Kimi kandırıyorsun Beate?

Irkçı-faşist Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütünün (NSU), Almanya gibi bir ülkede 2000-2007 yılları arasında 8’i Türkiye kökenli olmak üzere 10 insanı aynı Çeska 83 silahıyla seri cinayetler şeklinde katletmesi, Köln’de iki yere bombalı saldırı düzenleyerek çok sayıda insanı öldürmeye teşebbüs etmesi, 4 Kasım 2011’e kadar ülkede rahatça hareket etmesi sıradan bir olay değildir.

İnsanları ulusal kökenlerine göre ayırarak katleden bu terör örgütü üyelerinin bunca istihbarat örgütüne rağmen hiçbir şey olmamış gibi ülkede yaşamaya devam etmesi, tatil yapması, normal bir hayat sürmesi geçiştirilemez.

Bu nedenle, Münih Eyalet Yüksek Mahkemesinde devam eden ve basın tarafından “yüzyılın davası” diye tanımlanan NSU davası, gerçekten de Almanya’nın bugünü ve yarını için büyük önem taşıyor. Çünkü, bu dava Almanya’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra izlenen “görmeyen sağ göz” politikasıyla  yüzleşme, yanlışlıklardan vazgeçme, göçmenlerin güvenini kazanma konusunda fırsatlar sunuyor.
Ama, bu fırsat bugüne kadar değerlendirilebilmiş değil. Gelişmelere bakıldığında değerlendirilecek gibi de görülmüyor.

Önceki gün davanın 249. duruşmasında, cinayetleri işledikleri ifade edilen ancak hayatta olmayan Uwe Böhnhardt ve Uwe Mundlos ile ilgili her şeyi bilen başsanık Beate Zschaepe, sözde konuştu.
Çok şeyin beklendiği başsanık konuşmadığı gibi, kendi ifadesini dahi okuma lütfunda bulunmadı. Zschaepe’nin yeni avukatı tarafından okunan 50 küsur sayfalık ifadesi, tam anlamıyla maskaralık. Müdahil avukatların da dediği gibi keşke susmaya devam etseydi, daha iyi olurdu. Zira ortada ne yeni bir bilgi ne de cinayetleri işleyenlerle istihbarat örgütleri arasındaki bağlantılara açıklık getirme var.

Tersine bunların üstünü örten; her şeyin, intihar ettikleri ileri sürülen Böhnhardt ve Mundlos tarafından planlandığı ve gerçekleştirildiğini içeren senaryonun parçası gibi görünüyor.

Kendisini de cinayetleri işleyenlerin ihtiyaçlarını karşılayan, onların dediklerini yapan, ancak işledikleri suçları onaylamayan “zavallı bir kadın” gibi gösteriyor.

Olayları başından beri takip etmeyenler Zschaepe’nin bu “zavallı kadın” görüntüsüne kanabilir. Ama gerçek hiç de öyle değil.

Ne kurban yakınları ne de gelişmeleri yakından izleyenler için bunların hiç bir inandırıcılığı bulunmuyor.
Söylenenler ve yapılanların amacı Zschaepe’nin alacağı cezayı hafifletmek, bir kaç yıl sonra da elini kolunu sallayarak aramızda dolaşmasına imkan sağlamak…

Yaz aylarından bu yana olup bitenler, ortada ciddi bir planın olduğunu ve bu planın Beate Zschaepe’yi de aşan bir “görünmez el” tarafından hayata geçirildiğini gösteriyor.

Önce, başından beri savunma görevi yapan üç avukat fiilen devreden çıkarıldı ve yeni avukatlar devreye konuldu. Bu yeni avukatları kim, nasıl ve neden devreye koydu? Cezaevindeki Zschaepe bunları nereden biliyordu, tanıyordu?

Sonra da üzerine atılan suçları hafifletmek için Zschaepe’nin ifade vereceği açıklandı. Ardından okunan ifadeye gelecek sorulara sadece yazılı yanıt verileceği ilan edildi.
Yani, göçmen esnafların katledilmesi konusundaki bütün bilgilere sahip, yaşayan tek kişi olarak Zschaepe’ye doğrudan soru sorma, söylediklerinden sorular çıkarıp yeniden sorular yöneltme imkanı olmayacak.
Eğer, mahkeme heyeti bu yöntemi kabul ederse, o zaman bu davada bütün inisiyatifin “görünmez el”e geçtiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Zira tek başına Zschaepe’nin bu stratejiyi planlaması mümkün değil.

NSU davasının müdahil avukatlarından Mustafa Kaplan, haklı olarak bütün bunları “Normal değil” diye tanımlıyor ve bugüne kadar böyle bir durumla karşılaşmadığını söylüyor. Alman ceza mahkemelerinde sanıklara asıl olarak sorular doğrudan yöneltiliyor ve yanıtlar da sanık tarafından doğrudan veriliyor.
Demek ki, okunan ifadeyi hazırlayan “görünmez el”, yöneltilecek sorulara da yanıt verecek “üst akıl” olacak. Ve bütün gayret, cinayetleri işleyenlerin arkasında aslında kimlerin olduğunu, istihbarat örgütlerinin rolünün ne olduğunun üstünü örtmek…

Ne var ki; NSU davası, istihbaratın rolünü içeren kilit soruları aydınlatmadan sanıklara en yüksek cezayı verse de toplum vicdanında, kurban aileler ve Türkiye kökenli göçmenler nezdinde hiç bir anlam ifade etmeyecektir.

 

YÜCEL ÖZDEMİR