Bölünmüşlüklerin ülkesi: Almanya

Heribert PRANTL
Süddeutsche Zeitung

Almanya’da eski bölünmüşlük sona erdiğinde yeni bölünmüşlük süreci başladı. Yeni bölünme eskisi kadar net görünmüyor ama. Tek bir bölünme de değil, çok sayıda bölünmüşlük var. Eski yarık 40 yıl boyunca iki ülkeyi birbirinden ayırdı. Hangi tarafta yaşadığınıza bağlı olarak bir tarafta “iyiler”, diğer tarafta “kötüler” vardı.
Bu bölünme 26 yıl önce bitti. Doğudakiler için mevsimler dışında her şey değişti, Batıdakiler için posta kodlarından başka bir şey değişmedi başlangıçta.
Doğu Almanya Cumhuriyeti, değişim bölgesi, Federal Almanya Cumhuriyeti ise değişimin olmadığı bölge ilan edildi. Değişim bölgesinde bölünme başladı sonra, değişimden parlayarak çıkan bölgeler, değişimden sönerek çıkan bölgeler… İşte bu bölgeler artık sadece doğuda değil Almanya’nın her yerinde var. Şimdi Almanya’nın ortasında onu ikiye bölen bir yarık yok. Yarıklar başka nedenlerle oluştu. Keskince yukarıdan aşağıya veya sağdan sola uzanmıyorlar, iki toplum biçimini birbirinden ayırmıyorlar. Çatlak ve yarıklardan oluşan bir ağ var. Yaşamın söndüğü her yerde ülkeyi ve toplumu bölüp çökertiyorlar. Almanya’nın her yerinde terk edilmiş ya da kendilerini terk edilmiş hisseden yüz binlerce insan var. Bunların epeycesi nefretlerini haykırıyorlar. Bunlar küreselleşmenin kaybedenleri ve kazananları. Düşük ücretli ve yükselme şansı olmayan hizmet sektörü proletaryası giderek artıyor. Onlar sanayi proletaryasından farklı olarak güçlü bir temsilciliğe sahip değiller ve Sosyolog Heinz Bude’nin belirttiği gibi kadın, etnik heterojen ve gittikçe yaygınlaşan görüntüye sahipler.

ZENGİNLİK VE YOKSULLUK KORKUNÇ BOYUTTA
Normal iş koşullarında erozyon yaşanıyor, giderek daha az sosyal güvence ve daha az düzenli gelir sahipleri artıyor. Almanya zenginlik ve yoksulluğun korkunç boyutta birbirinden kopuk ilerlediği koşullara sahip. Her hafta yayımlanan istatistiklerle bu durumu kader olarak kabul etme, alışmayla karşı karşıyayız. Gelirler hiçbir başka sanayi ülkesinde olmadığı kadar uçlaşıyor. Ülke aslında refah ülkesi ama yoksulları dışlıyor, refah artık toplumsal uyumu sağlayan bir makine değil. Halkın yüzde 30’u “offline” yaşıyor. Çoğunluğu yaşlılardan oluşan, sanal alemde dolaşmanın zor geldiği, bu nedenle de gerçek alemde de dışlanmış olan yaşlılar…
Kışkırtılan sosyal statüyü kaybetme korkusuyla asabiyet ve kavgacılık artıyor. Ülkeye kabul edilecek mültecilere üst sınır konulması tartışmaları aslında problemler için üst sınır getirilmesini gizliyor. Almanya’da epey mülteci var, tamam ama bu durumun sonuçlarıyla nasıl baş edileceği çoğunlukla öfke ve nefretle tartışılıyor. Tartışma, toplumu ve partileri bölüyor. Bir yanda göçmenlere yönelik anlayışlı olanlar ve yardım edenler diğer yanda ise kendi kimliğini kaybetme korkusu ile asabileşenler var. Sadece toplumda değil bireylerin içinde de bölünmüşlük yaşanıyor. Hümanistlikle reddetme arasında gelip giden bir bölünme… Halkın yarısı yabancı düşmanlığından korku duyuyor, sadece üçte bir bile olmayan bir kesim ise yabancıların ülkeyi dolduracağı korkusunu taşıyor. Ülkesine Müslüman sokmamak isteyen ABD Başkan Adayı Donald Trumpf’u haklı bulanlar da az değil ama.

TOPLUM PARAMPAÇA OLDU

Toplumun bazı kısımları açık bir toplumun kendisine yarar değil zarar getireceğini düşünüyor, etnik homojen bir ulus devlet istiyor, göçmenlere karşı saldırgan bir düşmanlık duyuyor ve bunu gösteriyor. Radikaller, mültecileri kabul eden sisteme karşı direniş çağrısı yapıyorlar. 25 yıl önce DDR yıkıldığında artık düşmanın olmadığı bir demokrasiye kavuşulduğu düşüncesiyle sevinç duyulmuştu. Yanılmışız. Yeni düşmanlar ortaya çıkıyor, İslamcı terör tehdidinden düşmanlar yaratılıyor. Bu düşmanca düşünce paranoyakça bir eğilimi içinde barındırıyor.
Toplum paramparça oldu, hiçbir şeyi göstermeyen eski otomobil camlarından tanıdığımız gibi berraklığını kaybetti. Fransızca parçalanmış anlamına gelen craquer, eski yağlı boya resimlerde veya seramik eşyalarda yaşlanmaya bağlı olarak ortaya çıkar. Eğer resim ısı değişiklikleriyle karşı karşıya kalır ve zemin buna bağlı olarak esner ya da büzülürse üstteki boya bu duruma uyamaz ve çatlar. İşte toplumdaki parçalanmışlık da böylesine derin ve tahrip edici güce sahip. Devlet ve toplum bu duruma müdahale etmeli, tuzla buz olmadan restorasyona girişmeli.
Bu restorasyon sadece fırça ve mürekkeple olmaz. Toplumsal pozisyonların insani şekilde biçimlendirilmesi gerekir. Toplumsal eşitliği genişletmek, örneğin sosyal mesleklerin her anlamda itibarını arttırmak zorunludur. Güçsüzlerin (huzur evlerindeki yaşlıların da) değersizleştirilmesine son verilmelidir. İnsanın değerini insanın ekonomik yarar ve zararını gösteren bir cetvelle ölçen politika insanlık dışıdır.
Kontrolsüz dilli, hayata küsmüş ve kendini beğenmişlere hak veren bir politika tehlikeli bir politikadır. Ancak mültecilerin kabulüne bağlı olarak ortaya çıkan masraflar karşısında da sessiz kalınmamalıdır. Seçkin ve zenginlerin tekrar dayanışmacı toplumun içine çekilmesi, ödedikleri vergi oranlarının Helmut Kohl zamanındaki düzeye yükseltilmesi iyi olur. Alman demokrasisi “öncü kültürünü” yeniden canlandırma gücüne sahip olduğunu göstermelidir. Bu öncü kültür Alman Anayasası’nda sosyal hukuk devleti olarak tarif edilmiştir.

Çeviren: Semra Çelik