Emperyalizm ve dinci terör; bir madalyonun iki yüzü!

Yusuf Karataş

Paris’ten iki gün önce Beyrut’ta yaşanan intihar saldırısını kaç kişi biliyor? Şam’da, Bağdat’ta, Yemen’de yaşanan intihar saldırıları haberlerine şöyle bir göz ucuyla bakıp geçiyoruz. Ankara’da yaşanan saldırı bile dünyada ciddi bir yankı uyandırmadı. Şimdi Paris’te IŞİD tarafından üstlenilen cihatçı terör saldırısından sonra Batılı devletler de tehlikenin öyle çok uzakta olmadığını hissetmeye başladı. Şimdi herkes bu terörü, nedenlerini ve nasıl mücadele edileceğini tartışıyor.
Öncelikle bu terör saldırılarının mağdurları; yaşamını yitirenler, yaralanalar her yerde masum insanlar. Paris’te cihat için 129 masum insanı katledenler, Suriye’de IŞİD’e karşı operasyonlara katılan Fransız Hükümetini cezalandırdıklarını söylüyorlar. Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, terörle ‘amansızca’ mücadele edeceklerini söylerken, bu politikanın mağdurları bir yandan müdahale sonrasında oluşacak yeni göçmen kafileleri ve öte yandan da olaylarla hiçbir ilgisi olmayan Avrupa’da yaşayan milyonlarca Müslüman göçmen olacak. Ve masum insanları mağdur eden bu iki ‘gericilik’; cihadist terör ve onu var eden emperyalist müdahale politikaları bir kısır döngü halinde birbirini üretip duracak…
Paris katliamından sonra “Fransa, Suriye’nin 5 yıldır yaşadığı terörü dün akşam yaşadı” diyen Esad haksız mıydı? Paris’teki terör, Fransa’nın da başını çeken ülkelerden biri olduğu Suriye’ye müdahale politikalarından bağımsız düşünülebilir mi? Ya da biraz daha gerilere gidersek Sovyetlere karşı ‘yeşil kuşak’tan Afganistan’daki el Kaide’ye kadar cihadist terörün en büyük destekçileri hep ABD ve Batılı emperyalistler olmadı mı? Yine Suriye’ye müdahaleden hemen önce ABD ve Fransa’nın başını çektiği NATO güçlerinin Libya’da Kaddafi’ye karşı destekledikleri güçler, bugün Derne’de IŞİD emirliği kuran güçler değil miydi? Son olarak dünyanın 90 ülkesinden Suriye’ye 80 bin cihatçı militanı Esad mı getirdi, yoksa ABD ve Fransa’nın desteklediği ve Türkiye’nin başını çektiği müdahale politikası mı?
Soruları uzatmaya gerek yok. Emperyalist güçlerin ve Bölgesel işbirlikçilerinin din, mezhep, milliyet üzerinden kışkırttıkları savaş ve çatışmalar Bölge’yi (Ortadoğu’yu) bir ‘terör’ coğrafyası haline getirmiştir. Ve görünürde “din”, “Allah” adına yürütülen savaş ve terörün arka planında Bölge’nin petrol ve doğalgazının paylaşımı ve bu enerji kaynaklarının geçiş yollarının denetimi mücadelesi yer almaktadır. Dolayısıyla bugün artçı sarsıntısı Paris’i vuran dinci terör dalgası, Bölge’deki emperyalist müdahale ve paylaşım mücadelesinin bir kefareti olarak karşımıza çıkıyor.
Bugün özellikle Rusya’nın Suriye’ye güçlü müdahalesi ve bir süreden beri en büyük destekçisi Türkiye’nin sınırlarını kapatmak zorunda kalması nedeniyle IŞİD’in Suriye’deki gücünün zayıflamaya başladığı görülüyor –ki burada Ankara’daki IŞİD saldırısını ‘kokteyl terör’ söylemiyle karartmaya çalışan Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin, Paris katliamından sonra “senin teröristin kötü, benim teröristim iyi olmaz” diyerek bütün dünyanın IŞİD’e karşı mücadele eden en önemli güç olarak gördüğü PYD’ye karşı mücadelelerine dayanak yaratma peşinde koşmalarını da es geçmemek gerekiyor. Suriye’de dayanaklarını kaybettikçe IŞİD’in Paris benzeri saldırılara daha fazla yöneleceğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Çünkü dediğimiz gibi, IŞİD benzeri dinci terör örgütleri ancak dinsel, mezhepsel gerilimin canlı tutulduğu koşullarda kendilerine yaşam alanı bulabilirler ve bu tür saldırıların söz konusu gerilimin yeniden üretilmesinde bugüne kadar ‘rasyonel’ sonuçlar doğurduğu da bir gerçek. Bu gerçeği görmek için tek bir soru sormak yeter: 2001 11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin Afganistan ve Irak müdahalesi el Kaide’yi bitirdi mi, yoksa bütün İslam coğrafyasında etkin bir terör örgütü haline mi getirdi?
O yüzden bugün cihadist terörün alternatifi emperyalist müdahaleler, emperyalistlerin daha ‘amansız’ savaşları değildir. Çünkü emperyalist müdahale ve cihadist terör, yıllardan beri bir madalyonun iki yüzü gibi bir birini üretip duruyorlar. Ve yine daha önce defalarca söylediğimiz gibi Bölge’nin mazlum halkları için çıkış yolu, birbirlerinin varlık nedeni haline gelen gericiliğin bu iki biçimine karşı mücadelen; yani emperyalist müdahaleye karşı Bölge halklarının kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesini ve dinci gericiliğe karşı bütün inançların-milliyetlerin bir arada barış içerisinde yaşayacakları laik-demokratik bir düzeni savunmaktan geçiyor.