Avrupa Kupası’nda ‚göçmen tedirginliği‘

Bir aydır milyonlarca insanı etkisi altına alan Avrupa Futbol Şampiyonası toplumun farklı katmanları arasında çeşitli etkilere yol açtı. Geçmişten bugüne geldiğimizde Alman milli takımıyla daha fazla yakınlaşan göçmenler, bu kez başarı ve başarısızlık göçmen futbolcuların performansına bağlandığı için tedirginlik içinde izledi.

YÜCEL ÖZDEMİR

Futbol gibi, milyonlarca insanı dalgalar halinde etkisi altına alan sportif etkinlikler, toplumun çeşitli katmanları arasında önemli etkiler yaratıyorlar. Bu etkiler kimi zaman olumlu kimi zaman olumsuz olabiliyor.

Bir ay boyunca milyonlarca insanın yakından takip ettiği Fransa 2016-Avrupa Futbol Şampiyonası’nında geride bırakacağı pek çok etki olacaktır elbette. Şimdiden kimi favorilerin erken elendiği, kimi takımların beklentilerin üzerinde mücadele ederek çeyrek finale, yarı finallere çıktığı bir şampiyona olarak akıllarda kalacağı söylenebilir.

Farklı yaşlardan, cinslerden, ırklardan, uluslardan, sınıfsallardan insanları meşin yuvarlağın etrafında benzer heyecan potasına çekildiği bir aylık süreç Almanya’da yaşayan göçmenler açısından da farklı tartışmalara yol açtı. İzler bıraktı.

GÖÇMENLERİN MİLLİ TAKIMA BAKIŞI DEĞİŞTİ

Almanya’da yaşayan göçmenler uzun sayılabilecek bir süre sosyal, kültürel ve siyasal gelişmelerden ötürü Alman milli takımıyla aralarına çoğunlukla mesafe koydular. Toplum içerisinde yaşadıkları haksızlıkların ve ayrımcılığın karşılığı olarak Avrupa ve dünya kupası maçlarında Almanya’nın rakiplerini tutmayı tercih ettiler. Bir tepki refleksi olarak kendisini büyük karşılaşmalarda bu şekilde gösterdi. Milli takımın yenilmesiyle kendisine haksızlık eden ‚Alman‘ arasında doğrudan bir bağ kurularak duygusal yaklaşımlar sergilendi. “Yeter ki bize haksızlık yapanlar kazanmasın” anlayışı öne çıktı.

Türkiye kökenli göçmenler arasında bu durum özellikle Türkiye-Almanya maçları sırasında kendisini hissettiriyordu. İki milli takımın sportif karşılaşması kimi zaman “milli hesaplaşmaya” çevrildi. 2008’deki Avrupa şampiyonası sırasında Almanya ile Türkiye’nin oynadığı yarı final hâlâ akıllardadır. Maç öncesi her iki ülkenin basını tarafından yükseltilen milliyetçi gerilimin boş olduğu, maç sonrasında Almanya sokaklarında Türkiye kökenlilerle Almanların birlikte eğlenmesiyle görülmüştü.

Denilebilir ki; genel olarak göçmenlerin, özel olarak Türkiye kökenlilerin Alman milli takımıyla ilişkisinde son yıllarda önemli sayılabilecek değişimler yaşandı. Günlük yaşamda ayrımcılık, haksızlık konusunda çok önemli farklılıklar olmasa da Türkiye kökenliler yaşadıkları Almanya’nın milli takımıyla daha barışık bir ilişki kurmaya başladılar. Kimi zaman Almanya birinci Türkiye ikinci, kimi zaman da Türkiye birinci Almanya ikinci takım oldu.

Bunun iki önemli nedeni var:

Birincisi: Alman milli takım artık sadece “Saf/Bio Almanlar”dan oluşan bir takım değil. Almanya gerçeğine uygun olarak farklı kökenlerden futbolcuların sahaya çıktığı, birlikte kazandığı, birlikte kaybettiği bir takım haline geldi. Kimi zaman 23 kişilik milli takım kadrosunun yarısını göçenler oluştu. Fransa’ya giden milli takımda 9 göçmen kökenlinin olması da bunu gösteriyor. Türkiye kökenliler için Mesut Özil’in milli formayı sürekli giymeye başlaması, değişmez oyuncu haline gelmesi Alman milli takımıyla bağ kurması açısından önemli. Özellikle de gençler arasında…

İkincisi: İlerleyen göç sürecine bağlı olarak Almanya’da doğup büyüyen nesiller hayatın doğallığı devam ettikçe Alman milli takımını tutuyorlar. Bu aynı zamanda yaşadığı ülkeye kendisini ait hissetme, ait olduğu ülkenin yurttaşlarının ortalama davranış özelliğini gösterme anlamına geliyor. Bu konuda geçmişe göre önemli bir “normalleşme”nin olduğu artık görülüyor. Özellikle de Türkiye kökenliler arasında…

Herkesin arabasına Alman bayrağı astığı bir dönemde Türkiye kökenlilerin hem Almanya hem de Türkiye bayrağını asması ya da Siyah-Kırmızı-Sarı Almanya bayrağındaki kırmızının üzerine Ay-Yıldız’ın konularak yeni bir “Türk-Alman bayrağının” icat edilmesi bir “entegrasyon göstergesi” olarak sunulmuş ve üzerinde epeyse sosyolojik değerlendirme yapılmıştı.

YENİLGİNİN FATURASI GÖÇMENLERE KESİLMESİN!

Göçmen kökenlilerin milli takımda forma giymesi, Alman milli takımını tutması artık sıradan bir hal alırken, göçmen futbolcuların sahada ne yapacakları ise halen normalleşmiş değil.

Zira Almanya’da şampiyona ırkçı AfD’nin bir yöneticisinin göçmen kökenli Jeroem Boateng’in “iyi bir futbolcu olabileceği, ancak komşu olamayacağı“ tartışmasıyla başlamıştı. Hal böyle olunca şampiyona sırasında bütün dikkatler neredeyse Boateng’in üzerindeydi. Irkçı parti yöneticisinin demagojik yaklaşımın tutar bir yanının olmadığını kanıtlamak isteyenler, Boateng’in her başarılı hareketini ırkçılığa verilmiş bir yanıt olarak gördüler. Bu nedenle Boeateng’den yüksek performans beklediler. Irkçının görüşlerini destekleyenler ise Boateng’in hata yapmasını beklediler.

Benzer bir durum Özil için de geçerli. Her gol attığında en çok göçmenler, özellikle de Türkiye kökenliler sevindi. Her penaltıyı kaçırdığında yine en çok göçmenler üzüldü. Hele de Slovakya maçından sonra çeyrek finalde İtalya’ya karşı penaltıyı kaçırması bu üzüntüyü katladı.

Ama önceki tartışmalar bilinmesine rağmen CSU’lu Bavyera Ekonomi Bakanı Markus Söder, Almanya’nın ilk kez İtalya’yı elediği çeyrek final maçından sonra çıkıp sosyal medya üzerinden “Özil’e penaltı yasaklansın” açıklaması yapınca hava yeniden gerildi. Aynı maçta gol atarak Almanya’yı öne geçiren Özil için ifade edilen bu cümle doğal olarak göçmenler arasında rahatsızlığı artırdı.

Başka bir deyişle, göçmenler bir göçmen futbolcunun Almanya’nın elenmesine vesile olmasını istemediler. Tersine bir göçmen futbolcunun Almanya’yı başarıdan başarıya taşımasını arzuladılar.

Göçmenler ile göçmen milli futbolcular arasındaki bu yakınlık elbette ülkenin içinde bulunduğu politik ortamla çok yakından ilgili. Her fırsatta göçmenler, hem de sudan gerekçelerle hedefe konulunca, göçmenlere kalan ise bir milli maçı tedirginlik içinde izlemek kalıyor.

BAŞARI YA DA BAŞARISIZLIK ETNİK KÖKENE İNDİRGENMEMELİ

Elbette bu da geçici. Göçmen futbolcularının milli takımda yer almasından göçmenlerin milli takıma destek vermesine kadar uzanan süreçte, şimdi başarı ve başarısızlıkların etnik kökene mal edildiği bir evreden geçiyoruz.

Halbuki, gerçek anlamda kolektif bir takım oyunu olan futbolda, başarılar ve başarısızlıklar bütün takıma ait. Oyundaki hata ve başarısızlık etnik kökene değil, kişiye ve takıma mahsus.

Unutulmamalı ki, milli takıma göçmen futbolcular bir kota olduğu için alınmıyor, mevkilerindeki yetenekleriyle bu ülkenin en iyileri oldukları için alınıyorlar.

Bu nedenle göçmen kökenli bir futbolcunun karşı takımın kalesine attığı gol aynı zamanda çoğunluk Alman halkının kalesine atılmış bir gol değildir. Bu olsa olsa göçmenleri hor gören, yerli ve geçmen emekçilerin bu ülkede ortak çıkar ve özlemleri için gerçek bir takım olmasını istemeyen ırkçıların kalesine atılmış bir gol sayılabilir.

Sporda kazanmanın ve kaybetmenin faturası etnik kökene kesilmediği, bu nedenle göçmenlerin bir tedirginlik içinde izlemediği günler de elbette gelecek. Çünkü, akıp giden zaman göçmenlerin bu ülkenin doğal parçası olduğu ve hayatın her alanında yer almaları yönünde ilerliyor. Bunu engellemeye, farklı uluslardan emekçiler bölmeye çalışanlar ırmağın akışının tersine kürek çekiyorlar.