Obama’nın Küba ziyaretinden geriye ne kaldı?

ABD Başkanı Obama’nın Küba’yı ziyaret etmesinin üzerinden bir hafta geçmesine rağmen yankıları devam ediyor. Ziyaretin bundan sonra Küba üzerine hangi etkilere yol açacağı en çok merak edilenler arasında. Devrimin lideri Fidel Castro’nun ziyaretten sonra kaleme aldığı yazı öncelikle kardeş Castro için uyarı mahiyetinde.

ABD Başkanı Barack Obama’nın 21-22 Mart’ta Küba”ya yaptığı 48 saatlik gezinin etkileri halen yoğun bir şekilde tartışılıyor.
Nasıl tartışılmasın ki… En son 1928’de 30. ABD Başkanı Calvin Coolidge Küba’yı resmi olarak ziyaret etmiş. Aradan 88 yıl geçtikten sonra Küba topraklarına ilk ayak basan ABD başkanı olan Obama askeri törenle ve kırmızı halıyla karşılanmıştı.
1959’da Fidel Castro, Ernesto Che Guevara, Raul Castro ve diğer yoldaşların öncülüğünde Karayiplerin bu yoksul ülkesinde gerçekleşen devrimle kovulan ABD, şimdi siyah bir devlet başkanın temsiliyetiyle yeniden adaya ayak basıyordu.
Obama’nın ziyareti doğal olarak dünyanın pek çok ülkesinde geniş yankı yarattı. Küba devrimine kadar ABD tarafından tam anlamıyla bir sömürge gibi kullanılan Küba’nın bu onurlu başkaldırısı, bütün baskılara, tehditlere, ambargolara rağmen bugüne kadar sürüp geldi. ABD rejimi, başkanlar değişse de Küba’da rejimi devirme, karşı devrimi örgütlemek için sürekli büyük bir gayret içerisinde oldu. Bu tehditlere rağmen Küba çizgisini koruyarak, ayakta durmayı başardı. Yönetim biçimi tam anlamıyla sosyalist olmazsa da anti-emperyalistliği hep övünç ve direnç kaynağı oldu. Devrimin liderlerinden Che bu yüzden ABD emperyalizmine karşı mücadelenin sembolü oldu.

KÜBA’NIN PERESTROYKA DÖNEMİ Mİ?
Ancak, son bir kaç yıldır eskiden tabu olarak kabul edilen kapitalist düzenin pek çok uygulaması adım adım hayata geçirildi. Özel orta ölçekli işletmelerin açılmasından tutun da yabancı turizmcilerin yatırımlarına kadar değişik uygulamaların altına imza atıldı.
Şimdi de bir yarım yüzyıldır “düşman” gördüğü bu nedenle hedefe koyduğu ABD ile ilişkilerde bir yumuşama dönemi yaşıyor.
Obama’nın ziyareti, son bir kaç yıldır alttan alta yumuşatılan ilişkilerin “normalleşmesi” açısından bir doruğu ifade ediyor. Obama, ambargonun kaldırılması için çaba harcayacağının sözünü verdi.
Şimdi en çok merak edilen bu “normalleşmeden” kimin kârlı kimin zararlı çıkacağı.
ABD, nihai hedefi olan Küba’daki rejimi devirme politikasını olduğu gibi sürdürüyor. Her ne kadar Küba’ya verdiği destekle bilinen Junge Welt gazetesi kapağa Raul Castro ile Obama’nın resmini koyup üstüne de “Gerilla marşıyla karşılandı” yazsa da ABD’nin Küba’yı içeriden çökertme planı devam ediyor. Zaten Obama’nın Havana’daki konuşmasının ilk cümlesi Yo creo en el pueblo cubano (Küba halkına inanıyorum) oldu.
Başka bir sol gazete olan Neues Deutschland’dan Martin Ling, Obama’nın bu cümleyle Küba’da halkın demokratik bir şekilde rejimi değiştirmesini kast ettiğini yazıyor. Yani, şiddet, ambargo ve tehditle yıkılmayan Küba şimdi “tatlı dille” yıkılmak isteniyor.

ACI “ŞURUP” İÇİRME PLANI
Fidel Castro, ziyaretten sonra kaleme aldığı “Kardeş Obama” başlıklı yazıda bu “tatlı dili” “Şurup” diye tanımladı ve ekledi: “Bu Kübalılarda kalp krizine neden olabilir”.
Obama’nın Küba politikası bir bakıma, Soğuk Savaş yıllarında Almanya’nın Doğu Avrupa ülkelerine yönelik izlediği “yumuşak politika”ya benziyor. Eski bir sosyalist olan, sonra Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) başına geçen Başbakan Willy Brandt’ın 1970’li yıllarda temsil ettiği bu siyasetin asıl amacı diyalog yoluyla “sosyalist” ülkeleri devirmekti.
Hakkını vermek gerekiyor ki, bu politika, pek çok başka faktörlerin de etkisiyle başarılı oldu. Yıllarca izlenen gerilim politikası ülkeleri daha çok içe kapatırken, “Demir Perde”yi kağıttan kaplana çevirdi.
Bu nedenle, Obama’nın Küba ziyaretini “ABD’nin yanlış dış politikasında bir düzeltme” (Spiegel Online) olarak görmek yanılgıdır. Ya da Küba halkını ABD’nin bugüne kadar yanlış yaptığına inandırmaya çalışmaktır. Halbuki ABD emperyalizmi açısından ortada ne yanlış yapılmış bir dış politika ne de Obama’nın çark etmesi siz konusudur.
Tersine, Obama “yeni bir başlangıç” adına kendisini Domuzlar Körfezi çıkarmasından sonra doğan “bir göçmen çocuğu” diye sunup Küba halkına “ben de sizdenim” yakınlaşması içine girerek “gönülleri kazanmaya” özen göstermiştir.
Bu nedenle, Küba’nın, kardeş Raul Castro’nun ABD ile ilişkilerde tarihe bakıp ders çıkarması gereken pek çok nokta bulunuyor. Bu ders aslında Fidel Castro’nun “Kardeş Obama” başlıklı yazısındaki şu cümlelerde saklı: “Yaklaşık 60 yıldır süren acımasız abluka, paralı askerlerin saldırıları ve çok sayıda şiddet eyleminden sonra; eğitim, bilim ve kültür alanındaki gelişmelere imza atan bu asil halkın teslim olacağı hayaline kimse kapılmasın. İmparatorluğun bize hediye vermesine ihtiyacımız yok. Çabalarımız yasal ve barışçıl olmaya devam edecek, çünkü bu gezegende yaşayan tüm insanlığın barışına ve kardeşliğine bağlıyız.” (imc.com.tr)
Fidel Castro’nun ömrü aynı zamanda Küba’nın ABD’ye boyun eğmeme, diz çökmeme tarihidir.
Ne var ki kardeş Castro’nun ortak basın toplantısından sonra Obama’nın sol kolunu tutup havaya kaldırması şaşırtıcı oldu. Muhafazakar Frankfurter Allgemeine Zeitung Castro’nun Obama’nın kolunu havaya kaldırmasını “Ringde maçında kazananın kolunu havaya kaldırmasına” benzetiyordu.
Başka bir deyişle ziyaretin kazananı Obama görünüyor. Hem de başkanlık süresinin bitimine aylar kala… Böylece Nobel Barış Ödülü’nden sonra bir de Küba’yı 88 yıl sonra ziyaret eden ABD başkanı sıfatını kazandı. Küba yönetimi ve halkına ise girilen yolun doğru olup olmadığı tartışması kaldı.