Şimdi dayanışma zamanı

Kendi içinde ve dünyayla ilişkilerinde en çalkantılı günlere sahne olan Türkiye, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli emekçilerin ve Alman kamuoyunun gündeminde de özel yer tutmaya devam ediyor. Basına, demokratik hak ve özgürlüklere yönelik artan baskı ve yasaklamalar Almanya’da güçlü bir dayanışmanın örgütlenmesini daha zorunlu ve acil hale getirmiş durumda.

Sadece Türkiye kökenliler değil, Alman kamuoyu da Türkiye’de olan bitenleri, hükümetin icraatlarını yakından izliyor ve fazlasıyla bilgi sahibi oluyor. Ve şimdilerde öne çıkan şey, herkesin ve her kesimin Türkiye’de olanlar konusunda kendisine göre bir tutum alması, reaksiyon göstermesi olmakta. Gün geçmiyor ki, bir yandan Alman hükümeti veya siyasi partiler, medya, sendikalar ya da vatandaşlar Türkiye’de hükümetin attığı adımlara, izlediği politikalara yönelik açıklama yapmasın, düşünce ve taleplerini dile getirmesin.

Türkiye kökenliler arasında ise durum daha keskin. Hükümeti eleştiren ya da hükümet uzantısı derneklerin organize ettiği eylemlere, açıklamalara, tartışmalara Almanya’nın herhangi bir meydanında, semtinde veya fabrikasında rastlamanız artık sıradan hale geldi. 23 TV ve radyo kanalının hükümet tarafından kapatılmasını protesto eylemleri ve 10 Ekim Ankara Katliamı konusunda yapılan protesto ve anma eylemleri de bunun son örnekleri oldu.

Türkiye’de iç ve dış siyasetin olağanüstü dönemden geçtiği hesaba katıldığında, bu gelişmelerin, gerek hükümetler gerekse vatandaşlar açısından çok yönlü bağların olduğu Almanya’ya yansıması elbette kaçınılmaz. Ama üzerinde durulması gereken asıl konu, Almanya’da yaşayan emekçiler olarak bütün bu olan bitenleri, hükümetin bizden istediği pencereden mi, yoksa bir işçi emekçi olarak kendi hayatımızın gerçekleri ile mi değerlendirip yorumlayacağımız konusudur.

HÜKÜMETİN HER DEDİĞİ DOĞRU MU?

14 yıldır işbaşında olan hükümete bakacak olursak, “hak, hukuk, özgürlükler ve demokrasi rafa kaldırıldı ama bu vatan ve milletin çıkarları gereğidir!”. Ülke Suriye’de, Irak’ta savaşa girmekte “ama bu ülkenin yararınadır!”. Doğu ve Güneydoğu’da hemen her gün onlarca PKK’li, polis, asker veya vatandaş ölmektedir ama “vatanın bölünmezliği için bu kanın akması şarttır!”. Olağanüstü hal rejimi söz konusudur ama “FETÖ terör örgütü ile baş etmek için başka da yol yoktur”…

Almanya’da yaşayan Türkiye kökenliler olarak önümüzdeki kritik soru şudur: Hükümetin dediklerini gözü kapalı onaylayıp, her dediğini doğru ve haklı mı kabul edeceğiz? Yoksa, olan bitenleri, hükümetin uygulamalarını ve politikalarını kendi hayatımızın, vicdanımızın ve aklımızın süzgecinden geçirip sorgulayacak mıyız!

Örneğin düne kadar Gülen Cemaati ile ortaklık yapan hükümet, Almanya’da da biz emekçilere cemaatin derneklerine, gazetelerine, şirketlerine yakın durmamızı öneriyordu. Şimdi ise onları camilerden, derneklerden kovmamızı, kurulan ihbar hatlarına bildirmemizi istiyor ve bunlarla ilişkileri tespit edilenlerin Türkiye’de başının belaya gireceği tehditlerini savuruyor! Düne kadar Kürt sorunu konusunda ‘çözüm sürecini’ desteklememizi isteyen hükümet, şimdi de Kürtlerin ülkeyi bölmek istediğini öne sürerek, ‘terörle mücadeleye destek vermemizi’ istiyor. Düne kadar Avrupa Birliği ile görüşmelerin ve Avrupa’ya katılmanın ne kadar önemli olduğunu söyleyen ve Almanya’daki Türkiyelilerin de bunu desteklemesini isteyen hükümet, şimdi “Avrupa’nın ne kadar Türk düşmanı olduğu” ve artık bunlara ihtiyacımız olmadığının propagandasını yapıyor!

Hükümeti ve onların buradaki uzantısı derneklerin temsilcilerini dinleyecek olursak, Almanya’daki Türkiyeliler olarak, beraber çalıştığımız Alman işçisine ya da Alevi veya Kürt kökenli vatandaşlara korkuyla, önyargıyla bakıp sırtımızı dönmemiz gerekiyor. Çünkü, hükümete göre bunların hepsi Türkiye’nin kötülüğünü istiyor, İslam’ın aleyhine çalışıyor…

HÜKÜMETİN POLİTİKALARI DAHA FAZLA SORGULANMASI GEREKİYOR

Ama hayatın gerçekleri bize başka şeyler söylüyor: aynı işyerini, aynı kaderi, aynı semti paylaştığımız emekçi kardeşlerimize sırtımızı döndüğümüz, önyargıyla baktığımız ölçüde işimiz, ekmeğimiz, çocuklarımızın geleceği, kısacası hayatımız daha da zorlaşıyor ve yalnızlaşıyoruz. Türkiye’de yaşayan halkın hayatı da daha iyiye değil daha kötüye gidiyor; her gün daha fazla ölüm haberleri geliyor, hak-hukuk-demokrasi her geçen gün azalıyor, ülke hızla bir savaşa sürükleniyor… Yani olan bitenlere bakıldığında, 14 yıldır iktidarda olan hükümetin, “FETÖ bizi kandırmış” diyerek sorumluluğu üzerinden atması pek mümkün görünmüyor!

Bu yüzden hem Almanya’daki kendi hayatımız hem de “Türkiye’nin ve Türkiye’de yaşayan halkın iyiliği için” hükümetin politikalarına artık daha sorgulayıcı bir gözle bakmamız gerekiyor. Çünkü eğer bunu yapmazsak, emekçiler olarak ne buradaki hayatımız ne de Türkiye’nin geleceğini çok da iyi günler beklemiyor.

Diğer taraftan, Türkiye demokrasi, özgürlük ve barış isteyen güçlere Almanya’da verilecek en anlamlı desteklerden birinin de, Alman kamuoyu ile birlikte Alman Hükümeti’ne daha etkili baskı yapma olduğunu görmek gerekiyor. Türkiye ve oradaki emek, demokrasi barış hareketi ile dayanışmak demek, Türkiye’de yaşanan haksızlık, hukuksuzluk ve savaş yanlısı uygulamaların basitçe burada protesto edilmesi değil, bu politikaları uygulayan hükümetle işbirliği yapan, ona siyasi destek sunan Alman Hükümeti’nin de bundan geri durmasını sağlayacak bir baskı oluşturmak anlamına geldiği ortadadır. (YH)


Somut taleplerle somut dayanışmayı örelim

Türkiye’nin her açıdan “olağanüstü” bir sürece girmesi, doğal olarak gelişmeleri öncesinden daha farklı olarak ele almayı gerektiriyor.

Bu nedenle, Avrupa’dan gösterilecek tepkiler ve yapılacak dayanışmanın bugüne kadarki çalışmalardan farklı olarak “olağanüstü” düzeyde olması da gerekiyor. Koşullar, Türkiye’deki emek ve demokrasi güçleriyle dayanışmanın geliştirilip genişletilmesi, bir üst aşamaya geçirilmesi için her zamankinden çok daha fazla.

Özellikle Türkiye kökenli işçi ve emekçiler arasında yürütülecek aydınlatma çalışmalarında, mevcut rejimin Türkiye’nin farklı uluslarından ve inançlarından emekçiler üzerindeki baskının dozajını artırarak, temel hak ve özgürlüklerin yok edildiğine dikkat çekilirken, bunun Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin de yararına olmadığına işaret edilebilir. Demokratik bir Türkiye, aynı zamanda Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin yerli emekçilerle ilişkilerini güçlendirecek, gereksiz tartışmaları ve önyargıları ortadan kaydıracaktır.

Yerli emekçiler, aydınlar ve demokratik güçler arasında yürütülen ve yürütülecek çalışmaların ise artık daha somut bir dayanışmaya dönüşmesinin zamanıdır. Bugüne kadar değişik vesilelerde Türkiye’deki emek ve demokrasi güçleriyle dayanışma içinde olan yerli güçlerin, zamanında bilgilendirilmesi ve somut planlar üzerinden bir araya getirilerek dayanışmanın örgütlenmesi, aynı zamanda Türkiye’deki baskıların püskürtülmesi için büyük bir önem taşıyor.

Yerli emekçiler ve aydınlar arasında yürütülecek çalışmada, Almanya’nın Türkiye’deki rejime verdiği siyasi ve askeri desteğin özel olarak öne çıkarılması ve bunun durdurulmasını talep etmek, yürütülen dayanışmanın somut hedefleri açısından önemli. Bu hedeflerin başında elbette Almanya’nın Türkiye’ye silah satışının durdurulması, diplomatik ilişkilerinin dondurulması geliyor.

Benzer bir durum AB açısından da geçerli. AB kurumları tarafından yapılan açıklamalarda, Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerin büyük bir tehdit altında olduğu ifade edilmesine rağmen, ilişkiler hiç bir şey olmamış gibi sürdürülmeye devam ediyor. Bu nedenle, AB-Türkiye müzakerelerinin durdurulması, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması güçlü bir şekilde talep edilebilir.

Gelişmeler, yürütülecek çalışmaların daha etkili sonuçlar alacak şekilde somut hedeflerin belirlenmesini gerektiriyor. Alman emekçileri, aydınları, demokratları, ilericileri arasında artan Türkiye’deki emek ve demokrasi güçleriyle dayanışma isteği, ancak somut hedefleri olan çalışmalar üzerinden birleştirilip, güçlendirilebilir. Bunlar yapılabildiği takdirde, Türkiye’deki emek ve demokrasi güçleriyle dayanışma kendisini tekrarlamaktan çıkıp, somut talep ve hedeflerle bağlanabilir.