Grev hakkına büyük darbe

Federal Parlamento, anayasal bir hak olan grev hakkını hükümet çoğunluğuyla değiştirdi. Sermaye örgütleri saldırıyı, “TİS’lerin özerkliği gelecekte de güvenceye alındı” ve “Tek işyeri tek sözleşme ilkesinin temeli yeniden sağlandı” diye yorumladılar. DGB, IG Metall, IG BCE ise, “grev hakkına müdahale edilmeyecek, bunu güvenceye aldık” değerlendirmesinde bulundu. Grev hakkıyla ilgili asıl mücadele bundan sonra başlayacak; mücadelenin hukuksal boyutu olacak ama asıl önemlisi, fabrika ve alanlarda verilecek mücadele.
Federal Parlamento 22 Mayıs günü “TİS Birliği Yasası”nı (“Tarifeinheitsgesetzt”) karar altına aldı. Yapılan oylamada 444 milletvekili evet oyu kullanırken, 126’si hayır oyu kullandı ve 16 milletvekili çekimser kaldı. Sol Parti ve Yeşiller bir bütün olarak ret oyu kullanırken, CDU/CSU Meclis Grubu’ndan 16 ve SPD’den de bir milletvekili ret oyu kullandı.
Böylece 19. Yüzyıl’da işçi ve emekçilerin sendikal hakları için çok çetin mücadeleleri örgütleyen, en büyük saldırıları göğüsleyen sosyal demokrat SPD, 20. Yüzyıl’dan itibaren işçi sınıfına karşı ihanet çizgisine girmişti. 22 Mayıs günü SPD bu çizgisine sadık kaldığını ortaya koydu. Bur zamanlar uğruna mücadeleler verdiği grev hakkının gasp edilmesinde özel bir rol oynadı.
SPD milletvekilleri, biri hariç yasadan yana oy kullanırken CDU/CSU fraksiyonundan 16 milletvekili yasayı reddetti. Söz konusu vekillerin ret oylarını işçi ve emekçilerin haklarını savunmaktan çok bağlı oldukları meslek sendikalarının tutumlarıyla açıklamak mümkün.
SERMAYEDEN DESTEK
Alman İşverenler Birliği (BDA) Başkanı Ingo Kramer, “Toplu sözleşmelerin özerkliğini gelecekte de korumak için önemli bir adım atıldı ve güvenceye alındı” dedi. Bundan böyle işyerlerinde sorun olmayacağını ileri süren Kramer, “Bu, üretim merkezi Almanya için de iyi bir karar oldu” dedi.
Metal İşverenleri Birliği (Gesamtmetall) Başkanı Rainer Dulger ise “Tek işyeri tek sözleşme ilkesinin temeli yeniden sağlandı” diye konuştu. Almanya’da on yıllardır yürürlükte olan ‘TİS Birliği’ ilkesinin bir mahkeme kararıyla alt üst edildiğini söyleyen Dulger, “Bundan böyle hukuksal zemin herkes için açık ve net hale geldi” dedi.
Ne var ki Almanya’nın önde gelen hukukçuları bu konuda farklı düşünüyorlar. Söz konusu yasanın yürürlüğe girmesiyle ne hukuksal zemin net hale geldi ne de toplu sözleşmelerin özerkliği güvenceye alındı. Nitekim yürürlüğe giren “TİS Birliği Yasası” hukuksal açıdan duruma netlik getirmekten çok, daha da karmaşık bir duruma neden olacak. Özellikle yasa kapsamındaki “işyeri” tarifi, birçok alanda sözleşme imzalanmasını zorlaştıracak ve sermayenin lehine bir zemin hazırlayacak. Tekel yönetimleri bu “işyeri” kavramını diledikleri gibi genişletip daraltabilecekler. Örneğin bugün makinistler sendikasının sadece makinistlerin çıkarlarını düşündüğü ve onların çıkarı için mücadele ettiğini ileri süren sermaye, kendine daha yakın gördüğü sendikaların güçlü olduğu şirket bölümlerini “işyeri” olarak tanımlayıp söz konusu sendikalarla sözleşme imzalama yoluna girecekler. Hatta hiç örgütlenmenin olmadığı şirket bölümlerini ayırıp hiçbir sözleşmenin geçerli olmadığı alanlar haline getirebilecekler.

SENDİKA BÜROKRATLARI DA DESTEKLEDİLER
Yukarıda SPD için söylenenler DGB, IG Metall ve IG BCE’nin yönetim kurulları içinde geçerli. Bu bürokratlar “sendikal rekabeti önleme” ve “işletmelerde TİS Birliğini sağlama” adına milyonlarca işçi ve emekçinin grev hakkının kısıtlanmasına destek verdiler.
Söz konusu yasa taslağıyla grev hakkının kısıtlanacağı, işçi ve emekçilerin sermayeye karşı araçlarının sınırlanacağı yönündeki eleştirilere verilen ilk yanıt, “Siz ne istiyorsunuz ki; DGB, IG Metall ve IG BCE gibi güçlü sendikalar yasa taslağına destek veriyorlar. Onlar kendi bindikleri dalı keserler mi” oldu.
Öncesi bir yana son 25 yıla bakıldığında grev hakkının dolaylı kısıtlanması (1986’da §116 değiştirilmesi yoluyla), kiralık ve taşeron işçiliğin, düşük ücretli işlerin vb yaygınlaştırılmasına neden olan çalışma yasalarının değiştirilmesine, Hartz I-IV yasalarının çıkmasına, Ajanda 2010’a vs. bütün bunlara sendikaların yönetim kurulları destek verdiler. Şüphesiz kendi oturdukları dalı kesmediler ama işçi ve emekçilerin tutundukları dalı kesmekten de geri durmadılar. Aynı tutumu grev hakkını kısıtlanması döneminde de yapmaktan geri durmadılar.
‘Anti-grev yasası’nın parlamentoda kararlaştırılmasının ardından açıklama yapan IG Metall İkinci Başkanı Jörg Hoffmann’ın, “Grev hakkına dokunulmaması şartıyla bu yasaya destek vereceğimizi söylemiştik onlar sözünde durdu biz de destek verdik” sözleri, milyonlarca işçi ve emekçiyi aldatmaktan başka bir şey değildir. Bundan böyle bütün işverenler, “bu grev gerekli mi, geçerli olan sözleşme burasını da kapsamıyor mu” veya “bu sendikanın burada sözleşme elde etmesinin yasal koşulları yok” diyerek grevli emek mücadelelerini engelleyebilecekler. Bunu Hoffmann’da çok iyi biliyor ve bilerek yalan söylemeyi sürdürüyor.
IG Metall’in “büyük bir kararlılıkta grev hakkını koruduğunu ve zorunlu uzlaşma komisyonu gibi uygulamalara destek vermediğini” ileri sürmesi de Hoffmann’ın işçi düşmanı tutumunu değiştirmiyor. Yasanın karar altına alınmasından birkaç saat sonra bir açıklama yapan Yerel Kamu İşverenleri Birliği (VKA) Genel Sekreteri Manfred Hoffmann, “Yasal zemini netliğe kavuşturan yasanın kararlaştırılmasını memnuniyetle karşıladık. Şimdi sıra kamu düzeni için önemli alanlardaki grevlerin düzenlenmesine geldi” sözleri sermayenin hangi yönde ilerlemek istediğini gösteriyor.
İsim benzerliği tesadüf olsa da Hoffmann’ların fikir birliği tesadüf değil! “Üretim merkezinin korunması” konusunda sosyal demokrat sendikacılarla sermaye hemfikirler.
MÜCADELE DAHA BİTMEDİ…
Alman Sendikalar Birliği DGB ve ona bağlı bütün sendikaların en büyük açmazlarından biri de, “demokratik yollardan seçilmiş bir hükümetin aldığı kararlara karşı grevle mücadele edilmez” ilkesidir!
İş Yasası’nın 116. Maddesi’nin (§146 SGB III) 1986’da değiştirilmesinin ardından başta IG Metall olmak üzere birçok sendikada süresiz grev yapma eğilimi gözle görülür bir şekilde geriledi. Sendikalar bu yasaya karşı mücadele etmek yerine “ seçimlerde doğru tercihi yaparsak yasa yeniden lehimize değişir” propagandasını yapmışlardı. Fakat SPD ve Yeşiller partisinin hükümete geldiği dönemde bu yasa değiştirilmedi.
Görüldüğü gibi “demokratik yollardan seçilmiş bir hükümetin aldığı kararlara karşı grevle mücadele edilmez” sözü safsatadır ve sonucunda işçi ve emekçilerin aleyhinedir.
Bugün de bazı sendikalar söz konusu yasaya karşı Anayasa Mahkemesi’ne başvuracaklarını ilan ettiler. Yasanın değiştirilmesi için bu girişimin çok önemli olduğu ortadadır. Fakat çıkan yasaya karşı mücadeleyi bununla sınırlamak, aslında boyun eğmek anlamına gelecektir. Pratikte Anayasa Mahkemesi’nin bir konuda karar vermesi ve bunun parlamento tarafından yeniden düzeltilmesi yılları alabiliyor. Peki bu süre içinde ne olacak?!
Sermaye kesimi kendini, yürürlüğe konulan yasayla sınırlamayacağını ve grev hakkını sadece kağıt üstünde bir hak haline getirmek istediğini açıkça ilan etti. Dolayısıyla hukuk mücadelesini bir yana itmeden anti grev yasasına karşı asıl olarak fabrikalarda ve kamu işletmelerinde bu mücadeleyi vermek gerekiyor. Ve bu mücadele sadece eski duruma dönmeyi değil daha kapsamlı bir grev hakkını içermelidir.

Serdar Derventli