‚Radikal İslamcılar‘ ve anti emperyalizm

IS-Terror

Ortadoğu’dan Avrupa’ya Asya’dan Latin Amerika’ya olan bitenlere bakıldığında, dünyanın hem ekonomik hem de askeri ve siyasi bakımdan sıra dışı bir yoğunluğa, hareketliliğe ve kızışmaya sahne olduğunu görmek için herhalde çok derin ve kapsamlı analizler gerekmiyor. Nitekim, devletler arasındaki rekabetin, çıkar çatışmasının, güç savaşının giderek kızıştığı; askeri çatışmaların hız kazandığını çıplak gözle dahi görmek mümkün.

Arap Baharı’yla başlayan rejim değişikliklerinin ateşi sönmeden, Gazze’de bir kez daha yaşanan dram, Ukrayna üzerinden Rusya ve Batı arasındaki güç mücadelesi ve kan çanağına dönen Ortadoğu’da radikal İslamcı IŞİD terörünün bölge halklarının başına bela edilmesi vb. liste uzayıp gitmekte. Kimileri can derdinde, evini barkını hayatını, toprağını ülkesini; kimileri ise elindeki siyasi ve ekonomik ayrıcalıkları kaybetmemenin derdinde.

Bütün bu gelişmelerin nasıl bir seyir izleyeceği, kimlerin kazanıp kimlerin kaybedeceği gibi sorularsa, en azından kısa dönem açısından belirsizliğini koruyor; çünkü gelişmelerde, gerek ezilen halklarla emperyalist güçler, gerek bölgesel aktörler, gerekse emperyalistler arasındaki mücadele gibi birçok etken rol oynamakta, güç dengeleri değişkenlik göstermekte. Ama bu atmosferin, bir yandan da ideolojik-siyasi saflaşmayı/kutuplaşmayı belirgin hale getirdiğini şimdiden söyleyebiliriz.

Bu kutuplaşmanın öne çıkan bir ayağını ise dinsel değerler oluşturuyor. Daha somut ifade edersek „radikal İslam“la, „Batı’nın çağdaş demokrasisi“ arasında yaşandığı öne sürülen çatışmadan söz ediliyor.

Söz ediliyor da, ‚işin aslı nedir‘ diye biraz daha yakından bakıldığında, bunun ne Ortadoğu ne Avrupa halkları ne de insanlık adına hayırlı bir kutuplaşma olmadığı görülmektedir.

Ortada bir çatışma olduğu ve genel kamuoyunda bir etki yarattığı, taraflara duyulan sempati veya düşmanlıkta hissedilir bir artış yaşandığı gözleniyor. Nitekim, kökten dinciler, on yıllardır gerek Ortadoğu gerekse dünyanın değişik bölgelerinde yaşanan emperyalist baskı ve yağmayı kendilerine siyasi malzeme ve zemin edinirken; Batılı emperyalist güçlerse, son IŞİD örneğinde olduğu gibi radikal İslam adına gerçekleştirilen barbarlığı, katliamları, din-mezhep ve insanlık düşmanlığını öne sürerek, kendilerinin demokrasi ve uygarlığı temsil ettiği iddiasında bulunuyorlar.

Almanya, Fransa gibi Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslüman kökenli göçmenler de birçok açıdan bu kutuplaşmadan nasibini alıyor; Batılı emperyalistlere yönelik biriken tepki ve öfke, başka etkenlerle de birleşerek IŞİD vb. gruplara katılma eğilimini besliyor.

Diğer taraftan 11 Eylül dönemindeki şekliyle ve o düzeyde olmasa da, bugün Avrupa ülkelerinin kamuoyunda da dini önyargılar, göçmenlere yönelik kuşku ve güvensizlik tazeleniyor; hükümetlerin emperyalist müdahale ve planları, sanki uygarlığı, demokrasiyi savunma amacı taşıyormuş algısı artabiliyor.

Ancak bu toz duman ortamına biraz daha dikkatlice ve objektif olarak bakılırsa, radikal İslam ve emperyalistlerin, birbirinden beslenen birbirinden dayanak bulan; bu anlamda da birbirini tamamlayan parçalar olduğu görülmektedir.

ABD ve diğer emperyalist güçlerin, dünyayı yönetmek, rakiplerini zayıflatmak, hedef bölgelerde uygun zemin oluşturmak vb. amaçlarla IŞİD, El Kaide vd. benzer radikal İslamcı hareketleri bir araç olarak kullandıkları; din, mezhep, etnik temelde bölünme ve çatışmaları körükledikleri bir sır değil. Bazıları ılımlı ilan edilip, açık veya gizli olarak silahlandırılır, eğitilir, çatıştırılırken IŞİD, El Kaide vb. gibi diğerleri de bölgeye müdahalenin gerekçesi olarak farklı biçimlerde beslenip, değerlendirilmektedir.

Söz konusu gruplarsa, kendilerine biçilen bu rolü oynamaktan öte, gerçekten ve tutarlı bir şekilde emperyalizmi karşı mücadele içinde olduklarına dair en küçük bir belirti yoktur; bu açıdan „oyunun bir parçası-aracı“ olarak değerleri vardır.

Elbette bu durum, bölge halklarında anti emperyalizmin siyasal ve toplumsal bir zemini olduğu gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. Öyle ya da böyle, şu ya da bu zaman diliminde toplumsal ve sınıfsal bir karaktere bürünmesi kaçınılmaz asıl çatışma, başka bir deyişle ezilen halklarla emperyalistler arasındaki siyasal çatışma da bu zeminde yaşanacaktır. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, emperyalist baskı ve sömürünün önüne geçilebilmesi, işbirlikçi rejimlerin devrilerek, demokratik halkçı yönetimlere dönüşebilmesinin güvencesi de yine bu zemin üzerinde mümkün olabilecektir.

Yani asıl çelişki ve çatışma, henüz pratik olarak uç vermiş olmasa da, bölgedeki ezilen emekçi halk yığınlarıyla emperyalistler ve onların işbirlikçisi yerel güçler arasındadır. Kobane şahsında yaşanan direnişin ve Rojova’da ortaya çıkan Kürt halkının siyasi iradesinin özgünlüğü de bu noktadadır. Kobane’nin 40 gündür IŞİD kuşatması altında perişan edilmesine yeşil ışık yakan, sonra da kurtarıcı pozlarıyla bölgeye el atanların derdinin, bölge halklarının demokratik ve antiemperyalist potansiyel taşıyan siyasi iradesini daha baştan ezmek-yıpratmak olması da bu yüzdendir.

Batılı emperyalist güçlerin, IŞİD sayesinde, bölgeye müdahale açısından önemli avantajlar elde ettiği; gerek Ortadoğu gerekse Avrupa kamuoyunda, yağmacı ve halk düşmanı karakterini olduğundan farklı gösterebilme adına dönemsel de olsa başarı sağladığı bu atmosferde, barış-demokrasi ve özgürlük adına hareket eden güçlerin işi kuşkusuz daha zorlaşmaktadır. Ancak asıl çelişkinin din ve etnik kökenden kaynaklanmadığını; kurtarıcı rolünü oynayanların kuzu postundaki kurtlar olduğunu anlatabildiğimiz; halkların kardeşliği ve emekçilerin birliği çizgisinde ısrar edebildiğimiz ölçüde gerek bölgede gerekse Avrupa ülkelerinde uygarlık ve demokrasi ve özgürlükler adına mesafe kaydedebilmenin imkanlarının da giderek arttığını görmemiz gerekiyor.

TONGUÇ KARAHAN