Ermeni soykırımında Alman sorumluluğu

Serdar Dinçer *

Federal Alman Parlamentosu’nun 2 Haziran’da Ermeni soykırımındaki “Alman sorumluluğunu“ kabulü bekleniyor. Ancak bu, elbette Alman sermayesinin, silah tekellerinin, kısacası Alman emperyalizminin sorumluluğu olarak ilan edilmeyip, genel bir “Alman sorumluluğu” yaftasıyla baştan savılacak. Hıristiyan demokrat, sosyal demokrat politikacılar ve kimi Yeşilci “realist” tarafından günümüz savaşlarında, sürgün ve soykırımlarındaki “Alman sorumluluğu” bu “jestle” perdelenmiş olacak. Ama yine buna da şükür!

Balkan Savaşları’ndan sonra iflas eden, dağılma telaşına düşen Osmanlı topraklarında, Marne sonrası sıkışmış Almanya ile yaratılan dünya savaşı ortamında, darbeci Enver-Talat kliğince dayatılan “fiili” yasasızlık, başıbozuk ruhu ve yok oluş psikolojisiyle yaygınlaştırılan genel ahlaksızlık Ermenilerin imhası için kullanılmıştır. Bunda Alman sermayesi ve silahları önemli bir etkendir. Ayrıca Türk ordusunda büyük etkinliği olan Alman subayları ve Almanya eğitimli Türk subaylarının rolü büyüktür. Alman kurmayların ilk tavsiyelerinden biri “Hinterlanddaki düşman Ermenilerin buralardan uzaklaştırılması” olmuştur. Bu uzaklaştırma ve imha hareketinde Zeytun, Urfa civarındaki Yarbay Wolfskeel gibi subaylar görev almıştır. Enver’in ahbabı Donanma Ataşesi Hans Humann ve Enver’in kurmayı Bronsart von Schellendorf Paşa katliamları alabildiğine desteklemişlerdir.

Ermeni soykırımındaki Alman rolünü yüzlerce örnekle belgeleyebiliriz. İşte Alman Dışişleri Bakanlığı Politik Arşivi’nden bir kaç belge:

Alman Büyükelçisi Metternich 7.12.1915’de İstanbul’dan Berlin’e şöyle yazıyordu:

Geçen hafta, Ermenilere zulmü Enver Paşa, Halil Bey ve bugün Cemal Paşa ile ciddi şekilde konuştum ve huzursuzluk ve hiddetin dost dış dünyada ve Almanya’da da geniş çevreleri sardığına ve eğer bir son gelmezse, Türk hükümetine duyulan tüm sempatileri bitireceğine işaret ettim. Enver Paşa ve Halil Bey, daha başka deportasyonlar – özellikle İstanbul’dan – için bir niyetlerinin bulunmadığını iddia ediyorlar. Savaş zorunluluklarının, elebaşıların cezalandırılması gerektiğinin ardına saklanıyorlar ve yüzbinlerce kadın, çocuk ve yaşlının sefalete itildiği ve öldüğü ithamıyla yüzleşmekten kaçıyorlar…

Ben çok sert konuştum. Protestoların bir faydası yok ve Türklerin, güya başka deportasyon yapılmayacağı sözlerinin hiçbir değeri yok.

Güvenilir kaynaktan, buradaki polis müdürünün verdiği bilgiye göre, bunun gizli tutulmasını rica ediyorum, kısa süre önce İstanbul’dan 4 bin kadar Ermeni’nin Anadolu’ya götürüldüğünü ve henüz İstanbul’da yaşayan 80 bin Ermeni’nin giderek boşaltılacağını öğrendim, kaldı ki zaten yazın 30 bin kadarı İstanbul’dan sürülmüştü ve 30 bin kadarı kaçmıştı. Durdurmak gerekiyorsa, o zaman daha sert araçlar gerekli…

Basınımızda da, Ermeni takibatı üzerine hoşnutsuzluk dile getirilmelidir ve Türklere şakşakçılık son bulmalıdır. Onlar ne başarıyorlarsa, o bizim eserimizdir, bizim subaylarımız, bizim toplarımız, bizim paramızdır. Bizim yardımımız olmasa, şişinen kurbağa misali kendi içlerine göçüverirler. Türklerle ilişkide o kadar korkak olmamıza gerek yok. Öyle kolay kolay karşı tarafa geçip barış yapamazlar…“

Berlin‘deki Şansölye Bethman Hollweg ise bu rapora 17.12.15’de şu notu düşüyordu:

Bir müttefikten, süren savaş sırasında, önerildiği gibi kamu önünde hesap sorulması, şimdiye dek tarihte hiç rastlanmamış bir önlemdir. Bizim tek hedefimiz, Türkiye’yi savaşın sonuna dek kendi tarafımızda tutmaktır, bu arada Ermeniler mahvolur veya olmaz, fark etmez. Daha uzun sürecek savaşta bizim Türklere daha, çok ihtiyacımız olacak.”

Halep’teki Alman Konsolosu Rössler 3.1.1916’da ardı ardına iki rapor birden telliyor ve bu raporlara mühendis Bastendorff, öğretmen Niepage gibi görgü tanıklarının raporlarını ekliyordu:

“… Ermenilerce tekrar tekrar dile getirilen, sürgün kafilelerinin onları‚ yürüte yürüte öldürmek‘ için, kasıtlı olarak zikzaklar şeklinde bir oraya bir buraya götürüldükleri anlatısı burada bir örnekte kanıtını bulmuş buluyor. Urfa’dan bir tehcir kafilesi şu yolları geride bırakmak zorunda kaldı:

Urfa’dan Tell-Abiad’a,

Tell-Abiad’dan Rakka’ya,

Rakka’dan Tell-Abiad’a,

Tell-Abiad’dan Rakka’ya.

Tell-Abiad’dan Rakka’ya mesafe, kuş uçuşu 90 km yapıyor.”

Mühendis Bastendorff raporunu şöyle bitiriyordu:

“… Urfa istikametinden 10 bin kadar göçmen, Kasım ve Aralık başında Tell-Abiad’dan geçti. Hat kumandanı Cemil Bey ve bir müfettiş olan Mahmud Bey ile bir konuşmada, doktorumuz Dr. Farah, bütün bu Ermenilerin nereye nakledildiklerini sordu; Cemil Bey şöyle yanıtladı: ‘Rakka’ya’. Ermenilere muameleyi kendi kınayan Mahmud Bey karşılık verdi: ‘Rakka yoluna.’

Gördüğüm ve gözlemlediğim kadarıyla, Ermenilere karşı alınan bütün önlemler, bana Göçmenler Direktörü Şükri (Kaya-SD) Bey’ in söylediği şu sonuca varıyor: ‘En son sonuç ermeni ırkının kökünün kazınması olmalı. Şimdi kesin sonuca dek yürütülen şey, Müslümanlar ile Ermeniler arasındaki sürekli mücadeledir. Daha zayıf olan ortadan kalkmak zorunda.’”

Halep’ten Başöğretmen Niepage’nin 15.10.1915 tarihli raporunda şöyle deniyordu:

“… Ermeni halkının kökünün kurutulmasına politik bir mantocuk takmak için, Ermenileri, 2 bin 500 yıldır sahip oldukları yurtlarından sürmeyi ve Arap çölüne deporte etmeyi güya gerekli kılan askeri nedenler öne sürülüyormuş. Kimi Ermenilerin casusluk eylemleri için baştan çıkarıldıkları da söyleniyormuş.

Gerçekler üzerine bilgi aldıktan ve her taraftan bilgiler topladıktan sonra ben, Ermenilere karşı tüm bu suçlamaların, onbin masumu bir suçlu için öldürmek için, kadın ve çocukları en çiğ şekilde hırpalamak için ve bütün ulusun kökünü kurutmak için deporte edilenlere karşı bir açlık seferberliği açmak amacıyla bahane edilen sadece küçük şeyler oldukları sonucuna vardım.

Duyumlarımdan kazandığım yargıyı sınamak için, şehirde transportlardan arta kalan Ermenilerin yattıkları bütün yerleri gezdim. Harap olmuş kervansaraylarda (hanlar) ölmüş ve yarı çürümüş veya kısa zamanda can verecek yaşayanlardan oluşan yığınlar buldum. Diğer avlularda hasta ve açlık çekenlerden oluşan, kimsenin bakmadığı yığınlar buldum.

Başöğretmen olarak çalıştığım Alman ortaokulu etrafında, açlıktan ölmek üzere olan yedi ilâ sekizyüz deporte edilmişin yattığı böyle dört han vardı. Biz öğretmenler ve öğrencilerimiz, her gün bunların yanından geçmek zorunda idik. Her çıkışımızda, açık pencerelerden, iyice sıskalaşmış, paçavralara bürünmüş acınacak varlıklar görüyorduk. Öğrencilerimiz, sabahları dar sokaklarda, her gün sekiz ilâ on kadar katı cesedin tabutsuz, kefensiz yüklenip götürüldüğü ve kol ve bacakların aşağı sarktığı iki tekerli kağnıların yanından sürtünerek geçmek zorunda kalıyorlardı…“

Başöğretmen Niepage bu raporunu Almanya’ya döndükten sonra yayımlamış ve bu yüzden Enver’in ağası II. Wilhelm’in takibatına uğramıştır.

Alman Büyükelçi Metternich Çanakkale Komutanı Liman von Sanders’in daveti üzerine gerçekleştirdiği gezinin ardından Çanakkale-İstanbul yolunda gönderdiği 15 Aralık 1915 tarihli raporunda şu gözlemlere yer vermişti:

„… Gelibolu Yarımadası’nda artık asker ve amele taburlarından başka hiç nüfus yok, ama bundan da öte Doğu-Trakya’da verimli toprağa rağmen herşey çorak ve boş. Balkan Savaşı ve şimdiki savaş yöreyi iliklerine dek emmiş ve insansızlaştırmış. Acaba savaştan sonra Türk ‚kültürü‘, bu çoraklıktan eskisi gibi çiçeklenen bir yöre yaratma sihirbazlığını gösterebilir mi, belli değil…

Her tür hukuk kavramının eksik olduğu ve tarafsız ve kültürlü bir hakimlik mesleğinden asla söz bile edilemeyecek bir ülkede şimdi almanlar, kapitülasyonların da koruması olmaksızın var olmak zorundalar…“

Her tür hukuk kavramının eksik olduğu ve tarafsız ve kültürlü bir hakimlik mesleğinden asla söz bile edilemeyecek bir ülkede…“

Bu sözler yüz yıl önce yazılmıştı ve savaş vardı.

* Yazar