Loach: Anlatmak zorunda olduğun bir hikaye bulmalısın

 

Yönetmen Ken Loach’tan genç sinemacılara: Anlatsan güzel olabilecek bir hikaye değil, anlatmak zorunda olduğun bir hikaye bulmalısın.

 

Bu yıl, Paskalya Ayaklanması’nın 100. yıl dönümü. Başta İrlanda’da olmak üzere İngiltere, İskoçya ve Galler’de törenler düzenlendi. 1916’da Paskalya Bayramı döneminde 6 gün süren ayaklanmalar kanla bastırılmış ve bu ayaklanmanın liderleri İskoçya’ya götürülerek öldürülmüşlerdi. Ama, İngiltere’nin İrlanda’daki işgaline karşı mücadele gerilemedi ve 1923 yılında İrlanda bağımsızlık mücadelesini kazandı. 100 yıl önce başlayan ayaklanma ile ilgili Londra’da da yapılan etkinliklere, politikacılar başta olmak üzere bir çok kesim katılırken, Ünlü Yönetmen Ken Loach da birçok etkinlikte konuşmacıydı. İrlanda’nın bağımsızlık mücadelesini anlatan filmler de yapan Ken Loach’la hem İrlanda’nın bağımsızlığını hem de filmlerini konuştuk.

 

Bu sene Paskalya Ayaklanması’nın 100. yılı. İrlanda’daki siyasi yapıyı 100 yıl sonra nasıl tarif edersiniz?
Başkaldırının politikası çok devrimciydi. Biliyorsunuz, 1917’den bir yıl önceydi ve devrim politikaları yaygındı. Başkaldırının liderlerinden biri, James Connelly’di ve hedefi İrlanda’da sosyalist bir devlet inşa etmekti. Yüzyıl sonra, yani şimdi, siyasi tutum çok daha muğlak. Devrimci talepler bulmak zor. İnsanlar sermaye ile çok daha fazla uyum sağlıyor. Bazılarımıza, yani bizim gibi insanlara özellikle bu tarz toplantılarda o devrimci talepleri tekrardan sahiplenmek görevi düşüyor. Kolektif mülkiyet, toplu yönetim, ve kâra endeksli değil, ihtiyaca göre düzenlenmiş bir ekonomi talepleri olmalı.

 

‘FİLMLER HİKAYEYİ ANLATIR ASIL DEĞİŞİMİ ÖRGÜTLÜ İŞÇİLER YAPAR’

İrlanda bağımsızlık hareketi ve işçi sınıfı hakkında bir çok film yaptınız. İşçi sınıfını temsil eden filmler, üstüne düşen görevi yerine getirebildi mi, veya yeterli işçi sınıfı filmleri var mı?
Şunu peşinen söylemem  gerekir. Filmlerin yapabilecekleri konusunda çok fazla beklentiye girmememiz lazım. Filmler sonuç olarak sadece hikayelerdir, insanlara cesaret verir. Ama değişiklik yaratabilecek insanların kendisi ve örgütlü işçi sınıfıdır. Başka hiç kimse değil. Filmler bunu teşvik edebilir, hikayeler anlatabilir, insanları tepkiler duymasını sağlar. Belki bir analiz sunar. Fakat bundan daha fazlasını yapamaz filmler. Filmler teşvik etmek dışında bir şey yapamaz.
Bu görevi  yerine getirdiler mi?

Büyük ihtimalle hayır. Bunu yapabilecek çok sayıda film yapımcıları olduğuna inanıyorum. Ama tabii ki film yapmak pahalı bir iş bu yüzden çok fazla fırsatlar olmuyor.

Sermaye ile ilgili mi?
Sermaye ile doğrudan bağlantılı, evet.

Sizce her filmin bir mesajı veya politikası olmalı mı?
Hayır. Fakat her yapılan film ne düşündüğünü gösterir. Neden bu hikayeyi anlatıyorsun?  Neden o karakterleri gösteriyorsun? Neden o çatışmayı gösteriyorsun? Ne hedefi var? Neden bu espriyi anlattın? Ne amaçlıyordun bunu yaparak? Yani, vakit harcayarak yaptığın şeyler önceliklerini gösteriyor. Bir alt metin var, yapımcıların neyi önemsediklerinin bir belirtisi var ve bunun bir politik sonucu da vardır.

 

‘İŞÇİ FİLMLERİ ÇEKECEK ÇOK İNSAN VAR’

Ken Loach, işçi filmleri yapan bir yönetmen olarak biliniyor. Bu tür filmler çok da fazla yapılmıyor. Üstünüzde ciddi bir sorumluluk olduğunu düşünüyor musunuz? Daha fazla işçi filmleri yapmak gibi.
Aslında, pek değil. Öncelikle çok iyi anlaşabildiğim değerli yazarlarla çalıştığım için çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Paul Laverty, biliyorsunuz, çok değerli bir yazar. Jim Allen ve Barry Hinds ve beraber çalıştığım diğer yazarlarla paylaştığımız fikirler vardı. Aynı vizyonu paylaşıyorduk. Fonları elde edebilen, bizim filmleri yapabilmemizi sağlayan yapımcılarla çalıştım. Zaten bir filmi yapmak kolektif bir iştir, bireysel değil. Yani sorumluluğu paylaştık. Benim birey olarak görevim değil, bunu söylemeliyim. Sorumluluk devam ediyor mu? Aslında, insan ancak yapabildiği kadar yapabilir ve bu işi devam ettirebilecek bir çok insan var. Belki bahçemde oturup cırcır böceklerini dinlemenin zamanı gelir ve meseleyi bir başkası devralır.

 

‘OSCAR, AMERİKA İÇİN BİR REKLAMDIR’

Oscar Ödülleri döneminde ciddi tartışmalar oldu. Yanlı ve ırkçı olduğuna ilişkin. Siz Oscarları nasıl tarif ediyorsunuz?
Oscarları pek düşünmüyorum aslında. Oscarlar Hollywood filmleri için yaratılmış bir proje. Amerikan film sektörünün kendi kendini tebrik etmesinden ibaret ve kendi kendilerine ödül veriyorlar. Hiçbir zaman beni ilgilendiren bir şey olmadı. Çünkü benim yaptığım iş o değil. Bizim yaptığımız filmler farklı bir yöntemle oluyor. Amerikan filmlerinden çok farklı bir çalışma şeklimiz var. Oscar, Amerikan film sektörü için bir reklamdır, başka da bir şey değil. Amerikan sermayesinin çıkarlarını, endişelerini yansıtıyor ve teşvik ettiği fikirler sermayenin istekleri doğrultusundadır. Örneğin; Amerika sözde özgürlük ve demokrasinin koruyucusu. Hollywood filmlerini izlerseniz, Amerika olmanız gereken bir ülke olarak gösteriliyor, Amerika zenginliği seviyor, Amerika başarıyı seviyor. Oscarlar bu değerleri teşvik etmekle ilgili. Bu açıdan beni pek ilgilendiren bir şey değil Oscarlar.

Sizin gibi filmler yapmak isteyen genç yönetmenlere ne demek istersiniz?
Bence çok şanslı olmanız gerekiyor ama aynı zamanda beraber çalışabileceğiniz insanlar bulmanız gerekiyor. Dediğim gibi, yalnız yapamazsınız. İyi bir senaryoya saygı duymanız ve değer vermeniz gerekiyor. İyi bir yapımcı bulmanız şart. Parayı bir araya getirebilecek ve senin filmleri yapabilmeni sağlayacak bir ortam olmalı. Yani bir ekip olman gerekiyor, sağlam durmalısın ve söylemek istediğinin özünü anlatan hikayeler bulmalısın. Anlatmak zorunda olduğun bir hikaye bulmalısın. Anlatsan güzel olabilecek bir hikaye değil, anlatmak zorunda olduğun bir hikaye olmalı.

 

HİKAYEYİ ANLATBİLMEK İÇİN KÜLTÜRÜ BİLMEK GEREKİR

Özgürlükleri birçok filmde anlatmaya çalıştınız. Hiç, Kürt halkının bağımsızlık mücadelesini ya da Kobanê’yi anlatan bir film yapmayı düşündünüz mü?
Anlatılması gereken çok sayıda hikaye var. Söylediğin Kürtler ve Kobanê sadece bir tanesi. Filistin direnişi de önemli bir hikaye. Çok hikaye var anlatılması gereken ve ben o hikayeleri anlatacak kişi değilim. Çünkü, dil gerekiyor, kültür gerekiyor yoksa turist gibi bakıyorsun. İyi bir gazeteci haber yakalayabilir, ama bu yetmez ve benim yaptığım iş bu değil. Şöyle düşünüyorum, hikayeyi iyi anlatabilmek için kültür senin içinde olmalı.
Hikayeyi ele aldığın insanların gözünden tespit etmelisin. Dillerini bilmen lazım, neye güldüklerini anlaman lazım ve bunun bir parçası olman lazım.

 

‘Altın Palmiye’yi Ken Loach kazandı

Ünlü yönetmen Ken Loach, ‘I, Daniel Blake’ filmiyle 69’uncu Cannes Film Festivali’nde ‘Altın Palmiye’ ödülünü kazandı.

İşçi sınıfını işlediği filmlerle bilinen ünlü yönetmen Ken Loach, ‘I, Daniel Blake’ filmiyle 69’uncu Cannes Film Festivali’nde ‘Altın Palmiye’ ödülünü kazandı.

Loach daha önce 2006 yılında ‘The Wind That Shakes the Barley’ filmiyle aynı ödülü kazanmştı.

Loach, ödülün ardından yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Şu anda bir umutsuzluk döneminden geçiyoruz. Böyle umutsuzlık dönemlerinde aşırı sağ avantajlı olur. Biz yaşlı insanlar bunun ne gibi sonuçlar doğurabileceğini biliriz. Buradan bir umut mesajı göndermeliyiz. Başka bir dünya mümkün ve gerekli.”

69’uncu Cannes Film Festivali’nde İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin ‘Forushande’ filmi ‘en iyi senaryo’ ödülünü kazanırken, filmin başrolü Shahab Hosseini ‘en iyi erkek oyuncu’ ödülünü kazandı. (YH)