Mültecilere karşı savaş

01fluechtlinge-mittelmeer

Akdeniz mülteci mezarlığı oldu. Nisan ayında sadece bir haftasonunda denize açılamayacak durumda, tıkabasa dolu takalarla Libya sahilinden Avrupa kıyılarına erişmeye çalışan binin üzerinde insan boğularak öldü.

Federal Parlamento, bir dakikalık saygı duruşuyla ölüleri anarken, AB devlet ve hükümet başkanları özel bir zirvede biraraya geldiler. Daha önceki mülteci trajedileri, örneğin Lampedusa’da olduğu gibi timsah gözyaşları döküldü. Ama Akdeniz’deki ölümler AB’nin mülteci politikasından vazgeçmesine yol açmadı, kısa süren ‚dramatik hava’nın ardından yine her zamanki gündeme geçildi.

Gündem maddesi, Avrupa Kalesi’nin sağlamlaştırılması, mülteci ve sığınacak yer arayanların nasıl korkutulup püskürtüleceği oldu.   Geçen yıl mültecileri boğulmaktan kurtarmak için başlatılan Mare Nostrum projesi, parasızlıktan durdurularak yüzlerce mültecinin ölümü bilinçli bir şekilde hazırlanmıştı. Nisan ayındaki felaketten birkaç gün önce Federal içişleri Bakanı Thomas de Maiziere, Mare Nostrum’un şebekelere hizmet ettiği için devredışı bırakıldığını açıkladı. Açıkça AB’nin sınırları sağlamlaştırma politikası nedeniyle legal yollardan Avrupa’ya gelmeleri olanaksız hale gelen mültecilerin ölüm riskini de göze alarak gemilere sığınması kaçınılmaz oldu.

Mülteci politikasında radikal bir değişim olmak zorunda. Avrupa’ya iltica etmek isteyenler tehlikesizce buraya gelebilmeliler. Ancak AB, tam tersi bir politik çizgi izliyor. Resmen mültecilere savaş ilan edilmiş durumda. AB’nin 10 maddelik programında Atalanta’dan Somali’ye kadar uzanan bölgede korsanlara karşı sürdürülen askeri mücadelenin Akdeniz’deki şebekelere karşı sürdürülecek mücadeleye esin kaynağı olmasından söz ediliyor. Mültecileri taşıyan teknelerin daha Afrika sahillerindeyken savaş gemileri tarafından tahrip edilmesi üzerine konuşuluyor. Üstüne üstlük bu saldırıların savunma operasyonları olarak lanse edilmesi, AB’nin mülteciler konusunda ne kadar insanlık dışı bir histeri içinde olduğunu ortaya koyuyor.

Elbette, zor durumdaki insanlardan yüksek paralar alarak, onları denize çıkılması imkansız takalarla, yetersiz yemek ve suyl, suyun ortasında bırakan şebekeler var. Ancak onları felaketlerin sorumlusu olarak göstermek bir hırsızın ‚hırsız var!‘ demesine benziyor. AB, mültecilerin Avrupa’ya gelememesi için ördüğü duvarları yükselterek şebekelerin, bu insafsız tüccarların, ekmeğine yağ sürdü.

Uçlaştırarak söyleyecek olursak; Avrupa gerçekten Akdeniz’deki kitlesel ölümlerle mücadele etmek istiyorsa Afrika sahillerine savaş gemileri değil orada bekleyen mültecileri tehlikesizce Avrupa’ya getirip iltica başvurusunda bulunmalarını sağlayacak feribotlar göndermelidir.

Dışa karşı her savaş çizgisi nasıl içte de saldırı spiralini doğurursa, AB’nin mültecilere yönelik savaşı Alman iç politikasında da kendini gösteriyor. Şu sıralarda tartışılan ve Haziran ayında oylamaya sunulacak ‚Kalma Hakkı ve Oturum Hakkının İptali‘ yasa tasarısı ile CDU/CSU/SPD hükümeti şimdiye kadarki en sert yasayı hazırlayarak, oturum hakkında korkunç kısıtlamalara gidiyor. 1993 yılında Anayasa ile garanti edilmiş iltica hakkını ise tamamen yok ediyor. Yasa tasarısının hedefinin nedensiz olarak iltica başvurusunda bulunanların veya güvenlikli üçüncü bir ülke üzerinden Almanya’ya gelenlerin hemen ve kararlı bir şekilde sınırdışı edilmesi olduğu belirtiliyor. ‚Güvenlikli üçüncü ülke‘ olarak nitelenen ülkelerin çoğu AB üyesi ülkeler. Sınırdışı etmek için tutuklama nedenlerinin genişletilmesi de esas alınıyor. Örneğin Avrupa’ya gelmek için bir şebekeye para vermek bile sınırdışı edilme nedeni sayılabiliyor. Halbuki, Afrika’dan Avrupa’ya uzanan bu tehlikeli yolculuğu şebekeler olmadan yapmak imkansız. Başka bir sınırdışı edilme nedeni ise, herhangi bir AB ülkesi üzerinden Almanya’ya gelmek ya da pasaportu olmamak. Karayoluyla Almanya’ya gelen mülteciler için başka bir ülkeden geçmekten başka bir yolun olmadığı bilinmesine rağmen! İlticası reddedilenlere gönüllü olarak geri gitseler dahi Almanya’ya gelme ve oturma izni alma yasağı getirilmesi de öngörülüyor. Böylece mülteciler, Anayasa’da garanti edilen iltica hakkına başvurdukları için cezalandırılmış olacak. Bu gerici önlemlerin acısını en fazla Balkan ülkelerinden gelen, aslında legal göç hakkı yanında AB ülkelerinden birinde yaşayan yakınlarının yanında kısa süre ikamet etme hakkına sahip olan, Romanlar çekecek. Onlar ülkelerinden ayrılamayacaklar.

Mülteciler için çalışmalar sürdüren örgütler ve Sol Parti Meclis Grubu, yasa tasarısını tam anlamıyla mülteci tutuklama yasası olarak görüp eleştiriyor.

Bu bağlamda AB’nin, sürdürdüğü ekonomik politikayla, çok sayıda insanın yaşam zeminini yok ederek iltica nedenlerine katkı sunduğunu belirtmek zorunlu. AB’nin finansal olarak desteklediği besin maddeleriyle Afrika’daki iç pazarlar yok edilirken ve AB balık avlama gemileri Afrika sahillerini boşaltmakta. Ve AB ve Nato ülkeleri Libya ve Suriye’yi bombalayarak ya da İŞİD gibi cihatçı paralı askerlerle bölgeyi terör sarmalına sokarak sadece iltica nedeni yaratmakla kalmıyor, suç şebekelerine de çalışma zemini yaratıyorlar.

Yapılması gereken; mültecilerle değil, insanları ülkelerinden kaçmaya zorlayan koşullarla savaşılmasıdır!

 

Ulla Jelpke

Federal Parlamento Milletvekili