Avrupa’da sağ popülizm, ırkçılık ve mücadele

HAZIRLAYAN: YÜCEL ÖZDEMİR

Son bir kaç yıldır Avrupa başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde ortaya çıkan ve “sağ popülist” olarak adlandırılan, çoğu açıktan ırkçı-faşist olan parti ve akımlar giderek kalıcı hale gelme özelliği taşıyor. 11 Eylül 2001’deki terör saldırılarından bu yana burjuva partileri ve medyası tarafından “İslam”, “göçmenler” ve “terör” üzerinden korku ve endişeler körüklenerek bir taraftan demokratik haklarda önemli kısıtlamalar yapılırken, diğer taraftan da sağ-milliyetçi kesimlerin daha geniş kesimlerle buluşmasına fırsat doğdu. Başka bir değişle, İslam adına işlenen terör saldırılarının yarattığı korkuya ekonomik krizin yarattığı güvensizlik ve endişe eklenince pek çok ülkede temel hak ve özgürlükleri kısıtlamayı planlayan burjuva devletlerini daha da gericileşti.

Devletleri yöneten düzen partileri ve basın tarafından hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına gerekçe gösterilen argümanlar kısa bir süre sonra daha sağdaki ırkçı-faşist kesimler tarafından da açıktan kullanılarak, genel olarak göçmenler özel olarak da Müslümanlar toplumsal sorunların sorumlusu ilan edilerek hedef gösterildi. Bunun üzerinden güç toplamaya başlayan bu akımlar, gelinen aşamada daha önce kullandıkları temaların yanına bir de mültecileri/sığınmacıları kuvvetli şekilde koymuş bulunuyorlar.

Suriye’den başlayarak dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanan savaşlar, çatışmalar ve yoksulluktan kaçarak Avrupa’ya doğru yola çıkan milyonlarca mültecinin yol boyunca yaşadığı trajedi yetmiyormuş gibi, bir de gittikleri ülkelerde ırkçı saldırılar maruz kalarak, faşist partilerce malzeme yapıldılar ve yapılmaya davam da edilecekler.

Özellikle Avrupa ülkelerinde sığınmacıların gerekçe gösterilerek estirilen propaganda bir taraftan burjuva partilerini daha sağa çekerken, diğer taraftan zaten sağda duran ırkçı-milliyetçi parti ve akımları olmadık şekilde güçlendirdi, şiddete yatkın hale getirdi. Bu durum pek çok ülkede en temel insan haklarından biri olarak kabul edilen sığınma hakkının önemli oranda kısıtlamasıyla sonuçlandı.

Bu nedenle, Avrupa’da sermaye basını ve partileri tarafından son bir kaç aydır sığınmacılar üzerinden sürdürülen kara propaganda, iç politikada daha fazla gericileşmeye yol açarken, dış politikada daha saldırgan ve militarist olmanın da önünü açtı.

İSLAM DÜŞMANLIĞINDAN SIĞINMACI DÜŞMANLIĞINA…

11 Eylül 2001”de New York’taki İkiz Kuleler’e yapılan terör saldırısından sonra, emperyalist devletler ve medyası tarafından sık sık kurulan İslam-terör bağlantısı ve alttan alta işlenen “medeniyetler çatışması” tezi, bir süre sonra ırkçı parti ve milliyetçi akımlar tarafından kullanılan önemli bir malzeme haline geldi. Bu tarihe kadar Avrupa’da daha çok “misafir işçileri”, “yabancıları”, “kriminal olayları” ve “sığınmacıları” kullanarak güç toplamaya çalışan ırkçı hareketler, İslam karşıtlığı temelinde burjuva partileri ve medyası tarafından oluşturulan havayı fırsata çevirerek, ırkçı propagandayı “İslam karşıtlığı” üzerine oturttular. Her ülkede farlılıklar içermekle birlikte milliyetçilerin, ırkçıların birleştiği asıl konu “İslam” ve “terör” üzerinden Müslüman inancından göçmenlere karşı propaganda yapmak oldu. Bu temelde özellikle Avrupa ülkelerinde yapılan camilere karşı pek çok eylem gerçekleştirildi.

Çoğunluk toplumu arasında korkuları körüklenerek, ekonomik-sosyal sorunların sorumlusunun göçmenler olduğu propagandası değişik aşamalardan geçirilerek işlenirken, radikal dinci terör örgütleri tarafından işlenen cinayetler de süreci hızlandırdı.

İslam düşmanlığı temelinde sürdürülen propagandalar İstanbul saldırıları (15 ve 20 Kasım 2003), Theo van Gogh cinayeti (2 Kasım 2004, Amsterdam), Madrid (11 Mart 2004) ve Londra saldırıları (7 Temmuz 2005), Charlie Hebdo (7 Ocak 2015, Paris), Ankara Katliamı (10 Ekim 2015), Paris Katliamı (13 Kasım 2015) etkisiyle önemli bir aşamaya ulaştı.

Radikal dinci teröristlerin “en güvenli” ülkelerin başkentlerinde işlenen cinayetler, Avrupa hakları arasında korku ve güvensizliği daha da büyütürken, bu korkuyu kullanan sağcı akımlar zamanla güç toplamaya başladılar.

Gelinen aşamada, Avrupa ve ABD’de “muhafazakar” ve “sosyal demokrat” partileri öncesine göre aşırı daha sağ çizgiye kaymış ve bu partilerin yanına yeni sağcı-milliyetçi partiler oluşturmuştur. Bu konuda tek tek ülkelerdeki duruma bakarak, nasıl bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu anlama bakımından önemli.

AVRUPA’DA KARANLIK TABLO

ALMANYA: Geçmişte Hitler faşizminin iktidara geldiği, bu nedenle dünyanın her yerinde ırkçı-faşist hareketlerin “ilham kaynağı” olan Almanya’da, faşist hareketler İkinci Dünya Savaşı’ndan bugüne kadar genellikle marjinal gruplar halinde varlığını sürdürdü. Klasik Neonazi gruplar kimi zaman eyaletler düzeyinde yükselişe geçse de bu sürekli, kalıcı olamadı. Uzun bir süre İslam düşmanlığını faaliyetlerinin merkezine koyan ve isimlerinin başına “pro” koyan çeşitli yerel örgütler kuruldu. Ancak ülke genelinde birleşmeleri, güç oluşturmaları pek mümkün olmadı. Denilebilir ki; uzun yıllardır ülkede ekonomik-sosyal sorunlar, göçmenler ve İslam üzerinden sürdürülen ırkçı propaganda, gelinen aşamada Almanya için Alternatif (AfD) partisinde toplanmış görünüyor. 2013’den bu yana yükseliş içinde olan bu “yeni sağ” parti, 2015’in yaz aylarından itibaren sığınmacılar üzerinden sürdürülen tartışmaların etkisiyle oylarını arttırmış..

Resmi kayıtlara göre 6 Şubat 2013’te kurulan AfD, asıl olarak “Euro krizi” olarak bilinen Güney Avrupa ülkelerinin içine düştüğü borç krizi ve buna bağlı geniş kesimler içinde başlayan gelecek korkusu ve endişesine bağlı yaşanan siyasi gelişmeler sırasında Alman sermayesinin çıkarlarını radikal şekilde savunma adına ortaya çıkmıştı. Partinin en tanınmış destekçilerinden birisi olan Alman İşverenler Birliği (BDI) eski başkanı Olaf Henkel, 2013’te AfD’den Avrupa Parlamentosu milletvekili seçilmişti.
Euro karşıtlığından çok, Euro’nun Kuzey-Güney olarak ikiye bölünmesini savunan AfD, ekonomik durumu borç krizi içinde olan Güney Avrupa ülkeleri ile ekonomisi iyi olan Kuzey Avrupa ülkelerinin ayrı para birimi kullanması gerektiğini savunuyordu. AfD’nin kurucusu ve eski başkanı Prof. Dr. Bernd Lucke bu konudaki neoliberal görüşlerini bir grup akademisyenle birlikte 2005’deki genel seçimlerden önce, “Hamburg Çağrısı” (Hamburger Appell) adı altında ilan etmişti.

Bu nedenle AfD ilk olarak Euro karşıtı kampanyalarla dikkat çekmişti. Buna, Doğu Avrupa ülkelerinden insanların göç etmesi ve sığınmacılara karşı söylemlerini de ekleyince, zamanla mevcut Hıristiyan Demokrat (CDU/CSU) partilerin sağına yerleşen ve giderek kalıcılaşan bir parti oldu. Kurulduktan 8 ay sonra katıldığı genel seçimlerde yüzde 5 barajını az bir oyla kaçırarak, yüzde 4.7 oy aldı.
Federal Parlamento ve Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde elde ettiği başarılar Doğu Almanya’daki Saksonya, Thüringen, Brandenburg eyaletlerinde ve Hamburg’da sürdürdü.

CDU’nun sağında muhafazakar bir oluşumun taban bulmasının elbette sermayeyle bağlantılı olan önemli bir yanı bulunuyor. Ancak, parti Temmuz 2015’te iç tartışmalar nedeniyle ikiye bölündü. Partinin ilk kurucuları olan “daha ulusalcı burjuva” çizgideki akademisyenler ve Olaf Henkel, partinin “radikal milliyetçi” çizgiye çekilmesine karşı çıktılar. Essen’de yapılan kongrede bu kanat seçimleri kaybederken, partiden de ayrılmaya karar verdi. Ayrılmaya neden olarak da AfD’nin “Koyun postundaki NPD1” olduğunu gösterdiler. Gerçekten de, eski-yeni pek çok Neonazi, yeni örgütlenen AfD’nin içine girerek çalışmaya, birleşmeye başladı.

Bu nedenle AfD’den geriye kalan ve partinin yüzde 60’ını oluşturan “milliyetçi muhafazakarlar” zaman içinde söylemlerini de radikalleştirerek, açıktan ırkçı-faşist bir çizgiye geldiler. Yapılan anketlere göre, ülke genelindeki oy aranı 2015 sonu itibarıyla yüzde 12’ye kadar çıkmış bulunuyor. Bu demektir ki; 2017’deki genel seçimlerde parlamentoya girme şansı oldukça yüksek. Bu da Almanya’daki siyasi dengelerin yeniden düzenlenmesi anlamına geliyor.
Der Spiegel dergisinde yer alan “Sağdan Parlamento Dışı Muhalefet” başlıklı yazıda, son on yıldır Hıristiyan Demokratlar’ın muhafazakar seçmenlerin bir bölümünü kaybettiğine dikkat çekildikten sonra şöyle deniliyordu: “Almanya’da partiler yeniden biçimlendiriliyor. CDU 10 yıl önce kendisine bağlı olan muhafazakar seçmenler grubunun bir bölümünü kesin olarak kaybetti ve bunu da kabul etmiş durumda. Daha muhafazakar olan CSU ile de bunu telafi edemez. Avrupa ölçülerinde bakılırsa bu normalleşmedir: Birçok Avrupa ülkesinde muhafazakar partilerin sağında popülist gruplar oluştu. Almanya’da ise savaştan sonra bu hiç olmadı. Nazi döneminde yapılanları anımsayan kolektif hafıza buna yol açtı ve CDU da kendi sağındaki bir parti yaratmamayı değişmez politika haline getirdi. Bu elbette ‘devlet partisi’ olmaya uygun bir durumdu.”
2
Bu aynı zamanda Almanya’da da diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi muhafazakarların dışına yeni bir “sağ hareketin” oluşmasının zamanın geldiği ve bunun da normal karşılanması gerektiği anlamına geliyor. En önemlisi de bu görüşü azımsanmayacak kadar geniş bir kesim tarafından paylaşılıyor.

AfD’nin yükselişi ve giderek kalıcı hale gelmesi, aynı zamanda Euro, İslam ve göçmen karşıtlığı temelinde yeni bir sağ hareket için koşulların olgunlaştığı anlamına geliyordu. Buna rağmen bu partinin yükselişi “yeni sağ tehlike” olarak yorumlanmadı çoğunlukla. Hatta bu yükseliş kimi yorumcular tarafından “gecikme” olarak da gösterildi. Gerekçe olarak da Avrupa’nın pek çok ülkesine uzun zamandan beri “muhafazakarların sağında “popülist” partilerin yükselişte olması gösterildi. Bu aynı zamanda sermaye basının azımsanmayacak bir bölümü tarafından AfD’nin yükselişinin “normal” görülmesi ve bununla yaşamaya devam edilmesi gerektiğini önerme anlamına geliyor.
Ne var ki, kendisine “Batının İslamlaştırılmasına karşı Avrupalı Yurtseverler” (PEGIDA) diyen hareketin Saksonya eyaletinin başkenti Dresden’de kitlesel eylemler yapmaya başlaması, ortada yeni bir hareketin olduğu tartışılmasını da beraberinde getirdi. Her ne kadar PEGIDA’nın başını çekenler doğrudan AfD yöneticileri olmazsa da, son seçimlerde bu partiye oy verdiklerini gizlemiyorlar. Keza, AfD içerisinde de bu hareketle bağlantı konusunda yoğun tartışmalar yaşandı. Eylemlere katılmak için Dresden’e giden AfD Brandenburg Başkanı Alexander Gauland, “Biz bu hareketin doğal müttefikiyiz” diyordu. Aradaki fikir birliği PEGIDA’yı AfD’nin sokaktaki yansıması haline getirdi. Zira Dresden Teknik Üniversitesi Anayasa ve Demokrasi Araştırmaları Merkezi (ZVD) tarafından yapılan araştırmaya göre, eylemlere katılanların yüzde 17’si AfD seçmeni olduğunu belirtiyordu.

AfD’nin toplumun içine pompalanan korku ve endişeleri kullanarak yaptığı propaganda, en çok Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU/CSU) partisinin oylarını etkilemiş görünüyor. Son genel seçimlerde (Eylül 2013) yüzde 41.5 oy alan CDU/CSU’nun oyu son anketlere göre yüzde 35 civarına düşmüş. Bu da AfD’nin asıl olarak CDU’dan oy aldığını gösteriyor. Bu durum parti içinde, oyların bu partiye kaptırılmaması adına daha sağ politikaların izlenmesi gerektiği yönündeki görüşlerin yüksek sesle ifade edilmesine yol açtı. Özellikle 2015 yılı içinde Almanya’ya gelen sığınmacı sayısının 1 milyona ulaşması geniş tartışmalara yol açtı. Merkel’e izlediği politikayı değiştirmesi için parti içinden yoğun baskı var. Siyasal iklimin sağa kaydığını gören Merkel ve koalisyon ortağı SPD, arka arkaya sığınmacılara yönelik hakların kısıtlanmasında önemli adımlar attı.

Savaştan kaçarak, büyük bir umutla Almanya’ya gelenler, geldiklerine bin pişman edildi. Öyle görünüyor ki bundan sonra da sığınmacılara yönelik sert politikalar devam edecek. Merkel ve partisinin izlediği politikanın arkasında durmayacağını fark eden AfD yöneticileri, söylemlerini sertleştirerek açıktan sığınmacıları hedef haline getirdiler. En son partinin başkanı ve yardımcısı Alman polisinin sınırlarda sığınmacılara ve çocuklara karşı silah kullanması gerektiğini söyledi.

İslam, radikal dinci terör, sığınmacılar ve ekonomik-sosyal sorunlar üzerinden oluşturulan korku ve endişe öyle görünüyor ki bundan sonra da körüklenmeye devam edecek. Bunun sonuçlarından birisi aralarında AfD üyelerinin de olduğu sağcı-faşist grupların sığınmacılara yönelik fiili saldırıları olurken, diğer yanını sistemin bütün partilerinin öncesine göre daha sağdan politikalar izlemesine yol açıyor.

Bu politikaların başında ise var olan pek çok temel insan hakkının rafa kaldırılması, AB’nin entegrasyon sürecinin yavaşlatılması ve sığınmacılara yönelik şiddet olaylarının artması geliyor. Bugüne kadar AB’nin entegrasyon sürecinden kârlı çıkan, bu nedenle “birleşik Avrupa” hayalini hep canlı tutmaya çalışan Alman burjuvazisinin gelişmeler konusunda nasıl bir tutum takınacağı önümüzdeki dönem daha belirgin şekilde ortaya çıkacak. Bugüne kadar Alman sermayesinin dünya üzerindeki çıkarlarını asıl olarak AB şemsiyesi altında koruma ve genişletmeyi hedefleyen Alman sermayesi, yükselen ırkçı-milliyetçi eğilime karşı izleyeceği tutum aynı zamanda AB’nin geleceğiyle de yakından ilgili olacaktır.

FRANSA: 2015’te iki büyük terör saldırının yaşandığı Fransa’da Front National (Ulusal Cephe – FN) uzun zamandır varlığını sürdürüyor. 1972 yılında kurulan ırkçı parti, gelinen aşamada, bölünmelere rağmen en güçlü dönemini yaşıyor. Kurulduktan sonra uzun bir süre pek varlık gösteremeyen NL, özellikle cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, 1988’den bu yana, 2007 seçimleri dışında, hep yüzde 14’ün üzerinde oy aldı. 2002’deki NF’in başkanı Jean Marie Le Pen, Sosyalist Parti’nin adayı Lionel Jospin’i de geçerek, yüzde 16 ile ikinci tura kalmıştı. Ulusal parlamento seçimlerinde de 1988-2012 arasında yüzde 10-15 arasında değişen oranlarda oy alan FN, en büyük sıçramayı 2014’teki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yaparak yüzde 24,8 oy aldı. Oranın bu kadar yüksek olmasında elbette seçimlere katılım oranın düşük olmasının payı var. Ancak bu yükselişin geçici olmadığı Paris saldırısından kısa bir süre sonra, 6 Aralık 2015’te yapılan bölgeler seçimlerinde görüldü. Seçimlerden yüzde 28 ile birinci çıkan NF, eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin başkanlığını yaptığı muhafazakar Cumhuriyetçiler yüzde 27 ile ikinci, Sosyalist Parti (SP) yüzd e 23 ile üçüncü oldu.

Seçimlerin ikinci turunda pek çok kent ve bölgede Cumhuriyetçiler ile SP işbirliği yaparak, NF’nin bir çok bölgede belediyeyi ele geçirmesini ancak önleyebildiler. Liberation gazetesi sonuçları “insanlardaki korku”nın etkili olduğunu yazarken, Le Monde gazetesi ise sonucu “Fransa için büyük tehlike”3 diye değerlendirdi.

Her ne kadar açıktan ırkçı-faşist görüşleri savunan NF önemli bir yükseliş gösterse de, ikinci sıradaki Cumhuriyetçiler de pek çok konuda NF’un söylediklerini başka bir şekilde formüle ederek gündeme getiriyorlar. Bu nedenle her iki parti arasındaki söylem farkı çok da büyük değil. NF’in yükselişi diğer burjuva partilerinin de daha fazla milliyetçi politikalar izlemesine yol açmış durumda. Özellikle, 13 Kasım 2015’te yapılan ve 130 kişinin hayatına mal olan terör saldırısından sonra ülkede pek çok demokratik hak rafa kaldırıldı, Olağanüstü Hal ilan edildi. Hükümetteki Sosyalist Parti, “teröre karşı birlik” adı altında milliyetçi söyleme bütün partiler destek verdi. SP, bulunduğu yerden bir adım sağa kayarak, şimdiden 2017’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sağ seçmenlerin oylarını almak için manevralar yapıyor.

Terör saldırılarının yarattığı korku, İslam, işsizlik, yoksulluk, göçmenler, sığınmacılar, AB karşıtlığı üzerinden yaptığı propagandayla yükselişe geçen NF’nin, aynı başarıyı önümüzdeki cumhurbaşkanlığı sağlayacağı dillendiriliyor. Eğer bu gerçekleşirse sadece Fransa için değil aynı zamanda Avrupa için büyük bir tehlikenin kapıda olduğu anlamına geliyor.

AVUSTURYA: Irkçı-faşist partilerin yükselişe geçerek, hükümet ortağı olduğu ülkelerin başında Avusturya geliyor. 2000 yılında Jörg Haider’in başkanlığını yaptığı Özgürlük Partisi (FPÖ) yüzde 26.9 oy alarak sadece Avrupa’da değil, bütün dünyada geniş yankı yaratmıştı. FPÖ, 15 yıl içinde bölünmesine rağmen oy oranını korumaya devam etti. Son anketlere göre halen yüzde 20’nin üzerinde oyu var. İslam ve göçmen düşmanlığı partinin başlıca politikası. Bir zamanlar yüzde 45-50 arasında oy alan muhafazakar Halk Partisi’nin (ÖVP) oy oranı 2013’teki son seçimlerde yüzde 24’e düşmüştü. Ancak, “sığınmacı krizi” ile birlikte bu partinin oy oranının arttığı tahmin ediliyor. Bu nedenle, ülkede sığınmacılar üzerinden sürdürülen propagandanın etkisiyle önemli ölçüde gericileştirildi. Sığınma hakkına sınırlandırmalar getirilirken, Sosyal demokrat SPÖ-muhafazakar Halk Partisi (ÖVP) koalisyon hükümeti 2019 yılına kadar 50 bin sığınmacıyı sınırdışı edeceğini duyurdu. Avusturya 2015’te toplam 8 bin 365 mülteciyi sınırdışı etti. Avusturya ayrıca önümüzdeki dönemde ülkesine dönmek isteyenleri 500 Euro’luk yardımla teşvik etmeyi planlıyor.

HOLLANDA: Geert Wilders’in liderliğini yaptığı Özgürlük Partisi (PVV), yıllardan beri Hollanda ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde İslam düşmanlığı temelinde ırkçılık yapıyor. Kuran karşı yaptığı provokasyonlarla tanınan Wilders’in partisi 2006’daki genel seçimlerde yüzde 5.9 alırken, daha sonra oy oranını yüzde 15.5’e çıkardı. Halen Hollanda’daki üçüncü büyük parti durumunda olan PVV, bir ara muhafazakarların öncülüğünde 2010-2012’de kurulan hükümeti de dışarıdan desteklemişti. Sığınmacılara karşı Hollanda sınırlarının kapatılmasını, İslam sembollerinin yasaklanmasını savunan PVV, 2015’ın sonunda yapılan anketlere göre ülkenin birinci partisi olmuş durumda. 2017’in mart ayında yapılacak genel seçimlerde PVV’nin oyunu artıracağına kesin gözüyle bakılıyor.

YUNANİSTAN: Faşist Altın Şafak Partisi Ocak 2015’te aldığı yüzde 6.2 oyla meclise 17 milletvekili gönderdi. Eylül 2015’te yapılan erken seçimlerde sandalye sayısını bir artırdı. Yöneticilerinin açıktan ırkçı olduğu bu parti, özellikle sığınmacılara ve azılıklara karşı yoğun propaganda yapıyor. Ayrıca ülkede Altın Şafak Partisi’nin dışında SYRIZA’nın koalisyon ortağı Bağımsız Yunanlar başta olmak üzere başka da ırkçı partiler bulunuyor.

İSVİÇRE: Avrupa’nın ortasında, AB ve NATO üyesi olmayan İsviçre’de uzun zamandan beri milyoner Christopf Blocher’in arkasında olduğu milliyetçi-muhafazakar İsviçre Halk Partisi (SVP) önemli bir güç. En son 18 Eylül 2015’te yapılan genel seçimlerde yüzde 29.4 alarak birinci parti olan SVP, özellikle Balkanlar üzerinden gelen sığınmacılarına karşı düşmanca bir propaganda yürüttü. Seçimlerden ikinci çıkan Sosyal Demokrat Parti’nin (SP) yüzde 18 oy alması, geleneksel sistem partileriyle SVP arasında oy farkı konusunda net bir fikir veriyor. Gelişmeler, SVP’nin kısa sürede güç kaybetmeyeceğini gösteriyor.

Sınırların yabancılara kapatılmasını, AB ile ilişkilere mesafe konulmasını savunan SVP, aynı zamanda son yıllarda İslam düşmanlığı üzerinden yoğun bir propaganda yürütüyor. Bu temelde pek çok referandum düzenlenmesini sağladı. Son sığınmacı kriziyle birlikte iltica hakkının sertleştirilmesine ön ayak oldu.

DANİMARKA: Daha önce liberal, burjuva demokrasisinin geliştiği ülkeler olarak gösterilen Kuzey Avrupa ülkelerinde de son yıllarda sağ-polülist partiler önemli oranda güç topladılar. Danimarka’da sağcı Halk Partisi’nin (DF) oyu 2009’da yüzde 14,8 iken, son seçimlerde oyunu yüzde 8.8 artırarak yüzde 21,1’e çıkardı ve ulusal mecliste ikinci büyük parti konumuna ulaştı. Bu nedenle ülkedeki politikaların belirlenmesinde önemli rolü bulunuyor. DF tarafından Müslümanlara, sığınmacılara ve AB’ye yönelik yönelik eleştiriler diğer partiler üzerinde de etki yaratmış durumda. 2015’in yaz aylarından itibaren sınırlar kontrolleri yapmaya başlayan Danimarka’da, DF sığınmacılara karşı insanlık düşmanı politikaların hayata geçirilmesinde önemli rolü bulunuyor. Bu kapsamda mültecilerin para ve ziynet eşyasına el konmasına izin veren yasa yürürlüğe girdi. Sosyal demokratlar ve liberaller de DF tarafından yapılan önerileri destekledi. Böylece sığınmacılar üzernden yapılan tartışmalar bütün sermaye partilerini birleştirmiş duruda.

İSVEÇ: Benzer bir durum İsveç’te de söz konusu. 1988’de ırkçı-faşist bir hareket olarak kurulan İsveç Demokratları (SD), uzun bir süre varlık göstermediler. Ancak, ilk olarak 2010’da yüzde 4 olan barajını yüzde 5.7 oyla aşarak meclise 20 milletvekili gönderdiler. Ülkenin kuzey bölgelerinde özellikle yoksullar arasında etkili olan bu ırkçı parti 2014’te yapılan genel seçimlerde oylarını iki katından fazla artırarak yüzde 12.9’a çıkardı ve meclise bu kez 49 milletvekili gönderdi. Benzer bir sonucu aynı yıl içinde yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de elde etti. “Sığınmacı krizi” ile birlikte ırkçı politikalarına hız veren SD’nin oy oranının son anketlerde yüzde 20 civarına ulaştığı tahmin ediliyor. Son beş yıl içinde oy bakımından önemli bir sıçrama yapan ırkçı hareketin yükselişi özellikle muhafazakar Moderata partisinin oy oranını aşağıya çekmiş. 2010’daki seçimlerde yüzde 30’un üzerinde oy alan parti son seçimlerde yüzde 23’e düştü. Benzer bir durum Sosyal Demokrat İşçi Partisi (SAP) için de geçerli. 1932-1998 yılları arasında hep yüzde 40’ın üzerinde oy alan, ülkeyi tek başına yöneten SAP, bu özelliğiyle İsveç’i adeta sosyal demokrasinin, “hoşgörü”nün, “sosyal adaletin” kalesi haline getirmişti. Ancak parti 1998’den sonra izlediği açık neoliberal politikalar sayesinde oy kaybetmeye başladı. Son iki seçimdir yüzde 30 civarında oy alıyor ve bir daha yüzde 40’ları bulması zor görünüyor.

Gelinen aşamada bir zamanlar demokrasi ve özgürlükler kalesi olarak gösterilen İsveç’te Müslümanlara ve sığınmacılara yönelik düşmanca politikalar izleniyor. Daha önce orta-sağ koalisyon hükümeti tarafından sığınmacılar ve göçmenlere yönelik sürdürülen politikalar şimdi iktidardaki SAP-Yeşiller koalisyonu tarafından sürdürülüyor. Bu da sağ-milliyetçi cephenin sürdürdüğü politikanın ülke genelinde etkili olduğu anlamına geliyor.

Sığınmacılara karşı sert politikalardan yana olan sözde sol hükümet 80 bin mültecinin sınırdışı edileceğini açıkladı. Geçtiğimiz yıl İsveç’e toplam 163 bin mültecinin geldiği ve bunların yüzde 45’inin başvurusunun reddedildiği bildiriliyor. İsveç de, Kasım 2015’te sınır kontrollerine başlamıştı.

DİĞER ÜLKELERDE DURUM

Sağ popülist, milliyetçi, faşist parti ve akımların yükselişi Finlandiya (Gerçek Finler), İtalya (Liga Nord), Belçika (Vlaams Belange). Bulgaristan (Attacke), Estonya (Muhafazakar Halk Partisi), İngiltere (Birleşk Krallık Bağımsızlık Partisi – UKIP), Letonya (Ulusal Birlik), Litvanya (Düzen ve Adatel Partisi-TT), Romanya (Büyük Romanya Partisi – PRM), Slovakya (Milliyetçi Parti) gibi Avrupa ülkelerinde de önceki döneme göre yükseliş içinde.

Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yüzbinlerce sığınmacının ulaşmasıyla birlikte bu gerici politikalar sadece ırkçı partileri değil, aynı zamanda yerleşik düzen partilerini de içine alarak genişledi. Slovakya’da hükümetteki sosyal demokratlar da açıktan Müslüman sığınmacı istemediklerini ilan ettiler ve ülkenin Hıristiyan kalmaya devam edeceğini propaganda ederek halk arasında korku ve endişeleri körüklediler.

Benzer bir durum Çek Cumhuriyeti’nde de ortaya çıktı. Parlamentoda grubu bulunan sağ-sol bütün partiler sığınmacı alımına karşı ortak tutum aldı. Bu bakımdan bazı ülkelerde gericilik hemen kendisini hükümetler düzeyinde hissettirdi.

Göçmenlerin yaşamadığı AB üyesi Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerinde aşırı-sağcı, anti-komünist hareketler çoktan batı tarafından Rusya’ya karşı destekleniyor. Bu ülkelerdeki gericilik, Batı Avrupa’ya göre çok daha sistemle bütünleşmiş durumda.

MACARİSTAN VE POLONYA’DA OTORİTER REJİMLER

MACARİSTAN: Avrupa’daki gelişmeler açısından Macaristan ve Polonya’da yaşananlar ayrı bir özellik taşıyor. Bir çok ülkede sağ popülist ve faşist akımlar iktidara gelmeye, hükümet kurmayı, güç toplamaya çalışırken, Polonya ve Macaristan’da bu görüşleri savunan partiler yönetimi elinde bulunduruyor ve ülkenin idaresini kendi ideolojisine göre düzenleyerek otoriter bir karakter kazandırdı.

Avrupa’da bu konuda Macaristan’ın başı çektiği biliniyor. “Komünizmle mücadele eden talebelerin” kurduğu Genç Demokratlar Birliği (Fidesz), bugün ülkenin en güçlü politik akımı haline gelmiş ve Macaristan’ı kendi dünya görüşüne göre yeniden dizayn ediyor. Irkçı-faşist Başbakan Viktor Orban ve partisi Fidesz tarafından hazırlanan yeni anayasa 2011’de mecliste kabul edildi. 1 Ocak 2012’de yürürlüğe giren, azınlık haklarını yok eden, düşünce ve basın özgürlüğünü sınırlayan yeni anayasa, aynı zamanda Hıristiyanlık değerlerini her şeyin üzerinde tutuyor. Din, öncesine göre biraz daha yaşamın merkezine çekildi. Fidesz’den daha faşist olan Jakob hareketi sürece destek verdi. Sosyal demokratlar ve liberaller sindirildi ve zayıflatıldı. “Hıristiyan-milliyetçi” değerlerin merkezinde olduğu gerici yeni anayasasının, ülkede yaşayan herkesi temsil etmediği; bu yönüyle meşru olmadığı açık.
Yeni anaya sağcı hükümetin ömrünü sadece uzatmıyor, aynı zamanda diktatörlüğün kurulmasına olanak sağlıyor. Bu nedenle muhalefetteki sosyal demokratların “kanla değil, sözle gelen diktatörlük” tanımlaması önemli.
Hatırlanacağı gibi, bu “kansız diktatörlüğün” geldiği sırada ülke aynı zamanda AB Dönem Başkanı idi. Keza; AB liderleri ve uluslararası kurum ve kuruluşlar tarafından “ultra-konservatif” olarak ilan edilen Fidesz, aynı zamanda Avrupa’daki muhafazakar partileri çatısı altında toplayan Avrupa Halk Partisi (EVP) üyesi. AB üyesi ülkelerin liderleri lafta da olsa, Macaristan’daki gerici anayasaya tepki göstermişlerdi. Hak ve özgürlüklerin tehdit altında olduğunu açıklamışlardı. Ama bir süre sonra onlar da “ultra-konsetvatif” yönetimle çalışmaya alıştılar. Macaristan’da “sosyalist rejimin vesayetinden” kurtulma adı altında başlatılan yeni anayasa tartışması gelip, faşistlerin iktidarını perçinlemesi, demokrat ve liberal basının susturulması, azınlıkların düşman ilan edilmesi, Hıristiyanlık değerlerini her şeyin üstünde tutmayla sonuçlanmış bulunuyor. Ve yeni anayasa yürürlüğe girdikten sonra Macaristan’daki demokratların, ilericilerin işi gerçekten zor görünüyor.

POLONYA: Soğuk Savaş yıllarında Doğu Bloku’nun batıdaki en büyük ülkesi olan Polonya’da uzun bir süredir muhafazakarlık, sağcılık ve iktidarın tek merkezde toplanmasına dair önemli gelişmeler ve tartışmalar yaşanıyor. Önce Anayasa Mahkemesi, sonra da Radyo Televizyon Kurumu “reform” adı altında iktidardaki milliyetçi Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) tarafından kontrol altına alındı. Genel başkanının eski Başbakan Jaroslav Kaczynski’nin yaptığı PiS, 25 Ekim’de yapılan seçimlerde sandıktan birinci parti çıkmıştı. Beate Szydlo’nun başbakan adaylığıyla seçimlere giren PiS aldığı yüzde 37.7 oy ile meclisteki 460 sandalyenin 234’ünü kazandı. 8 yıl boyunca iktidarda olan liberal “Yurttaşlar Platformu (PO) yüzde 23.6 oyla 137 milletvekili kazanırken, 5 partinin yer aldığı yeni mecliste hiç bir sol ve sosyal demokrat partinin olmaması dikkat çekici. Başka bir değişle yeni meclis, tamamen siyasi yelpazenin sağındaki partilerden oluştu.

Seçimler öncesinde vergilerin ve emeklilik yaşının düşürülmesini vadeden PiS, sosyal yardımı artıracağını ve sığınmacıları ülkeye almayacağını açıklamıştı. Özellikle sığınmacılar konusu yoğun işlenmişti. Yine, AB’nin merkezden dayatmalarına karşı bir söylem de öne çıkarılmıştı.

Aşırı milliyetçi Jaroslav Kaczynski’nin bütün çabası ülkedeki bütün denetimi elinde toplamak. Seçimlerden sonra kurulan yeni hükümet işe önce istihbarat örgütünün başkanını değiştirmekle başladı. Noel öncesinde ise Anayasa Mahkemesi’ne beş yeni yargıç atayarak, mahkemenin bağımsızlığına son verdi. Yılbaşı öncesinde çıkarılan Basın Yasası’yla kamu radyo televizyon kurumu “Ulusal Kültür Enstitüsü”ne dönüştürülerek, bağımsız bir kurum olmaktan çıkarıldı, doğrudan hükümete bağlandı.

Yasanın hükümet tarafından onaylanmasından sonra kamu radyo ve televizyonlarının pek çok yöneticisi istifa etti. Kamu televizyonu TVP’de yayınlanan dört programın müdürü görevinden istifa etti. Yeni düzenlemeyle radyo televizyon kurumunun yönetim ve denetleme kurulu Hazine Bakanı tarafından atanıyor.

Muhafazakarlık değerlerini öne çıkaran, Hıristiyan-Katolik değerleri merkeze koyan Kaczynski, ayrıca Leh milletçiliğini “modernleştireceğini” ileri sürerken, bu alanda gerici politikaları güçlendirmenin peşinde. Özellikle Almanya ile Rusya’nın siyasi ve ekonomik olarak yakınlaşabileceğini ve ülkesinin bundan çok fazla zarar göreceğini ileri sürüyor. Bu nedenle dış politikada İngiltere’ye yakınlık daha fazla dikkat çekiyor.

Mecliste elde ettiği salt çoğunlukla rakibi milliyetçi, liberal ve zaten zayıflayan sol partileri geriletmeyi hedefine koyan PiS, Macaristan’da faşist Viktor Orban ya da Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan’ın izlediği yolu takip ederek, her alanda kontrolü ele geçirdiği otoriter bir sistem kurmanın peşinde.

Yargı ve medyadan başlayarak önemli kurumların milliyetçi PiS tarafından denetlenmeye başlanması, Avrupa Birliği (AB) tarafından tepkilerle karşılandı. Pek çok AB temsilcisi, gelişmelerden endişe duyduğunu açıkladı. Ancak bu açıklamaların fazla bir sonuç getirmeyeceği tahmin ediliyor. Zira, benzer eleştiriler Macaristan’a da yapılmıştı. Ancak bir süre sonra ülkedeki totaliter sistem AB tarafından normal karşılanmaya başlandı.

ABD’DE DE RADİKAL-SAĞ YÜKSELİŞTE

Avrupa ülkelerinde İslam, göçmen, AB ve yerleşik partileri hedefe koyarak yükselişe geçen “sağ popülizm”in bir benzeri, bazı açılardan farklılıklar içermekle birlikte ABD’de yaşanıyor. Ancak, ABD’de bu “sağ popülizm”i yeni sağcı-milliyetçi partiler değil, Cumhuriyetçi Parti’nin içinden ve başkan adayları yapıyor. 2008’de ABD’den başlayarak dünyaya yayılan ekonomik krizin yarattığı işsizlik, yoksulluk ve gelecek korkusunu kullanan Cumhuriyetçiler içindeki Tea Party (Çay Partisi) kısa bir süre içinde adından tekrar söz ettirdi. 1773’te Boston’da Doğu Hindistan şirketine ait üç gemi dolusu çayın İngiltere’ye geri gönderilmesi için yapılan protesto gösterilerinin ardından başlayan ve tarihe “Boston Çay Partisi (Boston Tea Party)” olarak geçen bağımsızlık yanlısı hareket, 3 yıl sonra 1776’da İngiltere’den bağımsızlık ilanıyla sonuçlanmıştı.

2009’da ekonomik krize tepki olarak yapılan bir çok eylemin tarihsel arka planına yerleştirilen Çay Partisi, bir süre sonra açıktan göçmen karşıtı ırkçı bir söylemi öne çıkardı. Bir siyahın ABD başkanı olarak seçilmesine karşı söylemler de öne çıkaran hareketin temsilcileri açıktan “Ülkenin yabancılar tarafından işgal” edildiğini ileri sürdüler. Ancak halkının büyük bölümü onların düşüncelerini, korkularını ve nefretlerini paylaşmadı. Bu da onları daha da fanatikleştirdi.”4

ABD’nin en güçlü medya patronu olan Rupert Murdoch’a ait başta Fox News, New York Post olmak üzere hatta bazen Wall Street Journal, bu hareketin kitleselleşmesinde çok önemli bir rol oynadılar. Ve halen de Fox News yayınlarıyla bu hareketin etkisine büyük katkı sağlıyor.

Denilebilir ki, 2008 krizinin etkisiyle sosyal konumları sarsılan orta sınıflar, açıktan Barack Obama’nın şahsında izlenen politikalara tepki göstermiş ve bu çerçevede sağcı-muhafazakar kesimlerin güç toplamasına imkan sağlamıştır. Örneğin, Cumuriyetçi’lerin başkan adayı Donald Trump açıktan yabancılara, göçmenlere, sığınmacılara, siyahlara ve siyasi rakiplerine karşı düşmanca bir nefret söylemi kullandığı halde geniş bir destek almıştır. Paris saldırısından sonra ülkeye Müslümanların girişinin yasaklanmasını talep edecek kadar açıktan ırkçılaşan bir şahsiyet, ön seçimlerde azımsanmayacak bir kesimden oy alıyor ve başkan adaylığına koşar adımla ilerliyor.

Iowa eyaletindeki ön seçimlerde Trump’u az bir oyla geçerek geçerek birinci olan Ted Cruz da, Trump kadar sağcı. Irkçı, “ultra-konservatif” Çay Partisi’nin tam desteğini arkasına almış. Cruz da kampanyasının merkezine göçmenleri ve sığınmacıları koymuş. O da Trump gibi kürtaja, eşcinsel evliliğe karşı çıkıyor, 11 milyon kaçak göçmenin sınırdışı edilmesini ve Meksika sınırına duvar örülmesini istiyor. Yapılan kamuoyu yoklamalarına göre Cumhuriyetçilerin başkan adayının büyük bir olasılıkla radikal muhafazakar olması bekleniyor. Muhafazakar, daha liberal olan diğer adaylara hiç şans tanınmıyor. Bu da Cumhuriyetçilerin tabanın önemli ölçüde sağa kaydığını, muhafazakar Çay Partisi’nin söyleminin alabildiğince etkili olduğunu gösteriyor.

2008 krizinden bu yana ABD toplumu içinde egemen olan korku, endişe, terör saldırıları vb. faktörler Cumhuriyetçileri ve adaylarını önemli ölçüde başta İslam ülkelerinden gelen göçmenler olmak üzere, farklı kesimlere karşı düşmanlaştırmış, toplundaki gerilimi alabildiğince artırmıştır.

ABD’deki süreci değerlendiren Süddeutsche Zeitung yazarı Stefan Kornelius, ABD’deki toplumsal sorunların genel olarak toplumu uçlara doğru yönelttiğini belirttikten sonra şu değerlendirmeyi yapıyor: “2016 ihtisası olmayanlar ve anti-başkancılar için muhtemelen yeterli olmayacaktır. Bu yıl içinde adaylar Amerikan toplumu içerisinde büyük bir yarılmayı sağlayacaklar. Bu kez söz konusu olan sadece orta kesim ve muhafazakarlık ya da solculuk damgasını vurmayacak. 2016 iki radikal dünya görüşü arasında karar verilecek. Bu nedenle seçimler Amerikan demokrasisinin karakteri ve dünyadaki yerinin karakterini belirleyecek.”5

Kornelius, Demokratlar için Hillary Clinton’a karşı yarışan ve sol söylemleri öne çıkaran senatör Bernie Sanders’in söylemlerini de Trump ve Cruz ile aynı kefeye koyuyor ve onların da radikal olduğunu savunuyor.

Halbuki, Sanders daha ABD’deki demokratlara ulaşamayan kimi klasik sosyal demokratlar talepleri dillendiriyor. Kamu üniversitelerinde harçların kaldırılması, daha fazla sosyal yardım verilmesini, zenginlerden vergi alınmasını istiyor.

GELİŞMELERİN GÖSTERDİKLERİ

Atlantik’in iki yakasında yaşanan siyasal gelişmeler, dünyanın önemli bir eşikte olduğunu gösteriyor. Bunları şu şekilde sıralamak mümkün:

1- Kuzey yarım kürede “sağ popülist”, “ultra-nasyonalist” ya da ırkçı-faşist parti ve akımların büyümesinde, 2008’den itibaren kendisini açık olarak ortaya koyan ekonomik krizin sonuçları büyük bir rol oynuyor. Batılı kapitalist ülkelerde “krizle mücadele” adı altında devreye konulan “tasarruf paketleri” sadece emekçi sınıfların değil aynı zamanda ortak sınıflar ve gençlik arasında da gelir ve refah düzeyini düşürdü, gelecek korkusunu artırdı. Gelecek korku ve endişesi içine giren kitleler arasında sosyal konumunu, işini korumaya yönelik başlayan arayışlar sırasında en dikkat çekici “çözümler” sunanlar güç topladı. Tasarruf planlarını uygulayan parti ve akımlar ise çoğunlukta güç kaybetti. Denilebilir ki; 1929’dan bu yana en etkili ekonomik kriz olarak bilenen 2008 krizi, geniş kesimler arasında toplumsal huzursuzluğu ve arayışı önceki döneme göre önemli ölçüde artırmış ve son bir kaç yıldır ırkçı-faşist hareketler cephesinde yaşanan gelişmeler ekonomik-sosyal sorunlarla doğrudan bağlantılıdır.

2- Ekonomik sorunların yarattığı korku ve endişe ortamında ırkçı-faşist akımlar tarafından demagojik tarzda, savaş ve çatışmalardan kaçan sığınmacılar, radikal dinci terör ve bu ülkelerde yaşayan göçmenler yaşananların başlıca sorumlusu olarak gösterildi, gösterilmeye de devam ediliyor. Hıristiyan batı değerlerinin öne çıkarılarak, bu değerleri taşımayan bütün grupların hedef haline getirilmesi üzerinden güç toplayan söz konusu akımların güçlenmesinde elbette İslam adına yapılan radikal dinci terörün payı büyük. Özellikle terör saldırılarının yaşandığı Fransa gibi ülkelerde bu durum çoğunluk toplumundan emekçiler arakasında korku ve edişe yaratarak, bunun üzerinden güç toplama çok daha olanaklı hale gelmiştir. İşgücü alımı ya da zorunlu göçler nedeniyle, kuzey yarım kürede bulunan kapitalist ülkelerin nüfusu artık eski dönemlerdeki “tek uluslu” ya da “tek dinli” olmadığı için önyargılar ve düşmanlıklar, emekçiler arasında birlikte yaşam ve mücadeleyi daha da zorlaştırıyor.

En önemlisi de ırkçı-faşist hareketler göçmenlerin içinde bulunduğu sosyal sorunları suistimal ederek, çoğunluk toplumunda önyargıları körükleyip, bu kesimlerin çalışan çoğunluğun verdiği vergilerden yaşadığını propaganda ediyor. Bu da özellikle sosyal sıkıntılar, işsizlik içinde yaşayan kesimler arasında göçmenlere karşı düşmanlığın zemin bulmasını kolaylaştırmaktadır.

Gelinen aşamada, 11 Eylül 2001 saldırısından hemen sonra devreye konulan “medeniyetler çatışması” tezi sürekli işlenerek, bir taraftan farklı inançlar ve uluslardan emekçiler arasında bölünme derinleştirilirken, çoğunluk toplumundaki emekçiler arasında gericilik, şovenizm, milliyetçilik ve muhafazakarlık güçlendirilmiş.

Aynı dönemde terör ve korku üzerinden var olan pek çok demokratik hak ve özgürlük kısıtlanmış, geniş kitleler “terör mü özgürlük mü? cenderesi içerisine çekilerek iç ve dış politikada burjuvazi önemli mesafe katetmiştir.

3- Siyasal ve sosyal gelişmeler genel olarak emperyalist ülkelerde siyasi partilerin koordinatlarında sağa kayışı hızlandırmıştır. Bazı ülkelerde, var olan mevcut Hıristiyan-muhafazakar partiler daha sağa kayarken, bazı ülkelerde ise mevcut sağ-muhafazakar partilerin sağında daha sağcı, ırkç ve milliyetçi parti ve hareketler ortaya çıkmıştır. Bu durum aynı zamanda Hıristiyan-muhafazakar değerleri savunan klasik partilerin güç kaybına yol açmıştır. Irkçı-milliyetçi söylemin toplum içerisinde karşılık bulduğunu gören muhafazakar partilerin önemli bir bölümü bu kaybı, sağ-milliyetçi, ırkçı söyleme sarılmakla giderebileceklerinden hareket ediyor.

Aynı şekilde, klasik sosyal demokrat partilerin de artık birer sosyal demokrat olmadığı bu süreçte çok daha belirgin olarak görülüyor. Ekonomi politikaları açısından 2000’li yılların başından itibaren tam anlamıyla neoliberalizme sarılan bu partiler, demokratik hak ve özgürlükler bakımından da alabildiğince sağcılaşmış durumdalar. Almanya’da SPD, Fransa’da Sosyalist Parti’nin (SP), Avusturya’da SPÖ’nün izlediği politikalar bunun en somut ifadesi. Özellikle sığınmacılara karşı izlenen politikalarda sosyal demokratlarla Hıristiyan demokratlar arasındaki fark ortadan kalkmış durumda. Bu bakımdan kapitalist sistemin iki ana akımı arasındaki söylem farkı minimuma inmiş ve bu durum doğal olarak geniş kesimler arasında yeni arayışları hızlandırıyor.

4- Asıl olarak sağda; Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi ülkelerde de solda yeni partilerin güç toplaması aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD tarafından Batı Avrupa’da tesisi edilen “iki sütunlu partiler sistem”ini de önemli ölçüde sarsmıştır. Batı Avrupa’da da sistemin ABD’de olduğu gibi iktidarın muhafazakar Hıristiyan demokratlar (Cumhuriyetçiler) ve sosyal demokratlar (Demokratlar) arasında, tahterevalli misali paylaşılmasını öngören şablon değişmeyle karşı karşıya. Her ne kadar halen pek çok Avrupa ülkesinde bu partilerinden birisi hükümetin büyük ortağı olmaya devam etse de, bu partiler önemli ölçüde güç kaybetmiş durumdalar. 20. yüzyılın ikinci yarısında bu partilerin her birinin oy oranları neredeyse yüzde 50’ler civarında seyrederken, gelinen aşamada pek çok Batı Avrupa ülkesinde Hıristiyan demokratların ve sosyal demokratların tek başına iktidar olamıyor, çoğunlukla da birbirleriyle koalisyon ortaklığı kurmak zorunda kalıyorlar (Almanya, Hollanda, Avusturya…) Bu durum doğal olarak “merkez” olarak görülen bu burjuva partilerinin zamanla daha fazla güç kaybetmesinde, bunların sağında ya da solundaki partilerin güç toplamasına yol açacaktır. Kısa zamanda “iki sütunlu partiler sistem”ne dönüş zor görünüyor.

5 – Avrupa sermaye cephesinde, sağ-popülist, ırkçı hareketlerin güç toplaması adeta normal görülüyor ve bunların sistem içerisinde temsil edilmesi hedefleniyor. Bazı Avrupa ülkesinde aşırı sağcı partilerin koalisyon ortağı ya da hükümeti dışarıdan destekler pozisyonda olması, burjuvazinin bu hareketlerin güçlenmesinden rahatsız olmadığını açık olarak gösteriyor. Keza Macaristan ve Polonya’daki otoriter hükümetlerin kurulmasına gösterilen tepki bir süre sonra dinmiştir. Bu nedenle kısa zamanda, bu akımların marjinalleştirmesi mümkün görünmüyor. Aksine bu hareketlerin yaratmış olduğu gerilimli atmosferini kendi lehine kullanarak, ilericiler ve geniş emekçi kesimler üzerindeki baskı ve sömürü yoğunlaştırılıyor. Bu konuda asıl tayin edici olan ise ekonomik gelişmelerin hangi yönde ilerleyeceğidir. Muhtemel bir kriz ve durgunluk döneminde bu güçlerin emekçi sınıflar arasında dinsel ve ulusal temelde bölünmeleri derinleştirme ve sola karşı kullanılması kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle şimdiden bu hareketlere karşı güçlü bir mücadele aynı zamanda burjuvazinin gelecek planlarını boşa çıkarmak anlamına geliyor.

6- Avrupa burjuvazisi açısından bu sağcı-ırkçı hareketlerle ilgili en büyük sıkıntı Avrupa Birliği’nin geleceğiyle ilgidir. Avrupa devletlerinin aşamalı olarak birleşmesinden ziyade eski ulus-devlet sınırlarına geri çekilmeyi, Schengen Anlaşması’nın iptal edilip sınır kontrollerinin hayata geçirilmesini ve Euro yerine eski ulusal paraya dönülmesini savunan bu sağ-popülist hareketlerin gelişmesi aynı zamanda AB’nin entegrasyon süreci için atılan adımların yavaşlatılması ya da geriye çevrilmesi anlamına geliyor. Zira bu hareketlerin çoğu aynı zamanda AB tarafından dikte edilen şartlara ve herşeyin Brüksel’de karar altına alınmasına tepki gösteriyor, bunun üzerinden göç topluyor. Alman sermayesi, bu gelişmenin AB’nin geleceği açısından tehlike arz ettiğinin farkına varmış görünüyor. Der Spiegel dergisinde konuyla ilgili yer alan “Herşey baştan” başlıklı başyazıda şöyle deniliyor: “Şimdi önemli olan, en kötüsünü, yani AB’nin tamamen erozyonunu engellemek. Gerekli olan uluslararası hukuka bağlı anlaşmaların yeniden tarafsız şekilde temeline oturtmaktır. Kabul edilebilir şekilde, 28 ulus-devletin çıkarlarını aynı şekilde bağlantılandıran bir örgütlenmenin olmasıdır. Bunun için ortak değerlerin olması gerektiği biliniyor, ancak ilizyonlara gerek yok. AB’nin (5 maddesine eklenecek bir madde ile) yeni başlığında Alman başbakan, AB’nin Almanca konuşan romantik idealler oluşumu değil, Avrupa ülkeleri ve onların yaşam tarzlarını küresel dünyada biraz sağlam tutmayı amaçlayan uluslarüstü bir ekonomi proje olduğunu söylemekle başlayabilir. Burada Merkel bir kaç hatasını kabul edebilir: yıkıcı tasarruf politikası, kafa karıştırıcı sığınmacı politikası ya da küçük ülkelerin durumunu az hissetmesi gibi. Sadece bu dürüstlük, sağ-popülistlere karşı bir strateji yaratabilir. Sorunlara verilen yanıtların milliyetçi olduğu gösterilmeli. Yine AB’nin bir aşk hikayesi değil, kalıcı uyumlu bir evlilik olduğu eklenmeli. Ve bütün uluslara ülkesini harita üzerinde parmakla göstermesi istenebilir: her zaman olduğu gibi küçük bir nokta. Sormak gerekmiyor mu; küçük bir nokta mı yoksa gerekten AB geçmişte kalan bir konsept mi? Ya da buna rağmen ulus-devlet mi?.”6

Bütün bunlar, aşırı sağcı parti ve akımların Avrupa genelinde önemli bir siyasi güç olması durumunda AB’nin geleceğinin önemli bir tehdit altında olduğu anlamına geliyor. Buna İngiltere’nin AB’den çıkmak için gündeme getirdiği referandum da eklendiğinde, AB’nin birleştirici vizyonun hızla kaybolmayla karşı karşıya kalacağı anlamına geliyor.

AB karşıtlığının geniş kesimler içerisinde bu denli etkili olmasında elbette, AB’nin asıl olarak büyük emperyalist devletlerin çıkarlarını korumaya dayalı bir birlik olmasından kaynaklanıyor. Son Yunanistan, İspanya ve Portekiz krizlerinde de görüldüğü gibi, krizi fırsata çevirerek AB üzerinde baskın bir güç haline gelen Almanya’nın bütün planların arkasında olduğu görüldü. Dahası, AB adına kriz içindeki ülkelere dayatılan faturaların arkasında asıl olarak Almanya’nın olduğu çıplak şekilde görünüyordu. Bu nedenle, hızla AB’nin aslında Avrupa’daki emperyalist devletlerin dünyadaki çıkarlarını korumak için var olduğu anlaşılıyor. Bu durum doğal olarak süreçten dezavantajlı çıkan, ulusal egemenlik haklarını Brüksel’e devreden ülkelerde geniş bir tepkinin oluşmasına neden olmuş bulunuyor. Bu nedenle, AB ve AB’nin sembolü durumundaki kurum ve uygulamalara karşıtlığı, geniş kesimler arasında dikkat çekici bir tepki yükselmektedir.

Avrupa’da sol kesimler ise “nasyonal/ulusal” görünmeme adına AB’nin dayatmalarına karşı eleştirileri çoğunlukla alçak sesle yapmayı yeğliyorlar. Daha doğrusu AB’nin kendisinden çok uygulamalarına karşı çıkıyorlar. AB’nin farklı dillerden ve uluslardan insanları bir araya getiren çok uluslu bir birlik olduğundan hareket ediliyor ve bu birliğin bozulmaması adına AB’nin gerçek yapısı ve kimlere hizmet ettiği pek dile getirilmiyor. Hal böyle olunca geriye bir tek AB merkezi tarafından alınan kararlara itiraz etmek kalıyor. Ki çoğunlukla bu itirazlarda utangaçça yapılıyor. Dolayısıyla, finans-kapitalin çıkarlarına göre inşa edilmiş AB’ye karşı geniş emekçiler arasında oluşan tepkinin azımsanmayacak bir bölümü sağ kesimlerin hanesine yazılıyor. Bunda elbette genel olarak Avrupa’daki sol içinde AB konusunda çok farklı yaklaşımların olması, genel olarak işçi-emekçi hareketindeki zayıflığın da büyük etkisi bulunuyor.

7- Burjuvazi biriken toplumsal sorunların bastırılması, üstünün örtülmesi için farklı inanç ve ululardan emekçiler arasındaki düşmanlıkları körükleyerek politikalarını hayata geçiriyor. Tarih, egemen sınıfların egemenliklerini aynı kaderi paylaşan emekçi sınıflar arasında din-milliyet ayrımı üzerinden egemenliğini sürdürmeye çalıştığının örnekleriyle doludur. Bu nedenle farklı inanç ve ulustan işçi ve emekçilerin birliğini savunmak, ortak mücadele cephesinde buluşmalarını sağlamak büyük bir önem kazanıyor. Bölünme üzerinden yaratılmak istenen düşmanlık ve gericilik, ancak birlikte yaşam ve mücadeleyi güçlendirerek püskürtülebilir.

8-Ekonomik, siyasi ve askeri gelişmeler genel olarak dünyanın daha fazla savaş, çatışma, sömürü ve gerilim dönemine girdiğini gösteriyor. Bu gelişmeler her kıta, ülke ve bölgede bazı banklılıklar olmak üzere benzer sonuçlar yaratmaktadır. Avrupa’daki gelişmeler, ekonomik, siyasi gelişmelerin genel olarak gericileşme, şovenizm ve milliyetçilik yönündeki dalganın büyütülmeye çalışıldığını gösteriyor. Buna Türkiye’yi de eklemek mümkün. Pompalanan gericilik kimi ülkelerde kısa ve uzun vadede mevziler elde ederek, sarsıcı sonuçlara yol açmaya başladı.

Bütün bunlardan ötürü ırkçılık, milliyetçilik, şovenizm ve otoriter yönetim anlayışlarına karşı, emekçi sınıfların en geniş cephede biraraya gelerek harekete geçmesi, bu temelde geniş demokratik-antifaşist cephelerin kurulması büyük bir önem taşıyor. Koşullar, bu cephelerin hızlı bir şekilde güç toplayacağını gösteriyor. Bu nedenle, ekonomik, siyasi ve askeri gelişmelerin geniş kesimler üzerinde yarattığı etkiyi gözününde bulundurarak buna karşı yeni güç birliklerinin kurulması, büyütülmek istenen gericiliğin püskürtülmesi için büyük bir önem taşıyor.

1 Milliyetçi Demokrat Alman Partisi. NSDAP’nin devamı olarak 1964’te kuruldu. Anayasa Mahkemesi’ne kapatılması için dava açıldı.

2 www.spiegel.de/spiegel/print/d-130878590.html

3 http://www.zeit.de/politik/ausland/2015-12/frankreich-regionalwahlen-ergebnis

4 http://amerikabulteni.com/2013/10/19/cay-partisi-hareketi-nedir-nasil-dogdu-neyi-savunuyor/

5 www.sueddeutsche.de/politik/2.220/usa-die-macht-der-zornigen-1.2842745

6 Der Spiegel, 6/2006, Ullrich Fichtner