Cihatçılar yenilince ‘biz’ de yenilmiş mi sayılacağız?

İçişleri Bakanı Efkan Ala, hesapları bir türlü denkleştiremeyen bir muhasebeci gibi, “yüzde 99’u bitti”, “yüzde 99,9’u bitti” diye diye çıktığı kamuoyunun karşısına, 11 Şubat Perşembe günü bir ‘müjde’ ile çıktı. İki aydır sokağa çıkma yasağı ve ağır silahların kullanıldığı bir taarruz uygulanan Cizre’nin üç mahallesindeki operasyonların sona erdiğini ilan ediyordu. Cizre köprüsüne ‘zafer bayrakları’nın asıldığı ve ‘teröristlerden temizlenmiş olmasına rağmen halkın çıkmasına izin verilmeyen’ sokaklarda binlerce ‘zafer mermisi’nin etrafa boca edildiği bir ‘kutlama’ vardı o esnada ilçede.

Ama işte tam da o ‘müjdeli’ anlarda, bayrak asan Türkçü ve İslamcı çerilerin bayram kutlamasını –kendileri farkında olmasa da– anlamsızlaştıran bir şey daha olmaktaydı. Bu ‘kutsal’ savaşın, cephenin en önündeki askerden mülki amirlere dek, ne denli bir ‘manevi çöküntü’ içinde sürdürüldüğüne dair bir ‘şey’…

Dişine kan değmiş kurtlar ve allah-u ekberciler, çatışmalarda ölmüş bir Kürt kadını çırılçıplak fotoğraflamış ve bu erkeksi ‘zaferi’ de, ötekiler gibi, internetten duyurmuşlardı. Ancak dişlerindeki kan tadının verdiği heyecanla ‘biraz ileri giden’ bu çerilerin, bir kadının cansız bedeni karşısında kazandıkları bu ‘zafer’in, haftalardır terennüm edilen ‘şefkat eli’ ile ilgisi olmadığı çok açıktı ve şimdi Cizre’de kutlanmakta olan ‘başarı’nın mahiyeti hakkında şüpheye yer bırakmayacak nitelikte bir delil sunuyordu. Bunun üzerine Şırnak Valiliği bir açıklama yayımlayarak fotoğrafın Cizre’de çekilmediğini –çok da kendinden emin sözlerle- duyurdu:

“Başarıya gölge düşürmek ve güvenlik güçlerini halkımızın nazarında itibarsızlaştırmak amacıyla kaynağı belli olmayan bazı fotoğraflar sosyal medyada servis edilerek karalama kampanyasına yönelik paylaşımlarda bulunulduğu tespit edildi. Sosyal medyada yayınlanan fotoğrafların Cizre ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.”

İşte olmakta olan buydu: Valilik açıklamasından birkaç saat sonra, oylarıyla seçildiği Cizre’yi çatışmalar sürdüğü müddetçe terk etmeyen HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız,  Valiliğin “Cizre ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır” diye kestirip attığı fotoğrafların Cizre’de çekilmiş olduğunu, şüpheye yer bırakmayacak şekilde gösterdi, sokak adına kadar verdi.

İleride kendi dinlerinden ve milletlerinden olanlar hangisinden daha çok utanacak? Cansız bir bedeni soyup görüntüleyen muzaffer birliklerden mi; bunu –şimdilik– bir övünç meselesi yapamadığı için örtbas etmeye çalışan devlet bürokrasisinden mi?

Bunu –şimdilik– bilemiyoruz…

***

1911’den (Trablusgarp Savaşı) 1922’ye (Mudanya Ateşkesi) dek savaşmış, bitkin ve perişan Türkiye, Lozan’dan sonra ‘yeni bir ülke’ olmaya gayret ederken, kısa bir süre, Kurtuluş Savaşı’nın moral gücünden esinlenerek bir ‘ayağa kalkan halk/ulus’ imgesinden yararlandı: Çöken imparatorluğun –öncekiler gibi– son dönem yöneticileri de yanlış ve sorumsuz kararları, ihanete varan davranışlarıyla ülkeyi felakete sürüklemiş; bir varlık-yokluk sınavıyla karşı karşıya kalan halk, önderinin gösterdiği yolda kaderini eline alarak geleceği uğruna savaşmış ve bu savaşı kazanmıştı… Ama bu tarihselleştirme gerçekten kısa sürecek, 30’ların neredeyse dünya ölçeğindeki militarist-popülist-milliyetçi bağlamında, bir ‘yenilmez Türk ordusu/askeri’ kültü ve bunun etrafında da ‘trajedileri dışsal etkenlere bağlayan’, statik bir yeni tarihselleştirme öne çıkacaktı. Bu arayışın belki de en tipik karikatürü, ülkenin başına gelen en büyük felaketi, I. Dünya Savaşı yenilgisini, dışsal bir etkene bağlayarak, tam bir bozgun olmaktan çıkarıp bir ‘talihsizliğe’, neredeyse ‘haksızlığa’ dönüştüren o çocuksu formüldü: “Almanlar yenilince biz de yenik sayıldık!” Büyük savaşın hemen hemen tüm cephelerinde bozguna uğrayan, her yerde büyük toprak kayıplarıyla geri çekilmek zorunda kalan ve en sonu ‘kayıtsız şartsız teslim’ olma anlaşması imzalamak zorunda kalan bir ülke için müsekkin.

Şu, “bizim ortak(lar) yenilince biz de yenik sayıldık” klişesi, bir başka klişeyle söylemek gerekirse, “milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulmakta olan o zamanlarda”, iki gerilimli toplum kesimini de kapsayabiliyordu üstelik: Öncesi bir yana, Tanzimat’tan beri açık bir mücadele halinde olan, eski Osmanlı düzeni artığı ve cumhuriyet döneminin ‘sakıncalısı’ dinci-muhafazakar rozetli taşra/kasaba sınıflarıyla, yeni düzenin laik-ilerici rozetli asker-bürokrat kesimleri ve onlarla birlikte gönenen yeni kapitalistler… Türk (ya da Osmanlı) ordusunun, ulus (ya da din/cihat) adına namağlup ilan edilmesi ve ancak bir başkasının yenilgisiyle yenik muamelesi yapılmış olarak işaretlenmesi, çift taraflı bir bıçak gibi, iki tarafa da avuntu yontuyordu.

KIZIL-YEŞİL ELMA MİHVERİ

Bugün benzer bir durum, kaderi artık geri dönülmez şekilde Suriye’nin 5 yıllık kanlı iç savaşına bağlanmış olan, ‘terörle mücadele cihadı’nda da yaşanıyor. Bir yandan neo-faşist, ultra-milliyetçi, ırkçı-buduncu söylem ve simgelerin, pagan inanıştan miras ‘kurdun’ dişine kan değmesiyle, “Türklerin övünüp Türk olmayanların itaat ettiği” hiyerarşi tarifleriyle boy gösterdiği; diğer yandan İslamcı, köktendinci söylem ve simgelerin “Esedullah” timleriyle, “Ya Allah bismillah Allah-u ekber“ nidalarıyla ayyuka çıktığı bir kızıl-yeşil elma mihveri… Yaralıların gizlendiği bodrumlara operasyon yapmak ya da can vermiş kadınları soymakla zafer kazanılacağını sanan bu mihver, kol kola, omuz omuza ‘cenk’ ederken; etkileri on yıllar boyu sürecek, bırakın başka dinleri ve halkları, kendi ‘dini ve milleti’ne karşı bile sorumsuz ve tahrip edici sonuçlar üretecek bir cerahati yayıyor.

HALEP’TE HAKİKATE TOSLAYAN YENİ OSMANLI

Ucunda kendi canlarının da sallandığı bu korkunç yıkım savaşı, biraz güneylerindeki Suriye’de yaşanan çatışmalardan bağımsız değil. Ve orada işler, kendilerine, neredeyse bir dokunulmazlık zırhı vadeden ‘siyasi irade’ için pek iyi gitmiyor. Müttefiklerinin Halep’teki kayıpları, onları da “bir savaşın kaybedilmesi” noktasına doğru sürüklüyor. “Çin Seddi’ne uzanan bir Turan” hayal ederken, kendi sığ göletinde eriyip yok olan ‘eski Osmanlı/ Türkiye’ gibi, “Şam’da bayram namazı” hayal ederken Halep’te hakikate toslayan bir ‘yeni Osmanlı/Türkiye’…

On yıllar önce “Biz yenilmedik Almanlar yenildi” denkleminin etrafında öbeklenmeyi ve toplumun bir kesimini de bu denkleme kazanmayı başarmışlardı. Böyle giderse bu hazin dönem için de “Cihatçılar yenilince ‘biz’ de yenilmiş sayıldık” gibi ‘kullanışlı’ bir denklem yaratmaları gerekecek… Ne dediklerini dinleyen kimse bulurlarsa, mazeretlerini izah ederler.

 Hakkı Özdal