Sol Parti nereye koşuyor?

01

Sosyal politikalar, militarizm ve savaş konularında Federal Parlamento’da farklı bir ses olma iddiasındaki Sol Parti, SPD ile koalisyon ortaklığının önündeki engelleri kaldırma ve devlet partisi olma yönünde iki önemli karar aldı. Bundan sonra İsrail’i eleştirmek, DDR’i ve sosyalizmi savunmak zor görünüyor.

 

29 Kasım’da toplanan Sol Parti Yönetim Kurulu, iki önemli konuda partinin geleceğini yakından etkileyecek kararlar aldı. Bunlardan birincisi Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin (DDR) 25 yıl önce yıkımının “barışçıl devrim ve Stalinizmin yıkılması” olarak ilan edilerek, DDR’in neredeyse Hitler faşizminin iktidarda olduğu 3. Reich ile eşit tutulması, ikincisi ise parti içinde İsrail’i eleştirenlere hayat hakkı tanınmayacağının ilan edilmesiydi.

Kısa bir süre önce Federal Parlamento’daki Sol Parti grubunun toplantı yaptığı salona girmek isteyen iki İsrail karşıtına izin verilmemesi üzerine, bu kişiler Sol Parti Meclis Grup Başkanı Gregor Gysi’yi tuvalete kadar takip ederek kameraya almıştı. Geniş tepki toplayan provokasyonun yarattığı havayı arkasına alan Gysi ve parti içinde onunla aynı düşünen kesimler, daha önce tartışmalı olan kararı bu kez yönetim kurulunda da gündeme getirerek bağlayıcı hale getirdiler.

 

İSRAİL MALLARI BOYKOT EDİLEMEZ

Parti içerisinde İsrail’in Filistin halkına karşı yaptığı katliamlara tepki gösteren ve Filistin’le dayanışma içinde olanlara gözdağı vermek amacıyla alınan kararda, tarihten kaynaklanan nedenlerden dolayı İsrail’in varlığının sorgulanamayacağı belirtildikten sonra, “İsrail’in varlık hakkını sorgulayan hiç bir inisiyatif, birlik ya da toplantıda yer alınmayacak. Biz Almanya’daki solcular olarak, Alman tarihinden kaynaklanan nedenlerden ötürü hiç bir şekilde İsrail mallarına karşı boykot çağrısında bulunmayacağız” denildi. (www.die-linke.de)

Sol Parti’nin İsrail’le nasıl bir ilişki sürdüreceği, yaptığı katliamlara karşı hangi tutumu alacağı uzun süreden beri tartışma konusuydu. Partinin sağ kanadı, İsrail’in Filistin halkına yaptıklarına göz yumarak, Alman devletinin resmi İsrail politikasının olduğu gibi üstlenilmesini savunuyor. Bu konudaki en önemli belge, Meclis Grup Başkanı Gregor Gysi’nin İsrail’in kuruluşunun 60. yılı dolayısıyla Rosa Luxemburg Vakfı tarafından 14 Nisan 2008’de düzenlenen toplantıda yaptığı konuşma.

Söz konusu konuşmada, Başbakan Angela Merkel başta olmak üzere devletin değişik kademedeki yöneticilerin “Staatsräson” (Değişmez devlet politikası) olarak ifade ettiği “İsrail’in varlığı ve güvenliğinin Alman dış politikasının öncelikleri arasında yer aldığı” prensibinin Sol Parti için de geçerli olması gerektiği savunuluyordu. Böylece, İsrail’in varlığını ve güvenliğini sağlamak için yaptığı her eylemi haklı görme anlayışı egemen kılınıyor.

Bugüne kadar İsrail tarafından Gazze’de yapılan katliamlara sayıları az da olsa bazı Sol Partili politikacılar tepki gösterdi; kimi zaman Filistinliler ve sol örgütler tarafından düzenlenen protesto gösterilerine katılarak konuşmalar yaptılar. Ancak İsrail devletinin yaptıklarına Sol Parti içinden gelen bu tepki, basında ve Sol Parti üst yönetiminde sorun olarak görüldü, eleştiri konusu yapıldı. Parti yönetimi tarafından alınan son karar, İsrail’in yaptıklarını eleştirmemeyi açıktan bir parti politikası haline getirirken, buna uymayanlara karşı yaptırımlara başvurulacağı anlamına geliyor. Bundan sonra Sol Parti içinde görev yapan vekillerin ve politikacıların İsrail’in yaptıklarına ses çıkarması, parti içerisinde tartışmalara yol açacak.

 

DÜNYA NEREYE, SOL PARTİ NEREYE?

Sol Parti’nin, İsrail devletini hiçbir biçimde eleştirmeme tutumunu bir parti politikası haline getirdiği şu günlerde, dünyanın değişik ülkeleri ise, İsrail’in tepkisine rağmen Filistin’i bağımsız bir devlet olarak tanıma yönünde önemli kararlar almaya başladılar. İsveç, İngiltere, İspanya ve Fransa parlamentolarında, İsrail yıllardır izlediği politikalar nedeniyle mahkum edilerek, Filistin’in bağımsız bir devlet olarak tanınması talep edildi. Sözde “iki devletli çözümü” savunan Sol Parti’nin ise, Federal Hükümet’e bu konuda baskı yapma yerine, parti içerisinde İsrail’i eleştirenleri susturmayı yeğlemesi dikkat çekiyor.

 

GEÇMİŞE SÖVGÜ, KAPİTALİZME ÖVGÜ

Sol Parti’nin aynı toplantısında bir diğer önemli karar da, “geçmişle hesaplaşma” adına alındı. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin ve Berlin Duvarı’nın yıkılışının 25. yılı dolayısıyla alınan kararda, duvarın yıkılması “barışçıl devrim” olarak tanımlanarak, “Reel sosyalizm her şeyden önce dış koşulların gereği olarak yıkılmadı, tersine içerideki çelişkilerden, hatalardan, cinayetlerden, özgürlüğün olmayışından, ideolojik dogmatizmden, ekonomik verimsizlikten çöktü. Sadece DDR değil, başta SSCB olmak üzere çok sayıda ülke de bu nedenlerden ötürü çöktü” değerlendirmesi yapıldı.

Parti yönetimi, Doğu Almanya’daki siyasi rejime yönelik bu eleştirileriyle, sosyalizmle olan mesafesini daha da açma ve belirginleştirme mesajı veriyor. Elbette, 40 yıl boyunca DDR’de işbaşında olan yönetimin hataları vardı ve sistem olarak kendisini devlet kapitalizmi şeklinde inşaa etmişti. Sosyalistlerin yıllardır eleştirdiği DDR’deki “sosyalizm anlayışı” elbette mahkum edilmeli. Ancak bu eleştiriden nereye varılmak istendiği tayin edici bir özellik taşıyor.

Sol Parti yönetimi geçmişi eleştirirken, daha ileriden bir tutum alma, daha sağlıklı bir sosyalizm anlayışı ortaya koyma yerine, esas olarak, kapitalizmle uyumlu hale gelmeyi kendisine hedef olarak koyuyor. Hal böyle olunca da buradan sol adına, sosyalizm adına olumlu bir sonucun çıkması mümkün görünmüyor.

Elbette Sol Parti, bu aşamaya yeni gelmiş değil. Eskiden de böyleydi. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra girilen yol, asıl olarak mevcut kapitalist sistem içerisinde bir yer arayışından başka bir şey değildi. Hedefine koyduğu “demokratik sosyalizm” de aslında sosyal devletin olduğu kapitalizmden öte bir şey değildi.

Bu nedenle parti yönetiminin aldığı karar, açıktan “Barışçıl kapitalizme övgü”den (Junge Welt) ibarettir. Mesele kapitalizm içerisinde kendisine bir yer bulma, devlet partisi olma olunca, geçmişiyle arasına kalın bir duvar örmesi de kaçınılmaz hale geliyor.

 

NEDEN DÜN DEĞİL BUGÜN?

Görüldüğü gibi Sol Parti yönetimi dünden bugüne parti içerisinde tartışmalı olan iki konuda bir kez daha karar alma ihtiyacı duymuştur. Tabandan gelen eleştirilere ise kulak tıkamıştır. DDR’in yıkılması ve buradan çıkarılan dersler konusunda sunulan farklı bir önerge 14’e karşı 16 oyla reddedildi. 6 yönetim kurulu üyesi (Arne Brix, Judith Benda, Ali Aldailami, Sabine Wils, Wolfgang Gehrcke, Johanna Scheringer-Wright) ortak bir açıklamayla ne düşündüklerini açıkladılar. Özellikle DDR dönemindeki olumlu sosyal politikalar, anti-faşist ve anti-militarist bilince göndermenin yapıldığı önergede asıl olarak DDR’e eleştirel yaklaşılmakla birlikte olumlu yanlarına sahip çıkılıyor.

Özetle, Sol Parti tarafından alınan kararlar bundan sonra parti içerisinde değişik tartışmalara, hatta kopmalara ve koparılmalara sebep olacak. Çünkü parti içinde ve tabanında hem İsrail hem de DDR ve geçmiş değerlendirmesi konusunda farklı yaklaşımlar bulunuyor.

Parti yönetiminin bu iki konudaki kararları bugüne denk getirmesi elbette tesadüf değildir. Gregor Gysi’nin temsil ettiği partinin sağ kanadı uzunca bir süredir SPD ile koalisyon ortaklığı yapmanın önündeki engelleri kaldırmanın derdinde. Bu konuda üç yıl önce Göttingen’de yapılan parti kongresinde sert tartışmalar yaşanmıştı.

Sol Parti’nin SPD ile koalisyon ortaklığı kurmasının önündeki en büyük engeller sosyal politikalardan çok geçmiş ve dış politika olduğu biliniyor. Bu nedenle eyaletler düzeyinde sorunsuz kurulan koalisyon ortaklığının bir benzerinin federal düzeyde kurulması öncelikli olarak hedefleniyor.

5 Aralık’ta Thüringen Eyaleti’nde ilk kez partinin sağ kanat temsilcilerinden Bodo Ramelow’un SPD ve Yeşiller’in desteğiyle başbakanlık koltuğuna oturması da bu planın parçası olarak görülüyor. Zira, Ramelow’un başbakanlık koltuğuna oturması için yapılan pazarlıklarda en çok DDR’in geçmişinin nasıl değerlendirildiği üzerinde durulmuş, sonunda Ramelow DDR’i “adaletin olmadığı devlet” (Unrechtsstaat*) olarak kabul ederek, başbakanlık için gerekli vizeyi almıştı.

Son iki kararla birlikte Sol Parti, devlet partisi olma konusunda önemli adımlar atmıştır. Bu da 2017’de SPD öncülüğünde Sol Parti ve Yeşiller’in desteğiyle bir hükümetin kurulmasını kolaylaştırmış görünüyor.

Bütün bunlar elbette önümüzdeki dönem Sol Parti içerisinde kanatlar arasındaki tartışmanın çok daha fazla derinleşeceğini, gerilimin artacağını gösteriyor. Bu derinleşmeden savaşa, sosyal kısıtlamalara ve her türden adaletsizliklere karşı çıkan ilerici güçlerin güçlü çıkması, genel olarak toplumsal muhalefet açısından büyük bir önem taşıyor.

YÜCEL ÖZDEMİR

* ‚Unrechtsstaat‘ kavramı asıl olarak Hitler faşizminin iktidarda olduğu Nasyonal Sosyalizm dönemi için kullanılıyor. Ancak, gericiler bu kavramın DDR için de geçerli olmasını savunarak, DDR ile Nasyonal Sosyalizm dönemini aynılaştırıyorlar. Tıpkı Hitler ile Stalin’in aynılaştırılması gibi.