Türkiye nasıl AB’nin bekçisi oldu?

Sığınmacıları engellemek için AB-Türkiye Zirvesi 29 Kasım günü Brüksel’de toplanıyor. Zirvede asıl olarak Almanya’nın talebi üzerine Türkiye’den Avrupa’ya sığınmacı geçişinini engellemek üzere kararların çıkması bekleniyor. Peki alınacak kararlar kimin yararına kimin zararına?

Yaz aylarında Türkiye üzerinden yüzbinlerce sığınmacının derme çatma teknelerle önce Yunanistan adalarına, oradan da Orta Avrupa ülkelerine ulaşması geniş tartışmalara yol açtı. Hem Avrupa Birliği (AB) ülkeleri arasında hem de AB’nin içinde değişik tartışmalara yol açan ve sonuçlar yaratan sığınmacı trajedisinin çözülmesi adına başlatılan görüşmelerden bugüne kadar bin sonuç alınabilmiş değil.

Başta Almanya olmak üzere AB ülkeleri, sığınmacıların gelişini engellemek için sığınma yasalarını sertleştirmekten, sınırlara tel örgütler çekmeye kadar değişik yol ve yöntemlere başvururken, sorunun asıl nedenine bugüne kadar inilmedi, inilecek gibi de değil. Trajedinin güvenlik yöntemleriyle çözülmesi asıl prensip olarak belirlenmiş görünüyor.

SIĞINMACILARIN GEÇİŞ YAPTIKLARI ÜLKELERE YENİ GÖREVLER

AB sermayesi ve devletleri, milyonlarca insanın neden ülkesini terk etmek zorunda kaldığıyla ilgilenme, buna çare bulma yerine asıl olarak sığınmacıların transit geçiş yaptıkları ülkelere yeni görevler vererek trajediyi çözmenin derdine düşmüş durumda. Bu temelde iki ülke AB için dikkat çekiyor: Türkiye ve Yunanistan.

Türkiye ve Yunanistan’ın sınırlarını güvence altına almasını isteyen ülkelerin başında elbette sığınmacıların ulaşmak istediği ülkelerin başında gelen Almanya bulunuyor. 18 Ekim’de Türkiye’ye yaptığı ziyaretle AB’nin bundan sonraki sığınma politikasının nasıl olacağına dair önemli mesajlar veren Şansölye Merkel, bu temelde iki önemli hamle yaptı. Birincisi, sığınmacıların Avrupa’ya geçişini engellemesi durumunda Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP Hükümeti’ne her türden destek sözü vererek İstanbul’dan ayrılmasıydı.

İkincisi de yine Merkel’in baskısı üzerine Almanya-Yunanistan-Türkiye “Üçlü Zirve”sinin muhtemelen Şubat ayında toplanması kararının alınması.

TÜRKİYE – AB ZİRVESİ NE ANLAMA GELİYOR?

Değişik basın organlarında yer alan haberlere göre, 29 Kasım’da toplanması planlanan Türkiye – AB Zirvesi bu açıdan bir ilki ifade ediyor. Bugüne kadar AB’nin aday üye ülkesi olarak talepleri pek dikkate değer görülmeyen Türkiye, sığınmacılar sorununu AB’ye karşı güçlü bir silah gibi kullanıyor.

Savaş ve yoksulluktan kaçan, zor durumda yaşayan sığınmacılar için insani anlamda güvence sağlamayan, temel sığınma hakkına riayet etmeyen Türkiye, yaz aylarında bir bakıma izlediği gevşek kontrol politikasıyla, yüz binlerce sığınmacının Yunanistan üzerinden AB’ye ulaşmasına göz yumdu. Bilinçli olarak sığınmacıları bir baskı ve pazarlık aracı olarak kullanan Türkiye, bu politikasıyla yüzlerce insanın Ege sularına gömülmesine neden oldu. Eğer Türkiye sınır kontrollerini bu denli gevşetmeseydi, bu kadar insan Ege sularına açılmayacak ve hayatını kaybetmecekti.

Ölümler üzerinden yapılan bu baskı politikası gelinen aşamada Türkiye devleti ve yönetenleri için bir sonuç vermiş, AB tarafından en üst düzeyde kabul edilmelerine imkan sağlamış görünüyor.

PAZARLIK MASASINDA NELER VAR?

Gelinen aşamada Türkiye, daha fazla sığınmacının, hatta Suriye’de savaşan radikal dinci teröristlerin Avrupa’ya ulaşmasını engellemek için “kilit ülke” konumuna gelmiş durumda. Bunun farkında olan AKP Hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, pazarlıkları alabildiğine sıkı tutmanın planlarını yapıyorlar. Bugüne kadar basına yansıyan haberlere göre, taraflar arasında yapılan pazarlıklarda uzlaşmanın her an kopabileceği belirtiliyor. Sığınmacıların geçişini engellemek için 3 milyar Euro vermeye hazırlanan AB, Türkiye’de açılacak beş ayrı kampta sığınmacıların tutulmasını istiyor. Ayrıca, sınır güvenliği konusunda AB ile birlikte çalışmayı dayatıyor. Bunun yanı sıra Türkiye üzeriden gelen sığınmacıların geri gönderilmesi de gündemde. Türkiye’nin sığınmacılara çalışma izni vermesi konusunda ise taraflar arasında pazarlıklar sürüyor.

AB’nin bu isteklerine karşılık Türkiye yönetimi de AB ile müzakerelerin hızlandırılması, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının vizesiz şekilde AB’ye gitmesinin kolaylaştırılması ve güvenli ülke ilan edilmesi talep ediliyor. Bu taleplerin önemli bir kısmına AB yetkilileri olumlu yanıt veriyor. Yeter ki gelen sığınmacılar engellensin!

Pazarlıklar ve sonuçlar konusunda, eğer iptal edilmezse 29 Kasım’da Brüksel’de yapılacak zirvede önemli kararların alınması bekleniyor. Böylece, Türkiye AB’den aldıkları bazı tavizler karşılığında Avrupa’nın sınır bekçililiği görevini üstlenmiş olacak. Ancak, taraflar arasında pazarlıklar, yaptırımlar, karşılıklı şantajlar hiç bitmeyecek. Dünyanın değişik ülkelerinde açlık, sefalet ve en önemlisi de savaşlar sürdüğü sürece de, Türkiye üzerinden Avrupa’ya doğru “umuda yolculuk” hiç bitmeyecek.

KİMİN YARARINA?

Bekçilik görevi, her ne kadar pahalıya mal olsa da, AB’nin, asıl olarak da Almanya’nın yararına görünüyor. Zira, Almanya uzun zamandan beri sadece kendi işine yarayan ‘kalifiye sığınmacıların’ dışında sığınmacı almaya niyetli değil. Muhtemel bir anlaşmanın öncelikle sığınmacıların sonra da Türkiye’nin aleyhine olacağı açıktır. Türkiye’nin ilk etapta AB’den bazı tavizler koparmasına rağmen uzun vadede büyük sorunlara yol açacak gelişmeler medyana gelecek. Yasal ve ekonomik açıdan sığınmacıları tutabilecek durumda olmayan Türkiye’de gelecekte özel olarak sığınmacılara yönelik baskılarını artırması söz konusu olacak. Bununla birlikte Türkiye’nin güvenli ülke ilan edilmesi kendi başına sorunlu bir durum. Bu, bir taraftan Türkiye üzerinden gelen sığınmacıların AB tarafından sınır dışı edilmesinin önünü açarken, diğer taraftan AKP/devlete muhalif olan Türkiye kökenlilerin de AB tarafından sınır dışı edilmesine imkan sağlıyor. Bu nedenle güvenli olmayan bir ülkede yüz binlerce sığınmacının kamplarda tutulmasının büyük sorunlara yol açacağı bilinmesine rağmen, AB’nin salt maddi destek sağlayarak, ortay çıkmasında payları olduğu bu trajediden kurtulmak istemesi tam anlamıyla ikiyüzlülüktür.

 

YÜCEL ÖZDEMİR


AB sınırları Türkiye’ye kaydırılmamalı

Andrej Hunko*

Avrupa Birliği (AB) verdiği 3 milyar Euro ile dış sınırlarını Türkiye’ye kadar kaydırıyor. Türkiye ile yapılması planlanan zirvede aynı zamanda sınır dışı edilen sığınmacıların geri alınması da pazarlık konusu yapılacak. Ayrıca sınırların ortak korunması da ajandada yer alıyor. Erdoğan rejimi, AB’nin kapı bekçisi yapılıyor.

İki yıl önce Türkiye ile AB arasında geri kabul anlaşması imzalandı. İlk etapta bu Türk vatandaşları için geçerli olacak. 1 Ekim 2017’den itibaren ise üçüncü ülke vatandaşları için geçerli olacak. Şimdi AB, sınır dışı edilecek üçüncü ülke vatandaşlarının Türkiye’ye gönderilmesi konusunda pazarlıklar yapılacak. Federal Hükümet tarafından hazırlanan protokolde bu yer alıyor. Federal polis şu anda bu konuda denemeler yapıyor ve Frontex misyonu çerçevesinde bölgedeki sınır koruma görevinde bulunuyor.

Elbette Türkiye de bu pazarlıklardan kazançlı çıkmak için çalışıyor. AB’nin isteklerine karşılık AB ile müzakereler konusunda yeni başlıkların açılmasını ve Türkiye’nin “güvenli ülke” ilan edilmesini istiyor.

Ne var ki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkeyi iç savaşın kenarına getirmiş bulunuyor. IŞİD’in yaptıklarına sessiz kalan hükümet buna karşılık Kürt direnişini bombalıyor. Bu koşullar altında AB’nin Türkiye ile yeni görüşmelerde bulunması Türk ve Kürt muhalefetine verilmiş kötü bir sinyal oldur.

AB ile müzakereler, verilen sözlerin tutulması için “görüşme kanalları” olarak kullanılmalı. Bunların arasında Türk sahil güvenliğinin kapasitesi, bilgi alışverişi ve karşılıklı olarak bağlantı kuracak memurların gönderilmesini içermeli. Frontex bünyesinde Yunanistan, Bulgaristan ve Türkiye sınır kontrollerini daha iyi yapabilir. Federal Hükümet zaten Frontex bünyesinde görev yapıyor ve şimdi ek olarak 100 Alman polisi Yunanistan-Türkiye sınırına gönderildi.

Türkiye ile AB şimdi ortak bir konferansta alınacak ek önlemleri görüşecek. Federal Hükümet’in sığınmacılar için kullanılmak üzere 534 milyon Euro’yu Türkiye’ye vermesi önemli. Ancak korkum bu paranın sığınmacılar için kullanılmasından çok sınır kontrolleri için kullanılması ve güvenlik birimlerinin bundan kazançlı çıkması.

Bütün bunlardan ötürü, Federal Hükümet’in Türkiye ile olan polisiye ve askeri işbirliğine son vermesidir. Sığınmacı krizinin çözüm koşulu Suriye ve Türkiye’de barışı tesis etmektir. Bu da ancak Türk hükümetinin, Kürt sorununda barışçıl şekilde demokratikleşme sürecine devam etmesinden geçiyor.

Sol Parti Federal Parlamento Milletvekili