Keup Caddesi’ndeki Kuaför

Irkçı terör örgütü NSU tarafından 2000-2007 yılları arasından işlenen seri cinayetler, yapılan bombalamalar bugüne kadar pek belgesele, tiyatroya konu oldu. Çok sayıda kitap yazıldı. Andreas Maus’un yönetmenliğini yaptığı “Kuaför aus der Keupstrasse” belgeseli Köln’deki bombalı saldırıdan sonra Özcan Kuaför’ün sahini Özcan Yıldırım ve kardeşi Hasan Yıldırım üzerinde polisin kurduğu baskıyı ifade tutanaklarına dayandırarak kurumsal ırkçılığı anlatıyor.

Irkçı terör örgütü NSU, Almanya gibi bir ülkede 2000-2007 yılları arasında 8’i Türkiye’den, biri Yunanistan’dan olmak üzere 9 göçmen esnafı ve bir Alman polis memurunu katletti. Aynı silahla iz bırakarak seri cinayetler halinde göçmen esnafların öldürülmesiyle yetinmeyen NSU’lu teröristler, iddianamede kabul edilmiş haliyle, kitlesel öldürme amacıyla Köln’de iki bombalı saldırı düzenlediler: Biri 19 Ocak 2000’de Probsteigasse’de, diğeri 9 Haziran 2004’te Türkiye kökenli esnafların yoğun bulunduğu ve “Küçük İstanbul” diye de bilinen Keup Caddesi’nde. Probsteigasse’de İranlı bir aileye ait dükkana Noel hediyesi şeklindeki bir paket içinde bırakılan bombanın patlaması üzerine, dükkan sahibinin kızı ağır yaralanmıştı.

Bombalı saldırıyla göçmen esnafları katletme planlarına yenisini eklemek istediği anlaşılan ırkçı teröristler, ilk saldırıda hedeflerine tam olarak varmayınca bu kez, 9 Haziran 2004’te, bir cuma günü öğleden sonra Keup Caddesi’nin en yoğun olduğu saatte ve en işlek noktalarından birinde, Özcan Kuaför’ün önünde bisikletin üzerine bağlanan kutunun içine yerleştirdikleri çivili bombayı patlattılar. Tam 702 çivinin etrafa saçıldığı tespit edildi!

FARKINDA OLMAYANLARIN GÖZÜNÜ AÇMAK

Andreas Maus’un yönetmenliğini yaptığı “Kuaför aus der Keupstrasse” (Keup Caddesi’ndeki Kuaför) bu patlamanın ardından kuaför sahipleri Yıldırım kardeşler ve diğer esnafların yaşadıklarını çarpıcı bir belgesel halinde beyazperdeye taşıyor. 22 kişinin yaralandığı bombalı saldırının ardından hafızalarımıza kazılan Keup Caddesi’nde bu kez görünenin arkasındaki gerçek yaşanmışlıklara tanıklık etmek için kameralar dolaşıyor.

NSU cinayetleri ve davasıyla yakından ilgilenenler için belki çok fazla yeni bilgi ve belge yok belgeselde.

25 Şubat’ta Köln’de yapılan ilk gösterimden sonra konuşan Maus, belgeselin amacını, “Gelişmelerin farkında olmayanların gözünü açmak” olarak ifade ediyor. Bu yönüyle bakıldığında belgesel hedefine ulaşmış denebilir.

Filmde asıl olarak iki nokta parmak basılıyor.

Birincisi: Çivili bombanın patlamasından sonra Keup Caddesi’nde bulunan en alttaki polisten başlayarak dönemin İçişleri Bakanı Otto Schily’e kadar uzanan güvenlik halkasında yer olan herkesin başından itibaren kurbanları suçlu göstermesi. Hal böyle olunca da gerek suçlular yedi yıl boyunca hiç araştırılmamış. Kurbanlar mağdur edilmiş, potansiyel suçlu görülmüş. Hem de, kurbanlar poliste verdikleri ifadelerde “yabancı düşmanlığı olabilir” dediği halde…

Belgeseldeki ikinci önemli önemli nokta: Cinayetler sonrasında kurban yakılarına reva görülen uygulamanın bir benzerine Keup Caddesi’ndeki çivili bomba mağdurlarının da maruz kaldığının ortaya konması.

Belgeselde “başrol”ü oynayan kurbanlar, yaşadıklarını bu kez çekinmeden, korkmadan anlatıyorlar. Olayın hemen sonrasından başlayarak uzun bir süre Özcan ve Hasan Yıldırım korku ve endişe nedeniyle konuşmamayı ya da çok az konuşmayı tercih etmişlerdi. Belgesel bir yanıyla içlerini dökmeye yaramış.

Özcan Yıldırım, “Belgeselde sadece yaşadıklarımızın yüzde 50’si var” dedikten sonra şöyle diyor: “Bu belgeseli çocuklarımızın geleceği için çektik. Her şey bilinsin, bir kez daha böyle bir olay olduğunda aynı şeyler yaşanmasın istedik. Belgeseli her izlediğimde için kan ağlıyor.”

Hakikaten de yaşadıkları kolay değil. Bombanın Naziler tarafından konulduğunun ortaya çıktığı güne kadar, yani 7 yıl boyunca, derin bir uyku uyumamış. Ailesinin huzuru bozulmuş, intihar etmeyi düşünmüş, dükkanı satmayı planlamış…

Bütün bunların sorumlusu elbette soruşturmayı yürüten polislerin tutumu. Kendilerine ve ailelerine suçlu muamelesi yapılmış. Kardeşler ve eşleri yedi saat boyunca çapraz sorguya çekilmiş, tehdit edilmiş. Bütün bunlar yetmemiş gibi bir de peşlerine gizli polis takılmış.

Belgeselde yer alan ifade tutanaklarındaki en önemli ayrıntılardan birisi, ifadeyi alan polisin, Özcan Yıldırım’a, kendisinden zorla haraç alanların ismini vermesi durumunda verdiği haracı vergiden düşürebileceğini teklif etmesi!

Bu komik teklife, filmi izleyenler gülerek yanıt veriyor.

KURUMSAL IRKÇILIKLA YÜZLEŞME

“Keup Caddesi’ndeki Kuaför” güvenlik birimlerinde göçmenlere karşı var olan kurumsal ırkçılığı tanıklarıyla, net ve yalın bir biçimde ortaya koyuyor. Asıl olarak bunu sorguluyor. Patlamadan hemen sonra olay yerine gelen polisin Özcan Yıldırım’a ilk sorusu “Sigortan var mıydı?” oluyor. Yani sigortadan para almak için kendisi bir patlama planlamış olabilir!

Her olay sonrasında göçmenlerin sorumlu görülmesi anlayışı sadece Keup Caddesi’nde değil, cinayetlerin olduğu diğer kentlerde de sözkonusuydu. Bu elbette tesadüf değil. Cinayetin işlendiği, bombaların patladığı her yerde polisin aynı yolu takip ederek kurbanları suçlu ilan etmesi, baskı yapması “kurumsal ırkçılık”tan da öteye bir durumdur.

Belgesel, diğer kentlerdeki olaylarla bağlantı kurmadığı için buna bir şey demiyor. Halbuki, Keup Caddesi çok parçalı puzelin bir parçası.

ÖZÜR MÜ?

Peki ya olaydan birinci derecede sorumlu güvenlik görevlileri şimdi ne diyor? Dönemin Köln Emniyet Müdürü Klaus Steffenhagen, belgeselde olayın o dönem uzman ekipler tarafından olması gerektiği gibi takip edildiğini söyleyerek, açıktan hatayı kabul edip özür dileme ihtiyacı duymuyor. Federal Parlamento NSU Araştırma Komisyonu’na ifade veren Köln Aşayış Dairesi (BKA) yöneticisi de yanlış yaptıklarını kabul etmiyor. “Benzer bir olay olduğunda yine aynı şekilde mi davranırsınız” sorusuna yanıtı, kendisinden emin bir şekilde “Bir daha böyle bir olay olmayacak” oluyor. Nereden biliyorsa?

Bugüne kadar NSU Davası’nda tanık olarak dinlenen 100’den fazla emniyet görevlisi de neden cinayetler ve bombalı saldırılar konusunda yanışlık yaptıklarını açıklayamadı. Gelen sorulara geçiştirme yanıtlar verildi. Hiç birisi dava sırasında kurban ailelerine dönüp bu yanlışlıktan dolayı özür dileme ihtiyacı bile duymadı.

Halbuki kurbanları ağır derecede mağdur eden bu güvenlik aygıtının temsilcilerinin hatasını ve suçunu kabul edip özür dilemesi gerekiyor. Çünkü olaylarla doğrudan ilgisi olmayan Başbakan Angela Merkel’in devlet adına özür dilemesi, politik olarak bir anlam taşıyabilir ancak kurumsal ırkçılıkla mücadele açısından fazla bir öneminin olmadığı NSU Davası’nda görülüyor. Belgeselin “başrol” oyuncuları olan Keup Caddesi patlamasının mağduru kuaför kardeşlerin, NSU Davası’na tanık olarak dahi davet edilmemesi de bunu gösteriyor.

Bu nedenle “Keup Caddesi’ndeki Kuaför” belgeselinin, bu kurumsal ırkçılığı bir bölümünü ekrana taşıması değerlidir.

YÜCEL ÖZDEMİR