Yoksulluğun panzehiri servetin adil dağılımıdır

Yoksulluktan ne anlaşıldığı üzerine köklü bir tartışma sürdürmeye ihtiyaç olduğu görülüyor. Yoksulluk belirlenmesinde, Almanya’ya gelen mültecilerin sefaletini ölçü almak, toplumsal eşitsizlik konusunda verimli bir tartışma sürdürülmesini engellemek anlamına gelir.

Prof. Christoph Butterwegge

Bazı politikacılar, bilim insanları ve gazeteciler açısından yoksulluk, sadece insanların tümüyle sefalet içinde yaşadıkları veya bir hayvan gibi sokaklarda öldüğü ‚üçüncü dünya‘ ülkelerinde varlığını sürdürüyor. Bu çevreler, Almanya’da yoksulluktan söz edilmesinin imkansız olduğunu gösterecek şekilde bir tanım yapıyorlar. Böylece sadece ülkede tartışılıp duran mülteci sorununda ırkçılara ek mermiler sunuluyor. Yoksulluk, artık Hartz IV’le yaşanıp yaşanılmadığı ölçü alınarak değil, ‚üçüncü dünya‘ ülkelerindeki yoksulluktan kaçanlara göre belirleniyor.

Zengin bir ülkede gelir ve servetin dağılımındaki adaletsizlik arttıkça yoksulluğu çok kötü durumlara ve mülteci sefaletine indirgeme baskısı da artar. Ancak birilerinin deyimiyle mültecilerin gelmesiyle ‚ithal edilen sefalet‘, refah toplumunda yoksulluk sınırının belirlenmesinde ölçü alınamaz. Tam tersi, toplumsal ilerleme ne kadar üst düzeyde ise, yoksullukta esas alınacak ölçü de o kadar yüksek olmalıdır. Yüksek yaşam standardı, düşük gelirli insanların yüksek fiyatlarla donatılmış tüketim arenasında var olabilmesini sınuırlamakta, sosyal, kültürel ve politik yaşama eşit bir şekilde katılmasını engelleyerek onları toplum dışına atmaktadır.

‚Mültecilerle ithal edilen yoksulluk‘

Almanya’da yoksulluk uzun süredir sadece en fazla Noel öncesi kamuoyunu ilgilendiren tabu temaydı. Ne zaman ki Hartz IV sayesinde yoksulluk, toplumun orta tabakalarına kadar nüfuz etti ve kalıcılaşmaya başladı o zaman yoksul olma korkusuyla televizyon programlarında bol bol ele alınan moda bir konu haline geldi. İki yıl önce CSU, Romanyalı ve Bulgar göçmen işçileri ‚ Hile yapan dışarı atılır!‘ kampanyasıyla ‚toplumsal sistemimize‘ hukuk dışı olarak göç etmek ve ülkelerindeki yoksulluğu ‚ülkemize‘ taşımakla suçlamıştı. CDU, CSU ve SPD gibi partilerin oluşturduğu koalisyon programına göre, Doğu Avrupalı bu göçmenler gelmeden önce Almanya’da pratikte yoksulluk yoktu. Belli bir süredir medya ve politikacılar sadece şimdiki gibi tek konu olarak ele aldıkları mülteci kriziyle değil, başka biçimlerle de toplumsal kıskançlığı kışkırtıyorlar. Gazeteci ve politikacılar, mültecilerin problemleri ve yoksulluklarına çözüm aramak yerine, mülteci ve diğer göçmenlerin ‚başımıza‘ açtıkları problemlerle uğraşıyorlar. Aslında göç tartışması ‚mülteci akınının‘ sözde veya gerçekte yol açtığı bütçe yükü çerçevesinde sürdürüleceğine, doğru bir yön alsa, Almanya’da servetin ne denli adaletsiz dağılmış olduğunu gösterecek bir skandala yol açabilirdi.

Klasik ve modern yoksulluk tanımı

Çoğu insan Almanya’daki yoksulluğu mültecilerin ülkelerindeki sefaletle bağlantılı algılarken, bazıları böylesine zengin bir ülkedeki utandırıcı eşitsizliğin göstergesi olarak değerlendiriyorlar. Antikçağ’dan Ortaçağ’a kadar ‚klasik‘ yoksulluk, bir kişinin hayatını sürdürmesine yetecekten fazlasına sahip olup olmadığına göre tanımlanmaktaydı. Hala bu tanımda ısrar edenler yanılgılarını görüp, modern yoksulluk tanımını nasıl bir toplumda yaşanıldığına ve refah düzeyine göre yapmak zorunda olduklarını kabul etmeliler. Çevre koşullarının farklılığına bağlı olarak, refah toplumlarında veya gelişmekte olan ülkelerde sefalet, aşırı yoksulluk, yaşam sınırında ‘yoksulluk’ diye ortaya çıkan yoksullukla, göreli yoksulluk farklı olarak ele alınmak zorundadır. Sefalet, aşırı yoksulluk veya yaşam sınırında yoksulluk içinde yaşayanlar temel ihtiyaçlarını karşılayamamaktadırlar. Gerekli yiyecek, temiz içme suyu, iklim koşullarına uygun giysi, barınacak bir ev, temel sağlık hizmetinden yoksundurlar. Göreli yoksulluk içinde yaşayanlar ise, belki temel ihtiyaçlarını karşılayabilmektedirler ama gelirleri düşük olduğu için toplumsal yaşama yeterli şekilde katılamamakta, yaşam standartları düşük olarak kalmaktadır.

Eğer bir kişi sadece yemek, su, giysi gibi zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde bir gelire sahipse, bu, onun normal toplumsal, kültürel ve politik etkinliklerden dışlanması anlamına gelir. Böylesi ‚fiziki yoksulluk‘ sınırında yaşamak bile kişinin yoksul olup olmadığını saptamada yeterli değildir. İklimin sıcak veya soğuk oluşu da yoksulluk tanımında rol oynar. Örneğin Sibirya’da yaşayan bir kişinin kazağı yoksa besbelli ki yoksuldur, Sierra Leone’de yaşayan birinin kazağının olmaması ise onun yoksul olduğu anlamına gelmez.

Göreli yoksulluk, yokluk ve sefaletten çok zenginliğin adaletsiz dağılımında kendini gösterir. Bir toplumda servetin adil dağıtılmadığını görüp bunun sonucunun göreli gelir yoksulluğu olduğunu kabul eden, doğal olarak servetin adil dağılımını, zenginden alınıp yoksula verilmesini talep eder. Göreli yoksulluğu en fazla inkar edenlerin elitler, yüksek gelirliler ve servet sahipleri olması da bundandır zaten. Bir AB sözleşmesine göre üye ülkelerde orta gelirli bir kişinin kazandığı paranın yüzde 60’ından daha az gelire sahip olanlar yoksul durumdadır. Yoksulluk tehlikesiyle karşı karşıya olanların oranının yüksekliği, alt kesimlerin saygın bir yaşamdan ne kadar uzak olduklarını gösterir.

Refah düzeyinin yoksullar için de yükseltilmesi

Göreli yoksullukla ilgili ortak bir gelir sınırı belirlemek AB ülkeleri açısından imkansızdır. Örneğin bir AB üyesi ülkede 500 Euro ile iyi şekilde yaşayabilirken diğerinde bir oda bile kiralayamazsınız. Bunu dikkate almadığınızda gerçekçi bir yoksulluk ve zenginlik tanımı yapamazsınız. Yoksulluk göreli bir kavram olduğundan ve yaşanılan ülkede orta gelirli birinin gelirinin yüzde 60’ının altında kazananlara yoksul denebileceği de keyfi bir saptama olduğundan, toplumsal adaletsizlik konusunda duyarsız olanlara saldırı olanağı sunulmaktadır.

Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı Andrea Nahles de, AB’de yoksulluk riski sınırının bu şekilde belirlenmesiyle; ‚Varsayalım refah düzeyimiz çok yükseldi ama yoksulluğu belirlemedeki ölçü aynı kalacak.Böyle şey olmaz‘ diye alay etmişti.

Ve refah düzeyinin yükselmesinin yoksulların işine yarayacağı da sadece demagojidir. Eğer bir ülkenin halkının geliri her alana yansıyacak şekilde yüzde 10 artsa, fiyatlar ve yaşamı sürdürmek için gerekli masraflar da aynı düzeyde artacağı için yoksullar yine yoksulluktan kurtulamaz, gerçek bir refah sağlanması engellenmiş olur.

Yoksulların toplumsal gelir durumları daha da kötüleşeceğinden marjinallikten kurtulmaları imkansız olur. Varsayalım önceleri 800 Euro kazanan, 8000 Euro kazanmaya başladı, önceden 8000 Euro kazanan da 80 bin Euro kazanmaya başlamış olacak, yüksek gelirli ile düşük gelirli arasındaki fark da 7200 Euro’dan 72 bin Euro’ya çıkacaktır.

Büyük koalisyon yoksulluk yaratıyor

Nahles, illegal -daha doğrusu illegal yapılan- göçmenlerle, çalışamayacak durumda olan gençlerin gerçek yoksulluktan etkilendiklerini bildirdi. Bu, tam da büyük koalisyonun politikasına uygun bir açıklama, çünkü iltica paketleri ve yasaların daha da serleştirilmesiyle daha fazla geri gönderme ve daha fazla sınırdışı etmelere neden olan hükümet, göçmenlerin illegal koşullarda, hiçbir sosyal yardım almadan yaşamasına, sefaletine neden oluyor.

Andrea Nahles 2016 sonu, 2017 başında yayınlanacak olan federal hükümetin yoksulluk-zenginlik raporunda yoksulluktan ne anlaşılması gerektiği konusunda açıklık sağlanacağını duyurdu. Korkulacağı üzere yoksulluk tanımı yiyecek, içecek, giyecek gibi temel ihtiyaçların karşılanıp karşılanmadığına göre yapılırsa, servetin adil dağıtımının gerçekleşmeyeceği kesin. Bu talep sol partilerin, sendikaların, yardım örgütlerinin ve dini cemaatlerin soyut propagandası olarak gösteriliyor.

Sonuç olarak, daha fazla sosyal adalet isteyenler, yoksulluk kavramının, temel ihtiyaçların karşılanamamasına indirgenip darlaştırılmasına ve yoksul oldukları kabul edilmeyen yoksulların toplum dışına atılmalarına karşı direnmelidirler.

Çeviren: Semra Çelik