G20’nin öne çıkanları

Ercüment AKDENİZ

Bütün gözler Antalya’ya çevrilmişken, G20 için Antalya’ya ayak basan ilk zat Suudi kral Salman Bin Abdülaziz oldu. Havalimanına lüks araç filosu ve bin kişilik ekibiyle inen kral en lüks otelleri kapatma unvanına da sahip oldu. Kimileri için bu şatafat oldukça kaba bir çıkarma olarak algılansa da G20 zirvesini bundan daha güzel temsil eden bir karikatür bulunamazdı.

Bir yanda zenginlik, yağma, sömürü ve şatafat; öte yanda açlık, yoksulluk, savaş ve göçler… G20 ruhu işte böyle birşey!

Suriye’de cihatçı terörizmi açık biçimde besleyen, silah desteğini eksik etmeyen ve 5. yılına giren iç savaşta, boyuna yangına odun yetiştiren Suudi Arabistan acaba kaç Suriyeli sığınmacıyı ülkesine kabul etti? Neredeyse hiç!

Ya Amerika? Çatışma bölgelerinden coğrafya olarak hayli uzakta olan ABD’nin tuzu fazlasıyla kuru. O, bu sıralar mülteci akınıyla “boğuşan” AB’ye uzaktan bakarak sırıtıyor ve bir diğer gözünü pasifiğe dikmiş bulunuyor. Rusya’nın Suriye’deki hamleleri karşısında elbette huzuru kaçmış da görünüyor. AB’ye gelince; o da sütten çıkmış ak kaşık değil. Çatışmalı ve “istikrarsız” bölgelerin yeniden paylaşımında geride kalmak kadar mülteciler de bir o kadar dert oldu AB için. Öyle ki son mülteci akınları siyasi sahada AB’nin etkisini fazlasıyla zora soktu. Bunun içindir ki AB şefleri ve Merkel, Antalya’ya cepte 3 milyon Euro’luk bir çekle geldi. Biraz para, biraz “güvenilir ülke Türkiye” yollu sırt sıvamalar Anadolu’yu mülteciler için bir açık cezaevi kampı haline getirmeye yetecek mi, göreceğiz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dile getirdiği “2.2 milyon Suriyeli Avrupa’ya yürürse ne olacak” sözleri de pazarlığın şiddeti konusunda belki bir fikir verebilir.

SURİYE, TERÖRİZM, MÜLTECİLER

21. yüzyılın ilk 15’inde dünyada meydana gelen savaş ve çatışmaların boyutu acaba nerelere ulaştı? Peki, yerküre üzerinde cereyan eden bu savaş ve çatışmalardan dolayı ne kadar insan yerinden yurdundan edildi? Bu iki soru, dünyanın emperyalistler eliyle getirildiği yeri görmek ve G20’nin gerçek mahiyetini anlamak bakımından kritik öneme sahip.

BM Yüksek Komiserliği verilerine göre dünyada 15 çatışma bölgesinden kaçan mülteci sayısı 65 milyona ulaştı! Yani dünya, mülteci rakamlarında 2. Dünya Savaşını çoktan aştı. Başka bir ifadeyle; bugün 3. Dünya Savaşı yaşanmadığı halde sadece 15 çatışma bölgesinde ortaya çıkan tahribat dehşet boyutlara erişti. Dünya 3. emperyalist savaşı ne zaman yaşar, bu elbette ayrı bir tartışma konusu; ama dünyanın bugün başka bir savaş konsepti içinde olduğu çok açık. Kanımca bunu en iyi ifade eden sözlerden biri Ahmet Davutoğlu’na ait. Nitekim Eylül ayında yapılan NATO Genelkurmay Başkanları toplantısında Başbakan Davutoğlu şöyle konuştu; “Bugün bloklar arası çatışmaların ötesinde ülke içi çatışmalar ön planda”
G20 bünyesinde Antalya’da gerçekleşen birçok alt toplantı emperyalizmin güncel kimi sorunlarını “çözmeye” çalışıyor. Fakat zirvede öne en çok şu üç başlık çıkıyor; “Suriye”, “terörizm” ve “mülteciler”. Peki neden?
Çünkü “Suriye” hem iç savaş ve bölünmede geldiği yer hem de uluslararası güçler eliyle beslenen “terörizmin” vardığı boyut bakımından bir prototip olarak ele alınıyor. Türkiye de meseleye ne yazık ki pek farklı bakmıyor. Blokların iç savaşlara dahil olduğu ya da moda ifadeyle “vekalet savaşları”nın gündeme oturduğu bu savaş konseptinde “Suriye” savaş tanrıları için aynı zamanda muhteşem bir laboratuvar! Ve elbette Suriye, emperyalistler arası çelişki ve karmaşanın gelip bağlandığı düğümlerden de birisi. Mültecilere gelince; yeni göç dalgalarıyla patlak veren “mülteci kabusu” emperyalist pazarlık masalarında, etkisi giderek daha fazla artan politik-pragmatik bir oyun kartına çoktan dönüştü bile.

G20’nin bugün Antalya’da gelip kilitlendiği bu üç meselede Türkiye nerede duruyor peki? “Yeni Osmanlı” hayallerine kapılarak dün bölgede kendi Türk-İslam hinterlandını oluşturmaya çalışan Türkiye’nin derin stratejisi çökeli epey bir zaman oldu, bu biliniyor. Dolayısıyla şimdiki G20; Türkiye’nin yeniden ABD ve NATO çizgisine bağlandığı bir sürecin ardından, pazarlık masasındaki anlaşmalar (ya da anlaşmazlıklara) göre, taç çizgisi dışından yeniden oyun sahasına çağrılmayı beklediği bir platform olmaktan öteye gitmiyor.
Hükümet partisinin son seçim zaferine, mülteci kozunu en etkin şekilde kullanma gayretine ve sıklıkla övündüğü sınır ötesi savaşma azmine bakınca; Türkiye’nin sözü edilen sahaya yeniden inmesi pekâlâ mümkün. Fakat bir farkla ki; bu kez bir oyun kurucu olarak değil oyun kurucuların gösterecekleri bir mevkide top koşturmak üzere…

Çevre ülkelerdeki istikrarsızlığı kendi istikrar kaynağı sayan bir dış politikanın Türkiye’yi ne hale soktuğu da ayrı bir tartışma konusu. Nitekim çevrede cereyan eden yangının giderek Türkiye’yi de içine almakta olduğu kaygısı günlerdir yazılıp çiziliyor. Silvan, Nusaybin ve diğer Kürt kentlerinde yaşanan çatışmalar ve sokağa çıkma yasakları nereye varacak? Rojova ve Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkan yeni denklemler, Cerablus’a olası bir askeri harekatta nasıl bir boyut kazanacak? Ve böylesi bir müdahale durumunda Türkiye kendi içinde acaba ne tür gerilim ve çatışmalara sürüklenecek? İşte bütün bu sorular, G20’de öne çıkarılan “Suriye” ve “terörizm” başlıklarını Türkiye açısından da bir bumerang vakasına çevirebilir cinsten.

L 20 REZALETİ

Emperyalizmin sorunlarını “sürdürülebilir” kılmak için toplanan zirvelerden elbette işçi ve emekçilerin menfaatine bir kırıntı bile düşmez, düşmeyecek. Böyle olduğu halde nasıl oluyor da işçi örgütleri olarak sendikalar, G20’nin alt birimlerinden biri olan L20 (Labour/Emek 20) zirvesine katılabiliyor?
İçerinde Türk-iş, Hak-iş ve DİSK’in de bulunduğu konfederasyonlar yazık ki L20’ye katılarak aynı zamanda G20’nin de payandası oluyorlar. Sermaye ajanı sendika uzmanlarınca hazırlandığı her halinden belli olan L20 raporları, G20’yi şaha kaldıracak önerilerle dolu! Öyle ki; zaten mülteci yığınlara sırtını dönmüş olan bu sendikalar G20’ye şöyle bir öneride bulunma gafletinde de bulunabiliyorlar; “sürdürülebilirlik ve kalkınma için mülteci emeğini sömürmekten geri durmayın!”

Son noktayı koyarken;

Türkiye’den G20’ye bakınca; umut -bir kez daha ve zor da olsa- işçi sınıfının, emekçilerin, barış ve demokrasi güçlerinin ve ezilen halkların birleşik mücadelesinde. Çünkü ufukta başka bir umut görünmüyor.