Konya-Bağdat hattında bir istasyon

Kobanê’de kıran kırana bir hayat savaşı sürerken, orada bütün Ortadoğu’nun aydınlık yüzünü görmek ve umutla bakmak yerine, isim etimolojisi üzerinden cevher yumurtlamanın elbette siyasi bir anlamı var.

Bugün her türlü askeri strateji ya da enerji hatları üzerindeki yeri bakımından yapılan değerlendirmelerin çok ötesinde “yeni bir dünya mümkün” iddiasının ışığı olarak parlayan bu küçük kent, bölge üzerindeki emperyalist çatışmaların ağır tarihsel mirasının da yükünü taşıyor ve kendisine dayatılan zincirleri kırdığında, bu uzun geçmişin de kendi payına düşen hesabını görmüş olacak.

 

İMPARATOR II. WİLHELM’İN HAC ZİYARETİ!

Kobanê adı gerçekte nereden geliyor? Kürtçe’yi ve Kürt kültürünü yakından bilen dostlarım yanlışım varsa düzeltsinler, ama bu kelimenin Konya-Bağdat Demiryolu Kumpanyası ile ilgili olduğuna dair veriler bana güçlü görünüyor. Bir iddiaya göre, “company” kelimesinin Kürt dilinde söylenişinin aldığı bir biçimdir. Konya-Bağdat kelimelerinin ilk hecelerinin birleştirilmesinden doğduğunu söyleyenler de var. Bunlar internet çöplüğünden derlenmiş laflar. Doğruluk derecesini incelemek gerekir. Ancak şurası doğru ki, bugünkü Kobanê (Arapların söylediği şekliyle Arappınarı, ya da Ayn-el Arap) çok büyük bir emperyalist projenin içinde küçük bir istasyon olarak doğdu. Bölgenin yerleşik halkları Araplar ve Kürtler, sonra da soykırım vahşetinden canlarını kurtaran Ermeniler bu istasyon etrafında, demiryolunun açtığı yeni hayat olanaklarını paylaşmak üzere toplanmaya başladılar.
Şimdi biraz gerisine bakalım.

Türkiye ile Almanya arasında, “geleneksel dostluk” olarak tanımlanan ilişkilerin zirvesi, Alman İmparatoru II. Wilhelm’le “Hakan Abdülhamid Han” arasında Berlin’den Bağdat’a uzanan bir demiryolu inşaatı üzerinde anlaşmaya varıldığı andır.  Berlin’den Bağdat’a uzanacak bu müthiş demiryolu, yeryüzünde paylaşılacak yer kalmadığını ilan eden İngiliz ve Fransız emperyalistlerine karşı Almanya’nın en etkili hamlesidir. Abdülhamid ise, Osmanlı’nın kaçınılmaz görünen çöküşünü durduracak, yeni bir atılım yapmasına olanak sağlayacak bir iş olarak görmektedir demiryolunu. Alman İmparatoru, aldığı ihale karşılığında bugün de Sultanahmet Meydanı’nda “Alman Çeşmesi” olarak bilinen ucubeyi hediye eder.
Bütün bunlar, eşiyle birlikte Kudüs’e gidip hacı olmak üzere yola çıkmışken İstanbul’a uğradığı sırada olur. Halkımız arasında “Alman padişahının gizli Müslüman olduğu” söylentileri de bu sırada etkili bir Alman propagandası olarak kulaktan kulağa fısıldanır.

Almanya, militarist-yayılmacı bir politika izlemeye elverişli gelişme düzeyi yakaladıktan sonra gözünü diktiği Doğu’ya giden yolların tümünü denemekte ve yeni yollar açmakta da gerçekten ustaca davranmaktadır. Berlin-Bağdat demiryolu projesi bu “yeni yollar” arayışının en parlak ifadesidir. Bir bakıma, aynı dönemde İngilizlerin, Hint yolunu Süveyş kanalıyla delmiş olmalarına verilebilecek en güçlü cevap bu olmuştur.

Kobanê, bu büyük emperyalist kapışma ortamının içinde basit bir istasyon olarak inşa edilirken, gelecekte kazanacağı anlamı hiç kimse, asla tahmin edemezdi.

Alman Kayzeri’nin tantanalı Ortadoğu gezisi, Kudüs’te, Filistin’de, Şam’da yaptığı devasa gövde gösterisi, İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı yalnızca Osmanlı İmparatorluğu’nu bir müttefik olarak kazanmasının değil, aynı zamanda büyük bir güç olarak bu topraklarda bayrak göstermesinin de işaretiydi. Özellikle Selahaddin Eyubbi’nin mezarı başında yaptığı konuşma bile tek başına olağanüstü önemlidir. “Burada bütün zamanların en kahraman askeri Sultan Selâhaddin’in mezarı önündeyim” dedikten sonra Abdülhamid’i yeniden saygıyla selamlıyor ve “birlikte büyük bir gelecek” için yapılan işbirliğini övüyordu. Bu arada kralcı Alman basını da Abdülhamid’i öven ve özellikle “Ermenilerin cezalandırılması politikasını” destekleyen yazılar yayınlıyordu.

Demiryolu ile birlikte, yakında kopacak büyük savaş faciasına giden bütün yollar hızla döşeniyordu.

Gelelim günümüze!

Kobanê’nin doğuşunu hazırlayan dünya koşulları, bugün onun verdiği mücadelenin tarihsel zeminini anlamamızı kolaylaştırıyor. Büyük demiryolu üzerindeki küçük istasyon, bugün bütün dünyanın içinde debelendiği emperyalist çelişkiler yumağı içinde çözüm şeklinin pek çok şeyi değiştireceği bir düğüm noktası olarak duruyor.

Düğümün ne şekilde çözüleceği hem bölge ülkelerini hem de bölge üzerinde el altından birbirleriyle kıyasıya bir kavga yürüten emperyalistleri yakından ilgilendiriyor.

Şurası herkes tarafından malum ki, bütün Rojava’da kurulan demokratik halk yönetimi, ortadan bir biçimde kalkması için her musibetin hak olarak görüldüğü bir pozisyonda durmaktadır. Başta ABD olmak üzere bütün emperyalistler, Türkiye, Suriye, Katar, Suudi Arabistan, ezilmişlerin en ezilmişi Filistinlilerin her renkten yöneticileri, İsrail ve aklınıza gelebilecek bütün gericiler Rojava’nın bitmesini istiyor. Evet, IŞİD’i durdurması, hırpalaması, burnunu sürtmesi iyidir! Ama kendisi de bitmelidir! IŞİD’le savaştan mümkünse kendisi de en ağır darbeyi almış olarak çıkmalıdır! Eğer bir işe yarayacaksa Şam’a yürüyüşte bizim askerimiz olmalıdır! Kanton, Kadın Devrimi, halkların demokratik ortak birliği gibi lafları edemez hale gelmelidir! Bütün hesapları alt üst eden direniş, bir biçimde bizim hesabımızın unsuru olmalıdır! IŞİD’i bombalarken de, masaya oturup konuşurken de hepsinin içinden geçen bu lanetli niyetlerdir.
IŞİD saldırısına karşı kahramanca direnen Kobanê, bölge hakkındaki taktikleri de stratejileri de, ittifakları ve düşmanlıkları da değiştirdi. Şimdi kendi kaderi hakkında söz sahibi olduklarını iddia eden herkese, bundan sonrası için hesap yaparken bütün bir geçmişi göz önünde tutmaları için bir uyarı fişeği gibi parlıyor.

Artık emperyalist haritaların üstünde adı gönlünce değiştirilebilen küçük bir istasyon olmadığını herkesin anlaması için yapabileceklerinin henüz başında olduğunu kendisi de biliyor ve açıkça ilan ediyor. Suphi Nejat Ağırnaslı gibi nice güneşin uğrunda batmayı göze alarak imzaladıkları bir bildirir bu…

Not: Almanya-Osmanlı ilişkilerinin Ortadoğu’daki etkileri ve yansımaları hakkında, Rosa Luxemburg’un “Türkiye Üzerine Yazılar” ve Lothar Rethmann’ın “Alman Emperyalizminin Türkiye’ye Girişi” adlı eserlerini öneririm Her ikisi de Belge Yayınları tarafından yayımlandı.

 

Aydın Çubukçu