Bize her yer deplasman

deniz naki 3ok

“…tüm insanları kökeni ne olursa olsun olduğu gibi kabul ederim.

birbirimizi anlamak için aynı dili konuşmamıza gerek yok.
çünkü hüzün, gözyaşı ve kaderin ne bir dili ne de rengi vardır.
insan insandır.”

Deniz Naki

Futbolu, çok severim. Zaman geçtikçe ve yaş aldıkça, duygularım sadece takımımı sevmekten futbolu sevmeye evrildi. Skordan, performanstan, kazanma opsesyonundan özgürleştiğimde futbolun özüne dair güzellikleri keşfettim. Paslaşmanın, takım olmanın, araya atılan uzun topların, ver-kaçların yani sözün özü “güzel oyun”un keyfine varmayı öğrendim. Fenerbahçe sevgimi arka plana alarak doğduğum ve tutkuyla sevdiğim memleketimin takımı Adanaspor’u desteklemeye de bu sırada başladım.İnsanı özgürleştiren basit, eşitlikçi yapıya sahip bir oyundan kar merkezli bir endüstriye evrilen futbol gittikçe artan bir ivmeyle siyasetle iç içe yol alıyor. Kimisi için “futbol ezilen halkların mutluluğudur” kimisi için Portekiz diktatörü Salazar’a atıfla dikta rejimlerinin halkı uyuşturma aracıdır “fado fiesta futbol”, kimisi içinse varoluşçu yazar ve kaleci Albert Camus’nun dediği gibi “Ahlak ve insanın yükümlülükleri hakkında güvenebileceğim ne biliyorsam onu futbola borçluyum”sözünde olduğu gibi “hayat fena halde futbola benzer”dir.
Ülkemiz bu yaklaşımların her birinden hatta daha fazlasından etkilenen futbol kültürüne sahip. Türkiye’nin panoramasını futbolun içinde birebir yakalamak mümkün. Başarıya giden her yol mubahçı teknik direktörlerden, Kocaman yürekli direktörlere, gol atınca Rabia işareti yaparak hükümete selam çakan hırçın-çirkef futbolculardan, centilmenliği merkeze koymuş forma aşkıyla oynayan futbolculara, halkla beraber sokağa çıkan, toplumsal muhalefetle omuz-omuza köklü geleneğe sahip taraftar gruplarından, hükümete biatını açıklayan bir anda ortaya çıkan taraftar gruplarına…

DENİZ NAKİ GİTTİ
Türkiye’nin emek vererek sabırla yetiştirmek yerine tercih ettiği ithal etme merakının aksine altyapıdan futbolcu yetiştirmesiyle, onları “büyük” kulüplere ihraç etmesiyle nam salmış Gençlerbirliği’nin futbolcusu Deniz Naki’nin hikayesi Türkiye yakın tarihinin özeti gibi.
Sokak ortasında yumruklandı, bu son uyarı dendi ve“insan insandır” diyen futbolcu Deniz Naki gitti. Deniz’in hikayesinde 1938 Dersim katliamı vardır, 1960’larda başlayan 50 yılı geçen yaklaşık 3 milyon kişiye ulaşan Almanya’ya emek göçü vardır, 1972’de asılan Deniz vardır, bir aşk bir yaşam biçimi futbol vardır, altyapının yetenekli “Türk” asıllı futbolcusu olmak vardır, kırmızı-kara başkent Ankara vardır, bir kolunda yıllar boyu yasaklanmış yok sayılmış Kürtçe Azadî (Özgürlük), diğerinde Dersim 62 yazar, ortaçağ kalıntısı barbar sürüsünü kınadığı için sokakta saldırıya uğramak ve ülkesinde yaşayamamak vardır. Geçmişiyle yüzleşip onunla kucaklaşıp helalleşmek yerine geçmişini ve geçmişinde mağduriyet yaşamışları tekrar tekrar dövmeyi tercih eden devlet aklı ve onun sokak uzantıları vardır. Her adımıyla vicdanları budayan hükümet ve onun sınır bilmez öfkeli, kindar dili bir yanıyla sorumlusu olduğu cinayetin tüm faillerini bulmak yerine 15 yaşında 16 kiloyken hayatına kaybeden bir çocuğun ölü bedeni üzerinde tepinmeye devam ettikçe sokak, muhalif olan ve bunu demokrasinin gereği olarak dillendirenleri şiddetle “terbiye” etmeye çalışmayı kendine görev bilecektir.
Nesiller boyu bu topraklarda hüküm sürenler, bu coğrafyanın kadim halklarını sürmüş, kendi “öz Müslüman milletini”, “Ari Türk ırkını” yaratmak hülyasının peşine düşmüştür. Bu ve benzeri, incelikten yoksun “milliyetçi, ümmetçi” hülyalar rahatlıkla yığın olma özelliğine sahip insanlarca benimsenmekte ve bunun sonucu olarak şiddeti rahatlıkla ve pervasızca cezalandırılmadan azade şekilde uygulayabileceğini bilmektedir. Radikal demokrasi anlayışıyla yeniden düşünülüp halk çoğunluğunun olduğu kadar az olanların hassasiyetlerini gözeterek şekillendirilmeyen devlet aslına rücu etmektedir. Türkiye “ya bizdensin ya ölü” geleneğini uygulayıcılarını değiştirerek sürdürmektedir.

DEPLASMAN GÜZELDİR
Kendinden farklı olana ilgiyle, anlama isteğiyle, merakla ve coşkuyla bakıp canı cana katarak çoğalmak yerine şehvetli tekleşme isteğinin sıradan insanları millet, vatan, ümmet kelimeleriyle yakaladığı ve onları birer sokak kabadayısına çevirdiği dönemin şanssız şahitleriyiz. Devlet politikasına kayıtsız şartsız teslim olan geniş kitlelere rağmen varolmaya devam etmek ve umutlu olmak yaşadığımız coğrafyayı değiştirebilmek için gerekliliklerden biri. Bu açıdan baktığımızda kendi ülkemizde yabancı, öteki, başkası, farklı olmak doğduğun topraklarda deplasmanda olmak gibidir. Futbolu sevenler iyi bilir deplasmanın kendine has zorlukları ve güzellikleri vardır. Deplasman; az olsan da sesini çıkarmaktır, çoğunluğa karşı varlığını göstermektir, her şey aleyhine olsa dahi mücadele etme inancıdır, tribün kültürünün olmazsa olmazıdır, gecenin bir yarısı sırtında forma boynunda atkı “içinde bir iş görmenin saadeti” eve dönüştür, arka beşli camına kafayı yaslayıp uyuya kalmaktır, kısık sestir, inandığının peşine sonucun ne olacağını bilemeden yola düşmektir. Zayıf olanla hemdert olmayı benimsediğimiz sürece bize her yer deplasman, o yüzden bu insan kalma maçını alacağız başka yolumuz yok, insanlığımızı tekrar inşa edeceğiz başka çaremiz yok.
Bu kör bir kazanma iddiası değil, inandığımız insanlık rüyasının doğruluğunu bilmenin güvenidir.

Ebru Nihan CELKAN (Oyun Yazarı)