Almanya’nın köleleri

almanya köleleri

Önümüzdeki yıl bütün işkollarını kapsayan yasal asgari ücret geliyor. Fakat buna rağmen inşaatlarda, mezbahalarda, lokantaların mutfaklarında, bahçe ve parklarda, paket servislerinde hatta yaşlıların kaldığı yurtlarda bile karın tokluğuna çalışmak zorunda olan yüz binlerce emekçi için değişen bir şey olmayacak. Çünkü bunlar Almanya’nın yeni köleleri!

 

Frankfurt şehri bu yıl birkaç kez, aşırı sömürüye maruz kalan ve insanlık dışı koşullarda yaşamak zorunda bırakılan Romanyalı işçilerle gündeme geldi. Her defasında haftalarca, hatta aylarca ücretlerini alamayan işçiler açlık grevleri yaparak, IG BAU Sendikası’nın da desteğiyle seslerini duyurmak zorunda kalmışlardı.

Olaylar kamuoyuna yansıdığı zaman inşaatlardaki ana şirketlerin tutumu hep aynı oldu. Şirket sahipleri, “bu konuyu ilk defa duyduk”, “haberimiz yoktu, olsa buna izin vermezdik” gibi açıklamalarla olayın üstünü kapattılar. Belediye yetkilileri, vergi dairesi, kaçak ve yasalara uygun olmayan çalışma koşullarını denetlemekle görevli gümrük daireleri de aynı şirket sahipleri gibi “şaşkınları” oynadılar.

Olay biraz daha büyüyünce ise belediye yetkilileri, “işçilerin kötü barınaklarda yaşamalarına son vermek” adına işçileri başka yerlere yerleştirdiler. Kısa bir süre sonra ise işçilerin aracı ve taşeron firmaların üstünden çalıştıkların inşaatların sahipleri, “bu bizim görevimiz değil ama insanlık adına Romanyalı işçilerin yol paralarını ödeyerek vatanlarına dönmelerin sağlamayı düşünüyoruz” diyerek işçilerin haklarını alamadan gönderilmelerini sağladılar.

 

“HARTZ IV İÇİN GELİYORLAR”

Bütün bunların yaşandığı dönem ise Almanya’da gündemdeki tartışma, “Rumenler ve Bulgarlar sosyal yardım ve çocuk parası için geliyorlar” başlığı altında devam ediyordu. Federal düzeyden en alttaki belediye encümenine kadar bütün politikacılar, Rumen ve Bulgarların yardım almalarının nasıl engellenebileceği yönünde sayısı fikir ortaya atıyordu. TV kanallarında düzenlenen şovlarda politikacılar yaptırımlar üzerine fikir yürütüyorlardı.

En sonunda Avrupa Adalet Divanı 12 Kasım günü aldığı bir kararda Alman devletinin, “aktif iş aradıklarını kanıtlayamayan AB vatandaşlarına sosyal yardım vermek zorunda olmadığını” açıkladı.

Oysa Almanya’da yaşanan gerçek durum çok farklı: Sayıları 200 binden fazla olduğu tahmin edilen Romanya vatandaşlarının sadece yüzde 2’si sosyal yardım alıyordu. Bulgarlar’da ise bu oran, yüzde 2’nin de altında!

 

UCUZ İŞGÜCÜ SEKTÖRÜ KORUNUYOR!

Politikacıların asıl sorunu Alman sermayesi için ucuz işgücü sektörünü korumak ve genişletmekti. Eğer ülkeye yeni gelen işçiler sosyal yardım (Hartz IV) alabilirlerse, o zaman en düşük ücretli işlerde çalışmak istemeyebilirlerdi.

Der Spiegel dergisinin 48. (24 Kasım 2014) sayısında, “Sömürü gündelik” (“Ausbeutung ist Alltag”) başlıklı bir araştırma haberi yayınlandı. Haberde, Almanya’nın neredeyse bütün işkollarında, direk ya da dolaylı yollardan çalışan yüz binlerce işçi olduğuna dikkat çekilirken, “Bütün dünyanın gıpta ettiği Almanya’nın ikinci ekonomik mucizesini, bu ücretli kölelerin sırtından gerçekleştiği konusunda şüphe yok” deniliyor.

Haberde ülkedeki inşaatlarda, mezbahalarda, lokantaların mutfaklarında, bahçe ve parklarda, paket servislerinde hatta yaşlıların kaldığı yurtlarda bile karın tokluğuna çalışmak zorunda olan yüz binlerce emekçinin olduğu belirtiliyor ve bu işçilerin sayısının özellikle 2008 krizinden sonra hızla arttığına dikkat çekiliyor.

 

GÖÇEBE İŞÇİLER İÇİN HAK HUKUK YOK!

Doğu Avrupa’dan gelen işçilere ‘göçmen işçi’ denmiyor. Bu işçiler “göçebe” işçiler! Çünkü nerede iş bulurlarsa bu işçiler oraya göçüyor. İş bulamazlarsa ise geldikleri ülkeye geri gönderiliyorlar.

Her ne kadar sürekli Romanya ve Bulgaristan’dan gelen işçiler gündeme getirilseler de, göçebe işçiler bütün Doğu Avrupa’dan geliyorlar.

Spiegel haberinde de belirtildiği gibi, Doğu Avrupa ülkelerinden gelen işçilerin ezici bir çoğunluğu ya taşeron firma üzerinden çalışıyor ya da “serbest meslek sahibi” olarak herhangi bir işte “kendi hesaplarına” çalışıyorlar. Daha doğrusu çalışmak zorunda bırakılıyorlar. Her iki modelde de işçiler kelimenin tam anlamıyla karın tokluğuna çalışıyorlar.

Haberde verilen birçok örnekten biri de Polonyalı bir emekçiyle ilgili olanı. Tek bir firmada çalışmasına karşın 3 ayrı iş sözleşmesi olan işçinin çalışma koşullarına bakıldığında, Doğu Avrupalı emekçilerin hangi şartlarda ve ne tür baskılarla karşı karşıya kaldıkları biraz olsun anlaşılıyor: Almanya’ya değişik vaatlerle getirilen işçiye önce, “yarım iş”lik (“halbe stelle”) bir sözleşme imzalatılıyor. İş Almanya’da olmasına karşın sanki Polonya’da çalışılacakmış gibi hazırlanan sözleşmede, “Polonya’da hafif bahçe işleri için aylık 800 Zloty (190 Euro) karşılığında yarım iş” deniliyor ve ayrıca “ek olarak 10 saat daha fazla çalışmaya hazır olma” ve “Almanya’da bahçe işlerini öğrenmek izin staj yapma”  koşulu bulunuyor.

“Yarım iş”in ne anlama geldiği net olarak belirtilmemesine ve “10 saat daha fazla çalışmaya hazır olma” koşulunun neye göre belirleneceği bilinmemesine karşın işçiye sözleşmeyi imzalaması dayatılıyor.

Almanya’da çalışılacak gibi hazırlanmış ikinci sözleşme, haftalık 12,5 saati içermesine karşın, “çalışma süresi ihtiyaca göre, haftada en az 2 saat ve en fazla 40 saat olmak üzere aşağıya veya yukarı çekilebilir. Ancak yıl ortalamasında haftalık olarak 12,5 saat ile sınırlıdır.” maddesiyle olağanüstü esnek olmayı gerektiriyor. Bu iş için ise ödenecek aylık ücret, 455 Euro.

Pratikte işçi Polonya için hazırlanmış sözleşme üzerinden Almanya’da “stajyer” olarak kaçak çalıştırılıyor. Resmi olarak haftalık 12,5 saatlik iş sözleşmesi geçerli. Kacala isimli işçi oğlunun üniversite masraflarını karşılama için bu iş koşullarını kabul etmek zorunda kaldığını belirtiyor. İlk ayda haftada 50 saat çalışmasına karşın aldığı toplam ücret 640 Euro brüt!

Üçüncü bir sözleşme de yine bir başka firmada çalışıyormuş gibi hazırlanıp işçiye dayatılıyor. İşçinin içinde bulunduğu zor durumu sonuna kadar kullanan işletme sahibi bu durumu, “üç değişik sözleşmeye Polonyalı işçilerimize aylık 1000-1500 Euro arası kazanma şansı sunuyoruz” diye savunuyor! Ayda 200-250 saat ağır iş karşılığında 1000-1500 Euro ve bunun adı “şans” oluyor!

 

ORTACAĞ ŞARTLARI

Kacala’nın maruz kaldığı en ağır şartlardan biri ise Noel ve yılbaşına arasındaki döneme ilişkin olanı. Aralık 2013 başında kendisine verilen bir mektupta işyerinin 23 Aralık ve 1 Ocak arası kapalı olduğu ve bu günler için izin almak zorunda olduğu belirtiliyor. Aynı mektupta, “Eğer bu günler içinde kar yağarsa ve yolların açılması gerekirse, işçi izinli olmasına rağmen bu işi yapmak zorundadır. Bu iş yapılmazsa işten çıkarılmaya neden olacaktır” deniliyor.

Kacala, Spiegel dergisine durumunu, “o zaman ortaçağdaki bir serf (“Leibeigene” – Ortaçağ Avrupa’sında göçme özgürlüğü olmayan ve toprak sahibine bağlı köylü) gibi olduğumu anladım” diye özetliyor.

Ayrıca başka işçilerle birlikte kaldığı oda için aylığından 150 Euro kesildiğini, yatakların düzeltilmemesi veya küllüklerin temizlenmemesi durumunda ise ceza olarak 50 Euro kesildiğini belirten Kacala, “Almanya’ya başka ümitlerle gelmiştim” diyor.

Geçtiğimiz yıl Meyer tersanesinde kiralık işçi olarak çalışan Romanyalı işçilerin kaldıkları evde çıkan bir yangında iki işçinin hayatını kaybetmesi ardından yerel yönetimler harekete geçerek, işçiler için ayarlanan evlere bir takım ‘standartlar’ getirdiler. Buna göne bir tuvalet ve bir duş olan barınağı en fazla (!) 8 kişi kullanabilecek. Ayrıca işçilerin yattıkları odalarda kişi başına en azından 6 metrekare yer gerekiyor. Spiegel bu yönetmeliği, “Almanya’da omuz yüksekliği 65 cm olan bir köpek için zorunlu olan kafes büyüklüğü 10 metrekaredir” diye yorumluyor.

 

YILLARDIR BİLİNEN GERÇEKLER

Spiegel dergisinde çıkan haber fazla yankı bulmadı. Bunun bir nedeni, söz konusu örneklerin çoğunun aylar hatta yıllar öncesinden olmasıyla ilgili. Benzeri araştırma haberleri neredeyse bütün gazete ve dergilerde defalarca yayınlandı. Ama buna rağmen ne kamu sorumluları ne de işletme sahipleri, göçebe işçilerin çalışma ve yaşam koşullarının düzeltilmesi için ciddi adımlar atmadılar.

Bir skandal gündeme geldiğinde veya işçiler çaresizlikten açlık grevine başladıklarında kamu sorumluları ve işletme sahipleri üç maymunu oynayarak, “haberimiz yoktu, olsa buna izin vermezdik” gibi açıklamalarla kamuoyunu aldatmaktan çekinmediler.

Sendikaların tahminlerine göre, taşeron firma veya “serbest meslek sahibi” olarak resmi çalışanlar ve kaçak olarak çalışanların sayısı 1,7 milyon civarında. Zaten Federal Hükümet de, bu alandan elde edilen gelirin GSMH’nin yüzde 15’ine denk düştüğünü tahmin ediyor.

Diğer taraftan, bu 1,7 milyon emekçinin Almanya’da resmi olarak 9 milyonla ifade edilen düşük ücretli işlerde çalışan işçiler arasında görülmemesi, Alman sermayesi açısından ne kadar kazanç getiren, rekabet gücünü artıran bir durum olduğunu gözler önüne seriyor. Bu aynı zamanda Alman sermayesinin rekabet gücünün salt “inovasyonlar” ve” mühendislik harikalarıyla” ilgili olmadığını, aksine vahşi sömürü yöntemleriyle bağlantılı olduğunu da ortaya koyuyor.

 

Serdar Derventli

 

“B&C TÖNNİES” MEZBAHALARI

1900 yılında ABD işçi sınıfının durumunu anlamak için ünlü yazar Upton Sinclair’in, “Chicago Mezbahaları” isimli eserini okumak yeterliydi. Bugün Almanya’daki göçebe işçilerin durumunu anlamak için de Rheda Wiedenbrück’deki Tönnies mezbahasına bakmak yeterli olur.

Almanya’nın mezbaha kralı (“Deutschlands Schlachterkönig“) olarak ün yapan Clemens Tönnies’in, “B&C Tönnies” isimli fabrikalarında çalışanların sadece yüzde 7’si kadrolu işçi. İşçilerin yüzde 93’i ise kiralık ve taşeron firmalar üzerinden çalışıyorlar. Gıda İşçileri Sendikası NGG’nin verdiği bilgiye göre kiralık ve taşeron firmalar aracılığıyla çalışan işçilerin ise yüzde 60’ı Doğu Avrupa ülkelerinden geliyor. “B&C Tönnies” 2013 yılında 5,6 milyar Euro ciro yaptı.

NGG’nin verdiği bilgiye göre Tönnies, Alman taşeron firmalarla sözleşme imzalıyor. Bu firmalar ise işi genelde Polonya’da veya Romanya’da kendilerine bağlı bir şirkete devrediyorlar. Bu şirketler ise yeni başka ara firmalar aracılığıyla Almanya’ya işçi getiriyorlar. Bu işçilerin bir bölümü zincirin en sonundaki firmada “kadrolu” işçi olarak çalışırlarken, bir bölümü ise “kendi hesaplarına” çalışıyorlar.

NGG tarafından verilen bir örnekte* işçilerin saat ücreti almadıkları, akort sistemi üzerinden parça başı ödendikleri belirtiliyor. Normalde 10 saat çalışan bir işçinin parçaladığı domuz sayısına göre, günlük 68 Euro brüt kazandığını belirten sendika, işi hızlı yapamayanların aynı parayı ancak 14 saatte aldıklarına dikkat çekiyor. NGG’nin işçilerden aldığı bilgiler üzerine yaptığı hesapta, işçilerin parçaladıkları domuz başına 0,98 Cent ila 1,02 Euro arası para alıyorlar.

Belçika hükümeti 2013 yılında AB Komisyonu’na, Almanya’nın et fabrikalarındaki çalışma ve ücret koşullarını yasal açıdan yakından takip etmediği ve fabrikalarda ücret dampingi yapılmasına olanak sunduğu gerekçesiyle başvurdu. AB Komisyonu şikayeti araştırma sözü verdi.

 

* Bu örnekte verilen bilgiler 2008 yılı sonuna ait.