Berlin gezisinden ‚denge‘ notları…

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Semra Çelik

 

„Dengeyi sağlamak gerek“ diyor bizi Berlin’e götüren milletvekilinin büro görevlisi. „DDR ve SSCB’de yapılan insanlık dışı şeyleri de gözlerden gizleyemeyiz. Tarihle yüzleşmemiz böyle olacak.“

Nasıl yapacağız bunu? DDR gizli servisinin Hohenschönhausen’deki cezaevini ziyaret edip oradaki uygulamaları, yaşam koşullarını göreceğiz, Traenenplast’ta bir günlüğüne Batı’ya geçmek isteyen DDR vatandaşlarının çektiklerini öğreneceğiz ve ‚iyi ki yıkılmış‘ diyeceğiz!

Yıkılmış da, yerine kurulan ne? Daha mı mutlu insanlar, daha mı rahat yaşıyorlar? „Bana 20 yıl öncesinin propaganda konuşmalarını hatırlatıyorsun!“

 

HOHENSCHÖNHAUSEN STASI CEZAEVİ

Hohenschönhausen’de Stasi Cezaevi’ndeyiz. Bildiğimiz cezaevi. Yüksek duvarlar arasında, sevimsiz binalar, köşede bir bekçi kulesi, dikenli teller… Başımıza altı ayını bu cezaevinde geçiren bir rehber veriyorlar. Taşlar üzerinde yatıldığını, bazen taşlara su dökülerek yatmanın engellendiğini, itaat etmeyenlerin tek kişilik hücrelere atıldığını, aç kalmadıklarını ama verilen şeylere yiyecek denilemeyeceğini anlatıyor. Vurgu: ‚Bu kadarını ancak Naziler toplama kamplarında yaptılar’a…

Gözaltı süresinin sınırsız olduğunu, avukatla ancak gözaltı süresi bitip tutuklanma döneminde görüşülebildiğini, hakimlerin bağımsız olmadığını öğreniyoruz. Sanki bilmiyormuşuz gibi, sanki dünyanın heryerinde hala ve hatta daha fazlası yapılmıyormuş gibi…

Örnek CIA işkenceleri. Öylesine anlatıyor ki rehberimiz, bazı arkadaşlarım; ‚kendimden utandım, ben 20-25 sene önce bu ülkeyi savunmuştum.‘ diyorlar… Süre o kadar uzamadan şimdi savundukları bazı ülkelerden de vazgeçmelerini diliyorum içimden. Bizi Berlin’de dolaştıran otobüsümüzde Federal Basın Dairesi’nden görevlendirilen rehberimiz biraz sessiz kalmamızın, içimize dönmemizin iyi olacağını söylüyor. Gerekçesi şimdiye kadar duymadığımız, görmediğimiz şeylerle karşılaşmış olmamız. Cılız bir sesle- sessizliği bozmamak için- ‚Bunların bin katını Köln’de El-De Haus’ta duymuştuk‘ diyorum! Naziler çok çok daha kötülerini yapmışlardı…‘ ‚Karşılaştırma çok anlamsız!‘ diyor sendikacı arkadaşım. ‚Evet faşizmin soykırımıyla karşılaştırmalar yapıp soykırımı ’normalleştirmek‘ çok anlamsız.‘ diyorum…İşkencenin, insanlıkdışı muamelenin iyisi kötüsü olmaz tabi ki ama geçmişle yüzleşmek adına Hitler’le Stalin’i, Faşist Almanya ile DDR’i aynılaştırmak kafamı bozuyor.

 

GÖZYAŞLARIYLA BATI’DAN GERİ DÖNENLER

Şimdi de Traenenpalast’tayız. Buradan Batı’ya geçiliyormuş önceleri. 25 Mark verip kimliğinizi bırakıyormuşsunuz, tehlikeli olup olmadığınız iyice bir araştırılıyormuş ve herşey ‚ok‘ ise geçip akşama dönüyormuşsunuz.

Dönerken çok gözyaşı döküldüğünden olsa gerek buranın adı Gözyaşı Sarayı olmuş. ‚Ve bu ülkenin isminin başında demokratik sözcüğü vardı.‘ diyor rehberimiz. Sınırlarda tutulan, terörist muamelesi yapılan, şaibeli olduğu için cezaevine atılan, işkence gören günüm insanlarını düşünüyorum. Hem de demokrasinin beşiği ülkelerde olan biten şeyler bunlar…İyi Batılılar (Batı Almanya), kötü Doğulular (Doğu Almanya Cumhuriyeti) resimler ve filmlerle sergileniyor.

Arkadaşlarımın bir kısmı yine çok üzgün. ‚Böyle bilmiyorduk!‘ diyorlar.  ‚Mültecilerin barınma koşullarını bilmiyorduk, devletten bu kadar az para aldıklarını bilmiyorduk, Hartz IV’le yaşayanların aşağılandığını bilmiyorduk, savaş kışkırtıcılarının oyunlarını bilmiyorduk.‘ demelerini de istiyorum içimden. İçlerine dönmelerini, gördüklerini hazmetmeye çalışmalarını istiyor rehberimiz de.

 

UTANÇ KAPALIÇARŞISI

Birkaç saat boşumuz var. Tam da yeni açılmış Mall of Berlin’in yanındayız. Her yer ışık içinde, Noel ağaçları, ışıklar, hediyelik eşyalar, sıcak şarap standları… Çekici, çok çekici burası… Mall of Berlin’in karşısında ‚Mall of Shame‘ yazısını görüyorum. Mall of Berlin, Berlin Kapalıçarşısı demek, Mall of Shame ise „Utanç Kapalıçarşısı“. Berlin’den çok Utanç Kapalıçarşısı çekiyor beni. Pankart açanların yanına gidiyorum ve bu çarşının yapılışında Romanyalı işçilerin kölelik koşullarında çalıştırıldıklarını ve hala paralarını almadıklarını öğreniyorum. Benim yerim burası:  ‚Yaşasın demokrasi!‘ diyorum içimden ve böyle bir günde hala karamizah anlayışımı yitirmemiş olmama şaşıyorum.

 

KARL HORST MÜZESİ: DENGE KURULDU!

Berlin’de son günümüzde kapitülasyonun imzalandığı Karl Horst Müzesi’ndeyiz. Üçüncü gelişim buraya ama hiç sıkılmadan, 1945’e nasıl gelindiğini anlatan rehberimizi dinliyorum.

Stalingrad Kuşatması’nı, SSCB’ye saldırının ideolojik nedenini anlatıyor. Katliamlar sırasında çekilen resimlere dayalı olarak faşist Almanya’nın neyi hedeflediğini deşifre ediyor.

Gözüm, mayın olup olmadığını anlamak için nehri karşıdan karşıya geçmeye zorlanan SSCB yurttaşı kadının resminde…

Son uğrağımız kapitülasyonun imzalandığı salon. Belgeyi okuyorum. Almanya’nın kayıtsız şartsız yenilgiyi kabul ettiğini açıkladığı belgeyi. Gözümün önüne Reichstag’ın tepesine kızıl bayrağı diken asker geliyor. Gezimizin ikinci günü Reichstag’ın kubbesine çıktığımızda da gelmişti bu görüntü gözümün önüne…

‚Denge diyorum, denge önemli!

Karl Horst Müzesi’ni gezinin sonuna koyarak en azından benim için dengenin sağlandığına seviniyorum.

İşkencenin, açlığın, sömürünün, savaşların olmadığı bir dünyada ‚denge içinde yaşamak‘ özlemiyle dengedeyim…