Fransa savaşta, peki kime karşı?

Fransa Cumhurbaşkanı ve Başbakanı peş peşe ‚Fransa savaştadır‘ diye tekrarladılar. Fransa savaşta, ancak hatırlatmak gerekir ki, Fransa savaşı kendisi açtı. Dünyanın birçok bölgesinin kan gölüne dönmesinde aktif rol oynadı ve oynamaya da devam ediyor. Ve bunu yapmak için Charlie Hebdo katliamını beklemedi.

Deniz UZTOPAL
Paris

13 Kasım Cuma gecesi, 130 masum insanın hayatına mal olan Paris Katliamı’ndan sonra Cumhurbaşkanı François Hollande ve ardından Başbakan Manuel Vals, “Fransa savaştadır” diye tekrarladılar. Ülke, ertesi güne büyük bir şok ve tedirginlikle uyandı; istihbarat servislerinin herkesi ve her türlü teknolojik olanakları kullanma yetkisinin olmasına rağmen bu katliamın neden engellenemediğini anlamaya çalıştı.

Valls, “Bütün vatandaşlarımız artık Fransa’nın savaşta olduğunu anlamalı” diye uyarırken, Hollande, olağanüstü bir kararla Parlamento ve Senatonun birleşmesinden oluşan “Ulusal Kongreyi” toplamış ve üç ay boyunca “olağanüstü” bir kararı almıştı. Bu kararla birlikte Fransa, bir yandan içeride daha güvenlikçi yasaları gündeme getirirken, diğer yandan ise Suriye’deki askeri angajmanını bir üst safhaya çıkartacak. Anayasayı değiştirme, AB’ye yeni bir ülke alınması gibi nadir durumlarda toplanan “Ulusal Kongre” meselenin ne kadar önemli olduğunu ve toplumda yaratılmak istenilen havanın ne olduğunu anlama açısından önem teşkil ediyor.

SAVAŞI İLK KİM BAŞLATTI?

Zira “Fransa savaşta”. Ama ocak ayında, Charlie Hebdo’ya yapılan saldırıların ertesi günü de Başbakan Valls “Yürütmemiz gereken bir savaş var” diye açıklama yapıyordu. Hemen ardından Eski Cumhurbaşkanı ve Muhalefetin Lideri Nicolas Sarkozy de “Fransa’ya ve tüm kurumlarına karşı savaş ilan edildi” diye demeç vermişti. Ancak hatırlatmak gerekir ki, Fransa’ya savaş açılmadı, Fransa savaşı kendisi açtı! Dünyanın birçok bölgesinin kan gölüne dönmesinde aktif rol oynadı ve oynamaya da devam ediyor. Ve bunu yapmak için Charlie Hebdo katliamını beklemedi.

FRANSA’NIN SAVAŞLARI

Öncesini bir yana bırakırsak, Fransa en azından 2001 yılından bu yana diğer emperyalist ülkeler gibi savaşta. 11 Eylül’den sonra ABD’nin başını çektiği koalisyonla Afganistan’da “terörizme karşı” savaşı destekledi ve katıldı. Düne kadar besledikleri El Kaide, Taliban’a karşı artık “sonsuz” bir savaş başlatılmıştı. Daha katledilen insanların kanları kurumadan, yaralanan yüz binlerin yaraları iyileşmeden, ABD yönetimi dünyanın gözlerine baka baka Irak’a saldırmak için yalanlar savurmaya başladı.

Tarihsel olarak Irak’la ayrı bir ilişkisi olan ve emperyalist bir ülke olarak farklı çıkarları olan Fransa buna karşı çıktı. ABD ile Fransa’nın arası bozuldu ve Chirac açıkça Birleşmiş Milletlerin (BM) Güvenlik Konseyinde veto hakkını kullanacağını ilan etmekten geri durmadı. Gözü dönmüş Bush yönetimi BM’nin onayından vazgeçerek Irak’a yine de saldırdı ve Ortadoğu’da geri dönüşü olmayan toplumsal bir yıkım ve yeniden yapılanma süreci başlattı. O günden bu yana dünya çapında “uluslararası terörizme karşı” bir “sonsuz” savaş başlatıldı.

Peki sonuç? Ortadoğu ve Afrika’nın değişik bölgeleri 14 yıldır kesintisiz olarak bir savaş alanı oldu; kısa denilebilecek bir süre içinde bu kadar derin, ağır ve tarihsel yıkımlarla yüz yüze kalmamıştı bu bölgeler…

Burada tüm bu savaşlardan hayatını kaybeden sivillerin sayısını vermeye gerek yok, zira bu sayılar sadece gerçeklerin bir yanını yansıtmanın yanı sıra her gün yüzlerle artıyor. Ama belki sadece bir ortalama, olayın boyutunu anlamayı kolaylaştırabilir: 2011’den bu yana Suriye’de 250 binden daha fazla insanın katledildiği belirtiliyor. Bu sayının günlük ortalamasını hesaplarsak yaklaşık 150 insan ölüyor. Yani her gün Paris katliamından daha fazla insan Suriye’de hayatını kaybediyor. Ve bu durumun böyle olmasında Fransa’nın da sorumluluğu var.

FRANSA’NIN ‚TERÖRLE MÜCADELE‘ TARİHİ

2001’den bu yana kuşkusuz Fransa’da “terörizme karşı” bir savaş yürütüyor ama Jacques Chirac’ın yönettiği dönem, ABD ile ilişkilerin ve dış politikanın da birçok açıdan farklılıklar taşıdığı bir dönemdi. Örneğin Charles De Gaulle, şubat 1966’da ABD’nin güdümünde olan NATO’nun yönetiminden Fransa’yı çekmişti. Chirac ise aynı geleneği izlemek isteyen bir başkandı. 2007’de Nicolas Sarkozy Cumhurbaşkanı olduğunda ilk yaptığı işlerden birisi Fransa’yı tekrar NATO yönetimine sokmak oldu. Yeni cumhurbaşkanı hem içeride, hem de dışarıda yeni savaşlar başlattı ve var olan savaşları da daha şiddetlendirdi. İçerde gerici, dışarda ise tamamen saldırgan bir çizgi izlemeye başladı.

2009’DAN SONRA MÜDAHALECİ ÇİZGİ

Mart 2009’da NATO’nun yönetimine dahil olması onaylandıktan sonra dışarıda açıktan müdahaleci bir çizgi izledi. Chirac döneminden kalmış Afganistan savaşında daha ilerden sorumluluklar üstlenmeye soyundu.

2010-2011’de eski sömürgesi Fildişi Sahilleri’nde yönetim krizi çıkınca, bölgedeki devamlı bulunan askeri üstleri harekete geçti ve müdahale sonucu nisan 2011’de Laurent Gbagbo’nun tutuklanmasında birincil rol üstlendi. Hızını alamadı, Tunus’ta başlayan halk isyanlarını değerlendirerek Mart-Ekim 2011 ayları arasında eski dostu Kaddafi’yi devirme amaçlı Libya savaşının önderliğini üstlendi.
2012 yılında François Hollande iktidara geldiğinde Sarkozy’nin saldırgan dış politikasını devam ettirdi. 11 Ocak 2013’de Mali’ye müdahale etti, aynı yılın aralığında ise Orta Afrika Cumhuriyeti’ne askeri müdahalede bulundu. Eylül 2013 yılında Suriye’ye Beşar Esad’ı devirmek için saldırmaya hazırdı, ama Obama ve Cameron vazgeçince tek başına savaşa girmedi. Yalnız bir yıl sonra bölgenin istikrarsızlığının ulaştığı durum artık emperyalistlerin çıkarlarına dokunmaya başlayınca, Eylül 2014’de ise Irak’ı bombalamaya katıldı. Birkaç ay sonra ise Fransa, Suriye topraklarını da bombalamaya karar verdi.

HEP DEMOKRASİ İÇİN!

İstisnasız tüm bu askeri müdahaleler demokrasi, özgürlük, insan hakları adına yapıldı. Afganistan’da demokrasi ve kadın hakları düşmanı Talibanlar devrilmeliydi, Irak’ta gaddar Saddam artık gitmeliydi, Fildişi Sahilleri’nde Laurent Gbagbo Cumhurbaşkanlığı seçimlerini tanımamış ve halkını katletmeye başlamıştı, Libya’da Kaddafi halkına zulüm çektirtiyordu, Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde cihatçı barbarlar iktidarları tehdit ediyorlardı, Suriye’de Esad, halkının üzerine kimyasal silahlar kullanmıştı, Irak’ta IŞİD katliamlar yapıyordu…

Her seferinde “geçerli” bir sebep vardı ama sorun emperyalistlerin bu müdahaleleri aynı sebeplerin daha da acilleşmesine neden oluyordu. Zira bunların savaştıkları hiçbir yerde ne daha fazla demokrasi, ne daha fazla özgürlük, ne kadın hakları vs. inşa edilmişti.
Tam tersine dil, din, kabile üzerinden bölünmeler daha da derinleşiyordu. Ama her müdahalede bu ülkelerin devlet yapısını ve ulusal birliğini daha fazla zayıflatıyor, onların çıkarları gereği uzun süreli kalmalarını zorunlu kılıyordu. Bu ise ülkelerin devamlı istikrarsızlık içinde kalmalarının zemini güçlendirirken, diğer yandan ise terör örgütlerinin ekmeğine yağ sürüyordu. Örneğin ABD’nin Irak’ı işgal ettiği yıllarda oluşan istikrarsızlık askerlerinin geri çekilmesiyle birlikte IŞİD türü terör örgütlerinin hızla güçlenmesine neden oldu. Ya da Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti’nden tutun da Kuzey Afrika’ya kadar tüm bölgelerde emperyalistlerin oluşturduğu istikrarsızlık birçok ülkede iktidarı ele geçirebilecek tehdit olmalarına neden olduğu artık herkes tarafından kabul ediliyor.

GERİCİ GÜÇLER DAHA DA GÜÇLENDİ

Örneğin Libya, Kaddafi’nin devrilmesinin doğurduğu istikrarsızlık ve sonuçları tüm bölgeyi barut haline getirdi. Burada demokrasinin ya da özgürlüğün kazandığı bir şey yok. Örgütlü bir halk hareketinin olmadığı bu ülkelerin tümünde gerici güçler daha da güçlendi, terör eylemleri daha da şiddetlendi. Bunların güçlenmesi savaş alanını da genişletti ve artık birçok ülkenin başkentlerinde bunlar intihar eylemleri gerçekleştirecek kadar güç toplayabildiler.