Barış kurulmak zorundadır!

01

Katılan tüm devletlerin Birinci Dünya Savaşı’nın suçlusu olduğu ilan edilip Almanya’nın aklandığı, en tanınmış üniversitelerde, en tanınmış bilim insanlarınca ‚Savaş Neden Gereklidir?‘ gibi kitapların yazıldığı ve retorik olarak savaşın Avrupa’ya çoktan girdiği bir dönemde barış üzerine yazmak lüks gibi geliyor insana.  Düzenleyicileri barış derken savaş yapan Barış Sohbetleri’nin (*) bu yılki sloganının ‚Barış Kurulmak Zorundadır!‘ olması ise herşeye rağmen kaçınılmaz.

Şimdilerde barışın mı savaşın mı inşa edildiği sorusunun cevabı  cevaplayana bırakılmış durumda.  Dışişleri bakanımızın dediği gibi gerçekten İŞİD ile barbarlığa geri dönüşü mü yaşıyoruz? Bu barbarlığın kaynağı olan Suudi Arabistan’la ticari ortaklığımız devam etmiyor mu? Bild gazetesi kan emici, tecavüzcü, gazeteci katili İŞİD hakkında herşeyi biliyor ve çarşaf çarşaf yayınlıyor. Ancak yalancı çoban hikayesinde olduğu gibi, bir kere yalan söyleyene inanmak zor. Nato’nun hedefli olarak muhalif gazetecileri öldürdüğünü unutmadık, sorun onların  vahşi katliamlarıyla ilgili olarak video kayıtlarının olmaması.

Ukrayna konusunda da öyle değil mi? Jeopolitik çıkarlar doğrultusunda maniple edilmiş haberler, karartılmış görüntülerle yapılan yayınlar okur ve bazı gazetecilerin tepkisini çekmedi mi? Filozof Julian Nida-Rümelin, Alman medyasının Batı’nın dış politikasının ideolojik yapılması için hırsla çalıştığından yakınarak, Nato ve CIA’nın organize ettiği provokasyonlara mesafeli yaklaşım diye birşey kalmadığını, Putin’e karşı bir savaşın propagandasının yapıldığını haklı olarak söylüyor.

Bunlar günümüzde yaşanılanlar ama ben yazımda kısa süre önce bizi yalanlarla nasıl bir savaşın içine soktuklarını anlatacağım. Emperyalistlerin barışı değil savaşı inşa ettiklerini bir örnekle anlatmak istiyorum. Yugoslavya savaşından söz edeceğim.

BAŞKA ÜLKELERİN İÇİŞLERİNE KARIŞMA YASAĞI ÇOKTAN DELİNDİ

Bu yılki barış sohbetlerinin önsözünü yazan başbakan Stanislaw Tillich,  ‚Kıtamızda var olan barışa bakıp bu barışın muhafaza edilmesinin kendiliğinden olmadığını, müdahaleler gerektirdiğini görmek zorundayız.‘ diyor.

Haklı, başka ülkelerin içişlerine karışma yasağı çoktan delindi. Ülke ne kadar küçük ve ekonomik açıdan güçsüzse, Dünya Bankası’na, Uluslararası Para Fonu’na, AB’ye bankalara, askeri paktlara  ne kadar bağımlıysa, müdahale etmek, karıştırmak, kısacası önce savaşmak sonra da istenilen yönde biçimlendirip ‚barış‘ inşa etmek o kadar kolay.  Bu prosedür, parçalanan Yugoslavya’da öylesine  ‚güzel‘ yaşandı ki…

1990’lı yıllarda Jimmy Carter’in dışişleri bakanı olarak AB adına Balkanlar’da dolaşmakta olan Cyrus Vance, dönemin Alman politikacıları ve Egon Bahr’ı Yugoslavya’nın parçalanmasını engellemek için Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlığını tanımama konusunda uyarmıştı. Sonucun savaş ve sürgün olacağına dikkat çekerek… Sarajevo’nun Sırp güçleri tarafından kuşatılması sonrası Bosna-Hersek bağımsızlığını ilan etti ve Batı hemen bu devleti tanıdı. Sonra da Güney Avrupa’da düşman gruplar arasında durdurulması mümkün olmayan sürgün, katliam, yakıp yıkma, talan etme başladı…

CIA, savaşın en büyük suçlusunun (yüzde 70) Sırplar olduğunu açıkladı ve Nato bombardımanları başladı. ‚İnsani Müdahale‘ adı verilen bu içişlerine karışma girişimi, sadece bombardımanlarla sınırlamadı kendini.  Muhalif grupların ekonomik bakımdan ve ajanlar aracılığıyla desteklenmesi sonucu, şimdilerde bile kimin yaptığı, bölgedeki Hollanda tugaylarının neden engellemediği belli olmayan Srebrenica katliamı gerçekleşti. Sırp milislerinin 8000 Bosnalı’yı katlettiği, bunun için bile ‚İnsani Müdahale’nin zorunlu olduğu propagandası yapıldı.

12 yıl sonra Den Haag’taki Uluslararası Adalet Divanı, katliamın direkt sorumlusunun Sırplar olmadığına ancak Srebrenica’nın Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşen en büyük katliam olduğuna hükmetti, soykırımdan söz etti. Bu karara karşı uluslararası çapta itiraz eden başını ABD’nin çektiği güçler, Sırpların Müslümanlara karşı sistematik katliam gerçekleştirdiklerini, Srebrenica’nın da bunların bir parçası olduğunu söyleyerek propagandalarını sürdürdüler.

BATI POLİTİKASININ İFLASI

Savaşın bitmesinden bir yıl sonra PDS olarak federal hükümete bir soru önergesi yönelttik. Savaşta bombardımanlar sonucu kaç kişinin öldüğünü, kaç kişinin yaralandığını, kaç köprünün, okulun, hastanenin yıkıldığını, kullanılmaz hale geldiğini sorduk. Cevap hep aynıydı: Hükümet olarak bu konuda kesin bir bilgimiz yok! Ancak bakanlık tarafından hazırlanan resimli bir katalogda savaş sonrası nelerin yeniden yapıldığı, nelerin tamir edildiği sergileniyor. Savaşın tahrip ettiği 61 köprüden 57’sinin 16 ay içinde tamir edildiği yazılıyor.  476 okul, 113 hastane, 50 bin konut inşa edilmiş. Yeniden biçimlendirilen eski Yugoslavya’da insanların yüzde 30’u işsiz…

Sözüm ona barışı inşa etmek adına yapılan müdahalenin bilançosu, Batı politikasının iflasını gösteriyor aslında. Şimdiki düzen etnik arındırmayı engellemek için başladı ama etnik arındırma sonucu gerçekleşti. Hırvat filozof Boris Buden, insan varlığının güvencesizleştirilmesinden söz ediyor. Sosyal dayanışmanın son kırıntılarının yok edilmesi, vahşi kapitalizm dönemini hatırlatan azgın sömürü, kriminel denecek boyuttaki özelleştirmeler, toplumsal değerlerin ve kültürün muhafazakarlaştırılmasıyla var olan bir Balkanlar’ın inşa edildiğini ifade ediyor. Bizim gözlerimizin azami kar hırsı ile kör edilmesi sonucu, yapılanları demokratikleşme süreci olarak lanse ediyorlar. „Bugün Sırbistan’da yaşanan demokratikleşme değil faşist yönelimleri olan bir parçalanma sürecidir.“ diyor Buden.

Çağdaş tarihçilerin en tanınmış kadını Latinka Peroviç, Sırpların küçük, yorgun, yenilmiş, aşağılanmış, ekonomik açıdan bir hiç olan bağımsızlığı olmayan bir halk haline getirildiğini vurguluyor.

Alexa Djilas ise, Nato ve Batı’nın müdahalesiyle Sırp milliyetçiliğine savaş açıldığını ama Kosova milliyetçiliğinin yeşertildiğini, Sırp tarihinin yok edildiğini, Kosova’da sadece Sırp milliyetçiliğinin değil Sırp tarih ve kültürünün de yenildiğini iddia ediyor.

KÜLTÜR BARBARLIĞI OLARAK İNSANİ MÜDAHALE

Şimdiki sonuçlarıyla bize gösterilen bu kültür barbarlığı diplomatik köşeden de destek almakta: Miloseviç zamanının eleştirel yazarlarından ve daha sonra Sırbistan’ın Viyana elçisi olan Dragan Velikiç, eğer o dönem dünya güçlerinin vermek istediği mesaja uygun olmuş olsaydı Yugoslavya’nın parçalanmayacağını belirterek, ‚ancak o sırada dünyaya şiddetin hedefe erişmek için ne kadar önemli olduğu mesajı verilmek isteniyordu ve genç Arnavut gerillalarına yeşil ışık yakıldı.‘ diyor.  Sırbistan gibi küçük ülkelere; ’size dayattıklarımıza karşı çıkarsanız başınıza gelen bu olur!‘ dendi böylece…

Eski Yugoslavya’nın paramparça olmasına yol açan ve bu arada bir TV kanalını bombalayıp 16 kişinin ölümüne yol açan 10 NATO üyesi ülkeye karşı Yugoslav yetkililer, hukukçular tarafından açılan dava Avrupa Adalet Divanı tarafından dosya kapağı bile açılmadan reddedildi. Reddedilme gerekçesi davayı yalnızca BM üyesi ülkelerin açabileceğiydi ve Yugoslavya’nın üyeliği geçici olarak kaldırılmıştı.  1999 yılında NewYork Times gazetesine bir demeç veren divan başkanı Carla Del Ponte, RTS televizyon kanalının bombardımanının normal, ölümlerin istenilenin üstünde olduğunu, kanalın üç saat boyunca yayın yapmasının engellenmesi gerektiğini söylemişti. Yayını üç saat durdurmanın faturası 16 ölü olmuştu ve bu normaldi.

Daha savaş sürerken Federal Hükümet hakkında da savcılığa 50 suç duyurusunda bulunuldu. Hükümet, Alman topraklarından yeni bir savaşın sürdürülmeyeceği ilkesini çiğneyerek ceza yasasına aykırı davranmıştı ve Schröder, Scharping ve Fischer’in müebbet hapis cezasına çarptırılması istenmişti. Savcılık, davayı açmaya gerek bile görmedi. Hükümet Yugoslavya’da barışı sağlamak için hareket etmişti ve yapılan bir saldırı savaşı değildi.

İşte emperyalist tüm savaşlar böyle hazırlandı, böyle sürdürüldü ve tekellerin karları için, dünyanın ekonomik açıdan yeniden paylaşımı için halklara savaş açanlar, soykırım  gerçekleştirenler bunu hep barış adına yaptılar. Onlar barış dediler, biz savaş anladık…

Son sözü Henri de Saint-Simon’a bırakalım: ‚Hedefi ne olursa olsun savaş insanlığın zararınadır. Galip olan halklar bile savaştan zararlı çıkarlar…‘

 

DANIELA DAHN

 Bläter für deutsche und internationale Politik’ten kısaltarak çeviren: Semra Çelik

 

(*) 19-21 Eylül 2014 tarihleri arasında, Saksonya-Anhalt Eyaleti’nde, her yıl geleneksel olarak düzenlenen „Hubertusburger Barış Sohbetleri“.