talepleri” yeniden (bu talep ilk kez 2010’da DGB ve BDA tarafından ileri sürüldü) gündeme geldi.
Bugün yine greve çıkan ve haklı talepleri için mücadele eden işçi ve emekçilere karşı geniş bir kampanya sürdürülüyor. Sürdürülen kampanya geçmiştekilere ‘rahmet’ okutacak düzeyde! Birkaç istisna bir yana Almanya’nın bütün yayın organları (Spiegel’den Bild gazetesine kadar) GDL üzerinden grevdeki işçi ve emekçilere saldırmada adeta yarış içindeler.
‘Araştırmacı, tarafsız, objektif’ vs. gibi basın dünyasında önemli tanımlamaları kendi tekelinde gören gazete ve dergilerin başında gelen Der Spiegel’in en masum başlığı “Acımasız makinistler” oldu. Makinistlerin üçüncü ve dördüncü grevlerinde GDL’in başkanını hedef tahtasına oturtan basın organları, Claus Weselsky’nin sosyolojk ve psikolojik analizini (!) yapıyorlar ve “egosunu tatmin etmek için konumunu sonuna kadar kullanan zır deli” tanısını koyuyorlar.
Bütün bu saldırılara, çirkefçe sataşmalara karşın dördüncü grev gününde de trenlerin yüzde 90’nı kalkmayınca çileden çıkıp, “Almanya’nın en aptal sendikası” (“Deutschlands dümmste Gewerkschaft”, Spiegelonline, 6.10.2014) başlığıyla yorum yazacak kadar alçalıyorlar. Bununla kalmayıp, grev oylamasında yüzde 91 ile greve evet diyen makinistleri de “siz de bu tür sendikacıları destekliyorsunuz” diye azarlıyorlar.
Bild gazetesi, “Entelektüellerin Bild gazetesi” diye demokratik kamuoyunda birçok kez alay konusu olan Der Spiegel’den aşağı kalır yanı olmadığını göstermek için makinistlere karşı yaylım ateşi açtı. Bir yanda, “bu grev öfkelendiriyor” (“Dieser Streik macht Wütend”) gibi başlıklarla geniş emekçi kitlelerini makinistlere karşı kışkırtan Bild, bir yandan da, GDL yönetiminin grev oylaması sonuçlarını maniple ettiğini ileri sürerek makinistleri sendikalarına karşı kışkırtmaya çalıştı. Buna göre grev oylamasında makinistlerin sadece (!) yüzde 74’ü grevden yana oy kullanmışlardı ve dolayısıyla grev yasal değildi!
Ama nafile; Bild’den Spiegel’e kadar sermaye yanlısı medyanın bütün kışkırtma, bölme ve grevi kırma çabalarına karşın GDL’in beşinci grevinde yolcu trenleri 50 saat, yük trenleri ise 62 saat hareket etmediler. Makinistler hem taleplerinin hem de sendikalarının arkasında olduklarını dosta düşmana işçi tarzıyla, üretimden gelen güçlerini kullanarak gösterdiler.
FAZ gazetesinin bir yazarı ise son grevden sonra, “Öfke patlaması” başlığıyla yazdığı yazıda, “durdurun bu adamı” diye dünya alemi göreve çağırdı; yolcuların ve sendika üyelerinin Weselsky’e “yeter artık” demesi gerektiğini yazarken; hükümete de, “TİS Birlği yasasını çıkartarak, mini sendikaların diledikleri gibi bütün bir ülkeyi felce uğratmalarının önüne geçmeye” çağırıyor!
Bu yazılardan birkaç gün sonra Twitter üzerinden bazı yolcular ise, “makinistleri ve rastladıkları sendikacıları yaptıklarının yanlış olduğu anlayıncaya kadar pataklamaya” çağırdılar.

NE KADAR DA BİRLİĞİMİZİ İSTEYEN VARMIŞ..!
Son yıllarda meslek sendikalarının talepleri ve uğruna verdikleri mücadeleleri ne zaman gündeme gelse sermaye ve hükümet, yine ağız birliği etmişçesine “birlikten”, daha doğrusu “TİS Birliği”nden söz etmekteler. “Birlik” tanımlamasının öne çıkartılması tesadüf değil şüphesiz. İşçi ve emekçilerin on yıllarla ifade edilen mücadele deneyimlerinden çıkardıkları en önemli sonuçlardan biri “birlik” sorunudur; Birlik olunmazsa hiçbirşey elde edilemez – Bu geçmişte de böyleydi gelecekte de böyle olacak!
Bugün, işçi ve emekçilerin pratik mücadeleyle elde ettikleri bu tecrübe, çıkardıkları bu sonuç kendilerine karşı kullanılmak isteniyor.
İşçi ve emekçilerin birliğini bölmek için sarı sendikalar kuranlar, devasa kaynaklar aktararak teşvik edenler (CGB/CGM, DAG, Mercedes ve Siemens’te AUB* vb.) bugün “TİS Birliği”den dem vurmaktalar. Sendikaların hiçbir zaman “TİS Birliği” diye bir prensipleri olmadı. Sendikalar onlarca yıl “tek işyeri tek sendika” (“Ein Betrieb – Ein Gewerkschaft”) sloganı altında örgütlenmeye, işçilerin birliğini sağlamaya çalıştılar.
Eğer bir işyerinde sermayenin açıktan veya gizli desteklediği bir sarı sendika vardıysa ona karşı politik ve ekonomik mücadele verildi. Öncesi bir yana savaş sonrası kurulan Federal Almanya’da örneğin IG Metall hiçbir zaman CGM, DAG veya AUB’ye karşı hükümetten yasa talebinde bulunmamıştır. Bunun yerine bu sözde sendikaların işçi düşmanı yüzlerini ortaya koymak için her türlü olanağı değerlendirmiştir ve imzaladığı toplu sözleşmelerle kimin işçi dostu kimin düşman olduğunu ortaya koymuştur.

GDL NEDEN GREV YAPMAYA BAŞLADI
GDL sendikasının ilk kez 2007 yılında Almanya genelinde grev çağrısı yaptığını belirtmiştik. Bunun asıl nedeni GDL’de örgütlü olan makinistlerin 1990’lı yıllara kadar grev hakkı olmayan devlet memuru statüsünde olmalarıydı.
Alman Devlet Demir Yolları DB’nin 1 Ocak 1994 yılında özelleştirilip AŞ’ye dönüştürülmesinden sonra DB bünyesindeki devlet memurları bir plan dahilinde sürekli azaltıldı. Aynı süre zarfında DB bünyesinden binden fazla bölüm ayrıştırıldı ve DB holdingine bağlı yan şirketler olarak kuruldular.
Dolayısıyla 1994 yılına kadar grev hakkı olmayan makinistler (ve diğer bazı meslek grupları) özelleştirmeyle birlikte grev hakkını da elde etmiş (!) oldular – çünkü artık makinistler devlet memuru statülerini de yitirmişlerdi.
GDL’in 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren nispeten daha mücadeleci bir çizgi içine girmesinin nedeni ise Batı tarafından devralınan Doğu Alman demiryollarındaki makinistlerin ücretlerinin yüzde 50 daha düşük olması ve buna karşı tepkilerdi. Doğu Alman makinistler daha GDL üyesi olmadan ücretlerinin batıdaki meslektaşlarıyla aynı olması için birçok kez uyarı grevi yapmışlardı.
1994-2007 yılı arasında GDL, GDBA ve Transnet** sendikalarıyla birlikte TİS Komisyonu oluşturuyordu. TİS görüşmeleri asıl olarak Transnet tarafından sürdürülüyordu, GDL ve GDBA sendikaları ise sonuçları onaylıyorlardı. CDU’ların hakim olduğu GDL yönetimi tabandan gelen baskıyla özelleştirmeye karşı tutum aldığı gibi, TİS dönemlerinde ileri sürülen taleplerde özellikle makinistlerin gözardı edildiklerini dile getiriyordu. 2007 yılında GDL yönetimi ilk kez kendi başına TİS imzalamak için girişimde bulundu. Buna bağlı olarak grevler ve grev yasakları gündeme geldi.
2010 yılında Federal İş Mahkemesi’nin (BAG) 4. Senatosu (27 Ocak 2010) ve 10. Senatosu (23 Haziran 2010) tarihlerinde aldıkları kararlarda, bir işyerinde farklı toplu sözleşmeler olabileceği sonucuna vardılar. Söz konusu kararların gerekçelerinde, Anayasa tarafından güvence altına alınan örgütlenme hakkından (§ 9.3.1.) hareketle bu sonuca varıldığının altı kalın çizgilerle çizilmişti.
YASAL TİS BİRLİĞİ
BAG kararından sonra sermaye, hükümeti ve işbirlikçi sendika yönetimleri grev hakkını kısıtlamak üzere harekete geçtiler. Alman Sendikalar Birliği DGB ve Alman İşverenleri Birliği BDA 2010 yılında ortak yasa girişimi başlattılar. Her ne kadar DGB, sadece (!) “üye sayısı az olan sendikaların” grev ve TİS imzalama hakkının sınırlanmasını hedeflediğini açıklasa da, BDA ile başlatılan “ortak yasa girişiminin” bir bütün olarak grev hakkını sınırlamaya yönelik olduğu ortadaydı.
Dönemin CDU/CSU/FDP hükümeti, “Sosyal partnerler böyle bir girişim içine girdilerse hükümet de olanakları çerçevesinde yasal düzenleme yapmaya çalışır” sözü vermişti. İlerleyen aylarda, oy potansiyeli sıcak güneşte eriyen buz gibi olan hükümetin küçük ortağı FDP, doktorların meslek örgütünün (Marburger Bund) baskısı sayesinde sadece küçük sendikaları sınırlayan bir yasal girişimden vazgeçti.
2013 yılında kurulan CDU/CSU/SPD hükümeti ise daha koalisyon görüşmeleri öncesinde “TİS Birliği’ni sağlamak üzere yasal düzenleme” sözü verdi. Fakat bu süre içinde özellikle Ver.di sendikası içinde tabanda başlayan “grev hakkını koruyalım – yasal TİS Birliği’ne hayır” tartışmaları genel kongrede karar sendika yönetimi bağlayan karar olarak alındı. DGB üyelerinin üçte birini teşkil eden Ver.di sendikasının bu tutumu üzerine BDA ve DGB arasındaki birlik en azından görünürde dağıldı. 20. DGB Kongresi, 2014 yılında aldığı bir kararla, “Grev hakkını sınırlamaya yönelik hiçbir yasal girişime destek vermeyeceğini” karar altına aldı.
Fakat ne sermaye, ne hükümeti ne de DGB içindeki sermaye işbirlikçileri yasa düzenleme fikrinden vazgeçmiş değiller. Sermaye örgütleri yandaş basın organları üzerinden GDL ve Cocpit gibi sendikaları hedefe koyarak grev hakkına karşı kampanyalarını son hızla sürdürüyorlar. Federal Çalışma Bakanı Andrea Nahles (SPD), Kasım ayı içinde “TİS Birliği”ni düzenleyen bir yasa tasarısını hazır hale getireceğini Eylül ayında ilan etmişti.
Grev hakkının yasal yoldan sınırlanmasına destek vermeme kararı alan DGB, en son olarak “grev hakkına dokunmadan TİS Birliği’ni sağlamak üzere gündeme gelebilecek yasal düzenlemelere” desek verebileceğini açıkladı. Bütün sendikalardan uzmanların yeraldığı bir komisyon, Eylül sonunda Nahles ile görüşerek böyle bir yasanın nasıl olabileceği konusunda görüşlerini bakana ilettiler.

GREV HAKKI DELİNMEK İSTENİYOR!
Böyle bir arabaşlık şüphesiz birçok dürüst sendikacıda, “hangi grev hakkından söz ediyorsunuz” tepkisine neden oluyor. Özüne bakıldığında Almanya’da yasalar tarafından güvence altına alınmış gerçek bir grev hakkından söz etmek mümkün değil. Almanya’daki grev hakkı, Anayasanın 9. Maddesinde yeralan koalisyon özgürlüğü (örgütlenme özgürlüğü) tanımlamasına bağlı olarak alınan mahkeme kararları (“Richterrecht”) ve bunların yorumlanması sonucu düzenleniyor.
Ve bu yorumların en önemli özelliği, greve çağrı yapan kurumun sendika*** olarak tanınması, grev çağrısını toplumsal düzeni gözeterek yapması ve gerektiğinde grevi sonlandırabilmesine bağlanıyor.
Sermayenin talepleri doğrultusunda planlanan yasa tasarısında birden fazla sendikanın olduğu işyerlerinde çoğunluk sendikasının imzaladığı sözleşmenin geçerlilik süresince barış döneminin yürürlükte olması öngörülüyor. Bu, pratikte çoğunluk sendikası sözleşme imzaladıktan sonra daha az üyeye sahip olan sendikanın TİS görüşmesi yapabileceği fakat bunun için grev yapamayacağı anlamına geliyor. Bu ise grev hakkının kısıtlanması demek.
Diğer yandan bu saldırının bir başlangıç olduğunu ve sadece küçük sendikaları değil aynı zamanda DGB’ye bağlı sendikaları da zor durumda bırakacağı ortada. Örneğin eyaletler düzeyindeki kamu işletmelerinde olduğu gibi belediyelere ait birçok işletmede Ver.di sendikası çoğunluğa sahip değil ama buna rağmen grevde yapıp sözleşme imzalıyor. Yasanın yürürlüğe girmesi durumunda ver.di de, adı geçen yerlerde grev yapamaz, dolayısıyla sözleşme imzalayamaz hale gelecek.
Ayrıca bu yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte sermayenin, sarı sendikaları daha fazla teşvik edeceği ve üye sayısını kendi lehine değiştirmek için her türlü yol ve yöntemi deneyeceği, mücadele yanlısı sendikaları işlevsiz hale getirmeye çalışacağı şimdiden söylenebilir.
DGB sendikaları grev hakkını korumak, işçilerin birliğini sağlamak istiyorsa, ki bunu istediklerini söylüyorlar, bunu yasal düzenlemelere değil işçi ve emekçilerin haklarını koruyarak, çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek için verecekleri mücadeleyle sağlayabilirler. Sendika bir araçtır, amaç değil. Dolayısıyla sendikanın adının GDL veya EVG olması, şu veya bu sendikal birliğe bağlı olması özü itibariyle işçi açısından birşey değiştirmez. Önemli olan söz konusu sendikanın sermaye işbirlikçisi olmaması ve emekçilerin haklarını savunmasıdır. Fakat bugün bakıldığında var olan sendika yönetimlerinin hepsinin (buna GDL sendikası da dahil) işbirlikçi pozisyonları, yardımcı menajer rolleri üzerinden politika yapıyor olması dikkat çekmektedir. Hepsi de sermayenin çıkarına olan “Almanya’nın üretim merkezi olarak korunması” tutumunu “sendikal tutum” olarak benimsemekteler.
İşçi ve emekçilere mücadeleci sendikalar lazım, işbirlikçi olanlar değil. Sendikalar gerçek işçi örgütlerine dönüştüğü; kendi varlık nedenlerini amaç haline getirmedikleri oranda sendikal rekabet de ortadan kalkacaktır.

* CGB-Hıristiyan Sendikalar Birliği, CGM Hıristiyan Metal Sendikası, DAG-Alman Müstahdemler Sendikası, AUB-Bağımsız İşletme Çalışanları İşbirliği
** GDBA ve Transnet sendikaları 1 Aralık 2010’da birleşerek EVG-Demiryolu ve Ulaşım Sendikası’nı kurdular.
*** İşverenlere karşı işçilerin haklarını grev yaptırımıyla elde edebilecek ve bu yoldan TİS imzalayabilecek düzeyde olan kurumlar sendika olarak tanınıyorlar. Örneğin BAG, IG Metall’in başvurusu üzerine CGM’nin işçi kiralayan firmalarla imzaladığı sözleşmeyi, CGM’nin söz konusu alanda yeterli üye sayısı olmadığı ve dolayısıyla imzaladığı sözleşmelerin yaptırım gücünden çok işverenlerin, işçilerin aleyhine olan sözleşmeye destek vermesinden dolayı hayat bulduğunu tespit etmiş ve CGM’nin bu alanda sendika olmadığı hükmünü vermişti.

UMUT YAŞAR