Hitler faşizmi muhalif basını nasıl yok etti?

YÜCEL ÖZDEMİR

Türkiye’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Başkanlık” için Hitler’in yolundan “Uniter Başkan” olma örneğini verdikten bu yana epey mesafe katedildi. Atılan bu adımların bir kısmı adeta “ayak izlerine basarak” ilerleme şeklinde oldu. Hal böyle olunca insan geçmişin Almanya’sında olanlarla bugünün Türkiye’sinde olanları kıyaslamadan edemiyor.

Daha önce, milletvekillerin dokunulmazlığının kaldırılması ve 24 Mart 1933’te çıkarılan “Ermächtigungsgesetz”le meclisin devre dışı bırakılarak bütün yetkinin “Führer”e verilmesine benzediğini yazmıştık.

20 Temmuz 1944’deki Albay Claus Schenk Graf von Stauffenberg’in başarısız suikast girişimiyle de devlet aygıtı içinde Hitler’e karşı olanların temizlendiğini yazmış ve 15 Temmuz sonrası gelişmelerle büyük paralellik içerdiğini anlatmıştık.

En son Hayatın Sesi, İMC ve TV 10’un da aralarında olduğu 12 televizyon ve 11 radyo kanalının kapatılması da basın alanında Hitler faşizmi döneminde yapılanlarla “müthiş” denilecek kadar benzerlikler taşıyor.

ÖNCE KOMÜNİSLER, SONRA SOSYAL DEMOKRATLAR…

28 Şubat 1933’teki Reichtag Yangını provokasyonundan sonra çıkarılan yasa dayanak yapılarak, 26 Mayıs 1933’te Almanya Komünist Partisi’ne (KPD), 14 Temmuz 1933’te ise Sosyal Demokrat Parti’ye (SPD) yakın olan gazete ve yayın evleri yasaklanırken, mallarına da tıpkı bugün Türkiye’de yapıldığı gibi el konuldu. El konulan mallar sonradan faşist Hitler’in partisi NSDAP’nin yayın evlerine verildi.

Sendikaların yayınları da bir süre sonra yasaklanmıştı.

Buna rağmen, Hitler’in “erken iktidar dönemi”nde, yani 1933’ün başında, NSDAP’nin tam olarak kontrol edemediği bazı yayın organları varlığını sürdürmeye, gazeteciler mesleklerini icra etmeye devam etmişti. Baskı ve tutuklamalardan ötürü 2 bin yayıncı ve yazar yurt dışına çıkmak zorunda kalmıştı.

GOEBELS’İN HAYALİ: PİYANO GİBİ BASIN

Demagoji ustası” Joseph Goebels’in Mart 1934’de “Propaganda Bakanlığı”na atanmasıyla birlikte, basın ve aydınlar üzerindeki baskı daha da sistematik hale getirildi. Ve Goebels göreve başlarken hedefini “Basını hükümetin elinde bir piyano gibi çalabileceği alete dönüştürmek” olarak ilan etmişti.

Öyle de yaptı.

Goebels her fırsatta basının “Alman ulusunun çıkarına göre yayın yapması”ndan söz etti ve bunu yapmayanların “vatan haini” olduğunu söyledi. Yani Goebels tarafından “milli basın” yaratmak için gereken ne varsa yapıldı.

Bu süreçte iki önemli adım atıldı. Birincisi, Hitler ve partisi NSDAP ile aynı görüşte olmayan liberal gazetecileri ve yazarları susturmak, ikincisi de tam olarak NSDAP’nin kontrol edemediği basın-yayın organlarına ‚kayyum atamak’…

Yani, politik olarak hizaya getirilemeyen liberal, şahıslara ait yayınlara el koyarak veya özel yasalarla ‚kayyum‘ atanarak ele geçirildi.

TARİH TESADÜFÜ: 4 EKİM

Şu tesadüfe bakın ki; Hayatın Sesi, İMC ve TV 10’un kapısına kilit vurulduğu günden tam 83 yıl önce, 4 Ekim 1933’de çıkarılan ve 1 Ocak 1934’de yürürlüğe giren Yazım Yasası (Schriftleitergesetz), Hitler rejimine karşı çıkan, eleştiren gazetecilere ve yazarlara meslek yasağını getiriyordu.

Bugün hükümetin çizgisine aykırı yayın yapan televizyonların kapatılması da aslında fiilen, mevcut hükümetin çizgisinde olmayanlara meslek yasağı anlamına geliyor.

Hitler rejiminde, ülkede faaliyet yürütecek gazeteci ve yazarların listesini onaylamayla yükümlü “Yazım Yasası” (Gazetecilik Yasası olarak da biliniyor), kimin gazeteci ve yazar olabileceğinin kurallarını belirliyordu. Goebels tarafından üyeleri atanan “Meslek Mahkemesi”nin (Berufsgericht) belirlediği listeye giremeyenler artık gazeteci ve yazar sayılmıyordu.

Yedi madde halinden oluşan yasada, asıl olarak gazetecilik ve yazarlık yapanların saf Alman (Ari) ırkından olması ve dünya görüşü bakımından da rejimle uyumlu olması esas alınmıştı. Ari olmayanlarla evlenenler de bu listeye giremiyordu.

Böylece bu kriterlere uymayan 1300 “yazar” ve “gazeteci” meslekten men edildi.

Aslında 83 yıl önce çıkarılan yasa ile bugünün Türkiye’sindeki uygulama birbirine pek yabancı değil. Bugün her ne kadar benzer bir yasa bulunmasa da, uygulama bakımından sonuç aslında pek de farklı değil.

KAYYUM ATANAN, EL KONULAN GAZETELER

Bütün bunlara bir de basına mali baskıları eklemek gerekiyor.

Değişik kaynaklara göre, Hitler’in başbakan olduğu Ocak 1933’de Almanya’da 3400 değişik ulusal ve yerel gazete vardı. O vakit gazeteler bugünkü gibi her gün değil, haftada üç-dört gün yayınlanıyordu.

Siyası baskılardan ötürü “tek ses”in hakim olduğu ülkede zamanla gerçekten başka ses kalmadı. Komünist ve sosyal gazetelerin kapatılmasına ses çıkarmayan liberal basın da bir süre sonra baskılardan payına düşeni adlı. Nisan 1935’e gelene kadar 400 gazete kapatıldı ya da kayyum atandı. Savaşın başlamasıyla birlikte el konulan gazete sayısı hızla arttı ve 1941’de bu sayı 550’ye çıktı. 1943’ün sonuna kadar ise “savaş durumu” denilerek kapatılan gazete sayısı 950’ye ulaştı. Savaşın bitimine yakın bir sürede ise, yani 1944’ün sonunda, ülkede faaliyet yürüten şahıslara ait 625 gazetenin toplam tiraj 4.4 milyon (yüzde 17) iken, NSDAP’in elinde bulunan 352 gazetenin toplam tirajı 21 milyon idi.

Buna rağmen Hitler’in ömrü uzun sürmedi. Savaş bittiğinde Alman halkı onun iyiliğinden çok kötülüğünü konuştu, halen de konuşuyor.

TEK SES SİYASİ ÖMRÜ UZATMIYOR

Her şeye muktedir olmak isteyen diktatörler her yerde amaçlarına varmak için aslında aynı yol ve yöntemlere başvuruyorlar. Bu nedenle günümüz Türkiye’sinde olanlar, 1930’ların Almanya’sında görüldüğü gibi “yeni icatlar” değildir. Daha önce yapılanların aslında güncellenmiş ve kopyalanmış hali devreye konulmuş durumda.

Egemen faşist ideolojiden başka bir görüşün duyulmasına, yayılmasına izin vermeyen Hitler faşizmi bugün hem Almanya hem de insanlık tarihi açısından kara bir leke.

Ve bu “kara leke”, ne yazık ki bugün Türkiye’ye kadar ulaşmış durumda.

İnsanlık tarihi, geçmişten bu güne fikir ve basın özgürlüğü uğruna büyük bedeller ödedi ve ödemeye de devam ediyor.

Ödenen bedellerin ardından elbette karanlıktan çıkıp aydınlık yarınlara ulaşılacaktır. Çünkü hiçbir muktedir ebediyen işbaşında kalamayacaktır. En önemlisi de sonları çoğunlukla trajik olmuştur.