Her şey ‘tek parti tek lider’ rejimi için!

İHSAN ÇARALAN

Önceki akşam saatlerinde yapılan Erdoğan-Davutoğlu görüşmesinden, AKP’nin 22 Mayıs 2016 günü olağanüstü genel kurula gitmesi kararı çıktı. Böylece, her ne kadar Cumhurbaşkanı “Davutoğlu böyle bir öneriyle geldi” dese de gerçekte, “Seni AKP genel başkanlığından ve başbakanlıktan alıyorum” demiş oldu!

Burada ilk akla gelen soru; “Cumhurbaşkanının bir partinin genel başkanını görevden alma yetkisi var mıdır ya da cumhurbaşkanı, başbakanı böyle, Meclisten güvenoyu almış bir başbakanı, dolayısıyla hükümeti keyfince görevden alabilir mi; böyle bir yetkisi var mı?” sorusudur.

Anayasa ve yasalara bakarsanız yok! Ama Erdoğan, çoktan beridir işleri böyle, “bilek kuvveti”yle ve “keyfince”, daha doğrusu yasa; teamül; anayasa takmadan, kendi amaç ve planlarına göre yürütüyor.

12 Mart darbesi olarak siyasi tarihimizde yer alan 1971 darbesinde cunta, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’i çağırmış; önüne bir muhtıra koyarak; istifa etmesini istemişti. Demirel de, sonradan siyasi literatüre geçtiği biçimde “Şapkasını alıp gitmiş”ti!

12 MARTÇILAR DAHA İNSAFLIYDI!

Ama 12 Mart cuntası parlamentoyu feshetmemiş, Demirel’i Adalet Partisinin başından almamış, sadece başbakan ve hükümetin istifasını sağlayarak, yine parlamentodan “güvenoyu” alacak bir hükümet kurup, sıkıyönetim ilan ederek ülkeyi iki yıl, 1973 seçimine kadar yönetmişti!

Bugün Cumhurbaşkanı ve arkasındaki güçler ise, Başbakanı çağırıp üç hafta içinde partisini olağanüstü genel kurula götürmeye zorlayarak, Cumhurbaşkanının tam himayesinde bir hükümet kurulması, böylece artık olgunlaştığını düşündükleri “fiili başkanlık” sistemine geçişi de gayriresmi olarak ilan etmeyi amaçlıyor.

Kısacası, Cumhurbaşkanının başında bulunduğu siyasi klik tarafından yapılan hem AKP’nin içine, hem de Hükümete karşı bir operasyondur.

Bu yanıyla bakıldığında Erdoğan bu operasyonla, Davutoğlu’nun siyasi hayatını bitirirken AKP’yi de “tek parti tek lider” rejiminin partisi olarak yeniden inşa etmek üzere belirleyici önemde bir adım atmıştır.

Bu yanıyla bakıldığında 12 Martçılar Demirel’e karşı daha insaflı davranmış, en azından partisinin içine bir operasyon yapmayarak, siyasi hayatını bitirmemişlerdi!

Ancak bu operasyonun vuruş noktası olarak belirlenmiş olan Başbakan Davutoğlu’nun ne partisinin ne de Hükümetinin onurunu koruma kaygısı içinde olmadığı, Demirel kadar bile direnmeden, bilinen hamasetiyle oluşturduğu bir “koza” içinde debelenerek “Kaderine boyun eğeceği” anlaşılmaktadır.

Eğer Davutoğlu, bu kriz boyunca çizdiği, “fedakar-mağdur” çizgisi dışına çıkamazsa, her halde en yakınları içinde bile arkasından ağlayacak kimse olmayacaktır. Tabii, AKP içinde olduğu bilinen başka fay hatlarının harekete geçerek Davutoğlu’yu da içine alan yeni kırılmalar yaratacağı yeni “fırsatlar” çıkmazsa!

BAŞBAKAN KİM OLACAK?

Türkiye’de başbakanlık, tek partili dönemi de dahil, her zaman çok önemli olmuştur. “Partili cumhurbaşkanları”nın olduğu tek parti dönemi ve DP iktidarı döneminde de başkanlık, kimin başbakan olacağı çok önemli olmuştur. Bu yüzden de muhtemel başbakanların geçmişi, eğitimi, politik hayatının her aşamasındaki tutumu… “karizması” hep önemli görülmüştür. Öyle ki, başbakanın kim olduğu, kurulacak hükümetin programından bile önemli görülmüştür.

Davutoğlu bu başkanlık geleneğinin, belki “silik” ama son temsilcisi olmuştur.

Çünkü gidişata bakıldığında ve Erdoğan’ın AKP karşısındaki pozisyonu ve fiili başkanlık konusunda attığı adımlar dikkate alındığında, Davutoğlu sonrası başbakanlar; Cumhurbaşkanının (siz fiili başkanın anlayın) hükümetten sorumlu sekreteri olacaktır! Bu yüzden de başbakanlık için adı geçen Binali Yıldırım, Berat Bayraktar, Bekir Bozdağ… gibi isimler de zaten hangisi olursa olsun, geleneksel başbakanlığın gerektirdiği vizyona sahip olmayan, tek özellikleri Cumhurbaşkanının emrine göre oturup kalkacak kişiler olmalarıdır. Aranan özellik bu olunca da “Kim başbakan olacak” tartışması, eğer hedef saptırma değilse boş bir tartışma olacaktır. Çünkü kim olursa olsun Cumhurbaşkanı emredecek o da yapacaktır! Daha fazlasını, emirden bir adım ötesine geçmeye kalkarsa, önünde her gün birkaç kez Cumhurbaşkanına “biad”ını ilan ettiği halde ve sadece birkaç kez tökezlediği için Davutoğlu’nun başına gelenler vardır!

HER OPERASYON YENİ BİR OPERASYONU GEREKTİRECEK!

Burada, “Peki AKP gibi yüzde 50’lere varan oy alan ve ülkeyi 15 yıldır yöneten bir parti, böyle bir aşağılanmayı, üstünde tepelenmeyi kabul edecek midir?” denebilir.

Bu soruya “evet” ya da “hayır” demek için gelişmeleri izlemek gerekir. Çünkü bu, AKP’nin ne ölçüde bir “tek lider” partisi haline getirildiği ile ilgilidir. Bunu da yakında göreceğiz.

Şu artık açık ki, Erdoğan ve AKP’si, “tek parti tek lider” rejimine giden planı hayata geçirmek için bir yandan muhalefeti sindirirken öte yandan da partilerinin böyle bir rejimi “devlet partisi” olarak biçimlendirmek amacıyla hareket etmektedir. Bu yüzden de bugün bu doğrultuda bir adım daha atmışlardır. Ama, partinin istenilen kıvama gelmesi için daha yeni yeni adımlar atmaları da gerekecektir. Bu yüzden de AKP içindeki operasyon bitmiş bir operasyon değildir. Dolayısıyla da AKP içinde “Tamam, Davutoğlu gitti. Erdoğan’ın istediği kişi başbakan oldu” diye AKP içinde “bir dinginliğe ulaşma” beklenemez. Tersine, “dinginlik” için atılan her adım yeni fraksiyonlaşmaları, irili ufaklı çatışmaları, bölünmeleri çatışmaları da birlikte getirecektir. Yani her operasyon yeni bir operasyonu gerektirecektir. Bu yüzden de; “Davutoğlu, olağanüstü kurultayda aday olmayacak, parti de birlik bütünlük içinde bu vartayı atlatacak, ‘tek parti, tek lider’ yönetimine doğru ‘kaz adımları’yla yürüyecek” diyenler eğer bunları, seçmenleri aldatmak için söylemiyorlarsa, gece mezarlıktan geçerken türkü söylüyorlardır!