Dayanışma ezilenlerin zerafetidir!

Son dönemde dünyanın değişik ülkelerinden gençlerin işlerini, güçlerini, yaşamlarını bırakıp bir yerlerde süren savaş ve çatışmalara katılmaya gittiklerine şahit oluyoruz. Kimi İŞİD’in insanlık düşmanı saldırılarına, kimi Ukrayna’daki faşistlere katılmak için gitti. Gün geçmiyor ki, basında Türkiye’den Irak veya Suriye’ye geçmek isteyen ve çoğu da Avrupa’nın değişik ülkelerinden gençlerle ilgili haber çıkmasın… ya da Alman basınında hafta hafta ay ay gidenler hakkında raporlar, dökümler yayınlanmasın…

Başka bir coğrafyada, sonu ölümle bitme olasılığı hayli yüksek bu yolculuğa çıkanların tümünü aynı kefeye koymak elbette mümkün değil; çünkü geride bıraktığımız aylar içinde dünyanın bir çok ülkesinden çok sayıda genç, İŞİD’in Rojava ve Kobane’deki insanlık kıyımına karşı süren direnişe destek olmak için bölgeye gitti…

Çünkü bir taraf, din ya da ırk adına insanlığa karşı suç işlemek üzere savaşırken, Rojava halkının yardımına gidenler insanlık değerlerine sahip çıkmak üzere yola koyulmuşlardı.

Ne arıyorlar dünyanın değişik ülkelerinden gelen gençler Kobane’de? Hiç görmedikleri, dilini, kültürünü tanımadıkları bir yerde İŞİD barbarlığına karşı mücadelede ne işleri var? Neden evlerini, iyi yaşam koşullarını ellerinin tersiyle iterek ölümü bile göze alıyorlar?

İşte bu gençlerden biri olan Iwana Hoffman’ın cenazesinin Almanya’ya getirilmesi sonrası bu soru kafalarda dolaştı uzun süre. İwana yalnız değildi. İngiliz, İtalyan, Avustralyalı, Fransız bir çok genç Kobana-Rojava halkına destek için sırt çantalarıyla yola çıkmışlardı. Donetsk devriminin en ön saflarında savaşan, yaralanan, iyileşir iyileşmez soluğu Kobane’de alan, dedesi komünist devrime, babası Alman faşizmine karşı mücadeleye katılan Maria gibi… Yıllar önce de Filistin’de İsrail barbarlığına karşı mücadelede öldürülen Rachel Corrie ile gönüllülük, fedakarlık, insanın uğruna canını vereceği  idealleri olmasının ne anlama geldiğini görmüştük… Ama en güzel örneği İspanya’da Franco faşizmine karşı oluşturulan Uluslararası Tugaylar verdi.

Bu vesileyle Elif Görgü’nün Uluslararası Tugaylar üzerine yazdığı bu yazıyı sizlerle paylaşıyoruz.

 

Özveriniz sayesinde yeniden doğdu yeryüzüne güven…

“…Yoldaşlar,

o vakit

gördüm sizleri,

ve gözlerim daha da doldu gururla,

çünkü gördüm sabah sisi arasındaki

yükselişinizi,

şafaktan önce çanlar gibi sessiz ve kararlı

Kastilya’nın temiz alnını,

ciddiyet dolu ve mavi gözlerle geldiniz

uzaktan,

çok uzaklardan, saklandığınız yerlerden,

yitirdiğiniz memleketlerden, düşlerinizden

alazlanan şirinlikle dolu

ve tüfeklerle geldiniz

savunmak için

canavarın ısırarak kemirdiği

özgürlüğün kuşatıldığı ve ölebileceği

o İspanyol kentini…”

 

Onlardan biri ABD’li Paul Robenson’du. Ülkesinde Baroya kaydolabilen ilk siyahi avukattı. Beyaz bir sekreter “siyah bir avukat için” dilekçe yazmayı reddedince avukatlığı bıraktı. Kendini spora, müziğe, tiyatro ve sinemaya verdi. Sömürüye ve köleliğe karşı şarkılar söyleyen Paul Robenson, 1936 yılında İspanya’ya, demokrasiyi, eşitliği ve adaleti korumak için savaşmaya gitti. ABD’li gönüllülerin kurduğu Uluslararası Lincoln Tugayı’nda katıldı mücadeleye. “Sanatçılar da görev almalı” diyordu Robenson, “Sanatçılar bir seçim yapmalı, özgürlük için mi mücadele edecekler, kölelik için mi? Ben seçimimi yaptım. Başka alternatif de yoktu”

‘MARKS’IN SÖZÜNÜ HAYATA GEÇİRMEK İÇİN GELDİK’

Romanyalı Andreci Micu da vardı Uluslararası Tugayların içinde. Macaristanlı bir komünist olan üvey annesi Eva’nın söylediği “Enternasyonal” marşını, Paris Komünü ve Ekim Devrimi üzerine anlattığı hikayeleri dinleyerek büyümüştü. 13 yaşında bir mobilya atölyesinde “staj” adı altında sabah 5’ten gece 12’ye kadar çalışırken, Eva’nın sınıf çelişkileri üzerine anlattıklarının nasıl da doğru olduğunu anlamış ve Komünist Gençler Birliğine katılmıştı. 24 yaşında genç bir işçi önderiyken İspanya’da faşizme karşı savaşa gitti. Yıllar sonra verdiği bir röportajında, “60 yıl sonra baktığımda söyleyebilirim ki İspanya için savaşan Uluslararası Tugaylar, proleter enternasyonalizminin mümkün olduğunun kanıtıdır. Özgürlük gönüllüleri, proletaryanın ve ilerici aydınların en bilinçli kesimleriydi” diyordu.

Neden katılmıştı Andrei İspanya’da savaşa: “Yaptığımız Marks’ın çağrısına gerçek bir cevap vermekti: Dünyanın bütün işçileri, birleşin!”

1938 yılına kadar savaştı Micu, 2011 yılında 99 yaşında yaşamını yitirdi.

İngiltereli Jack Shaw da oradaydı. Tugaylara katıldığında 18 yaşındaydı. Genç Komünistler Birliği sempatizanıydı. Faşistlerle girdiği bir çatışma sırasında bir polis memurunu yaraladığı gerekçesiyle konulduğu cezaevinden yeni çıkmıştı. Çıkar çıkmaz da feribota atlayıp İspanya’ya gitmiş, 1938’de Franco’nun birliklerinin Madrid’ten Valencia’ya geçmesinin önlendiği ünlü Jarama çatışmasında savaşmıştı (The Guardian, 10/10/2000).

‘ALLAH AŞKINA NEDEN İSPANYA’YA GİDEYİM?’

Tottenhamlı işçi bir ailenin kızı olan Penny Feiwel, 13 yaşında fabrika işçiliğine başlamış, ardından hemşirelik eğitimi almıştı. İspanya’ya aynı hastanede çalıştığı bir arkadaşıyla birlikte gitti. “Allah aşkına neden İspanya’ya gitmek isteyeyim? diye sordum, arkadaşım, ‘Orada bir savaş var bilmiyor musun?’ dedi ve 24 saat sonra İspanya’daydık” diye anlatmıştı The Guardian gazetesine verdiği röportajında. Tek kelime İspanyolca bilmiyordu, mobil bir sağlık ekibiyle çalıştı. Gazetecinin “Korkmadınız mı?” sorusunu şöyle yanıtlıyor: “Tabii ki hayır!”

Çatışmalar sırasında bir şarapnel parçası kolunu ve göğsünü parçaladı. Yara izleri hiç silinmedi. Tedavi için İngiltere’ye döndü. Gazeteci soruyor, “Eve dönmek nasıldı?”, yanıtlıyor Feiwel: “Dünyanın en tuhaf şeyiydi, ben İspanya hakkında konuşmak istiyordum ama insanlar sadece Kral George’un taç giyme töreni ile ilgileniyordu.”

Lise London ise, Fransa’da bir madenci kasabasında, İspanyol anne babanın kızı olarak 1916 yılında dünyaya gelmişti. 20 yaşında genç bir komünist olarak İspanya İç Savaşına katıldı. Madrid cephesinde savaşırken hayatını kaybetti.

Pablo Neruda’nın da dediği gibi:   “…Çünkü özveriniz sayesinde yeniden doğdu yitirilmiş inanç, namevcut ruh, yeryüzüne güven ve bereketiniz, soyluluğunuz ve ölüleriniz arasından sert kanlı kayalıklardan bir günün arasından gibi akıyor çelik güvercinli ve umutlu o muhteşem ırmak…”

Elif Görgü