Asıl sorumluluk demokrasi güçlerinde

Türkiye’de basına, Kürt halkına, demokrasi güçlerine yönelik baskılar dinmek bilmiyor. Cumhuriyet gazetesi ve HDP’ye yönelik yapılan operasyonla baskının dozajını bir üst aşamaya çıkaran AKP Hükümeti ve Erdoğan’a karşı Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinden eleştiriler sertleşiyor. Peki bu eleştiriler Erdoğan’ın saldırıları yavaşlatmasına yol açabilir mi? Eleştirilerin lafta değil somut eyleme dönüşmesi mümkün mü?

YÜCEL ÖZDEMİR

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin temsil ettiği devlet tarafından muhaliflere yönelik son bir kaç aydır sürdürülen baskı ve sindirme politikası giderek pervasız hale geliyor. En temel hak ve özgürlüklerin dahi tanınmadığı ülkede özellikle hükümetin çizgisinde olmayan gazete, televizyon, dergi ve İnternet sitelerine yönelik yasaklama ve kapatmalar hız kesmedi. Bütün bunlar yetmemiş gibi bir de sosyal medya üzerinden iletişim engellendi.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra önce Gülen Cemaati’ne bağlı olduğu ifade edilen çok sayıda medya organı kapatılıp mallarına el konulduktan sonra, bu kez de darbeye karşı çıkan Kürt ve sol muhalif basın hedef alındı. Eylül ayında aralarında Hayatın Sesi, İMC, TV 10 gibi 12 televizyon ve 11 radyo kanalının kapatılmasından sonra, Ekim ayı sonunda ise aralarında DİHA, JİNHA gibi haber ajansları ve değişik yerel gazetelerin yanı sıra Evrensel Kültür, Özgürlük Dünyası ve Tiroj dergilerinin olduğu 15 yayın daha kapatıldı, mallarına el konuldu.

Ardından 4 Kasım Cuma günü sabaha karşı HDP Eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın aralarında bulunduğu 12 HDP milletvekili gözaltına alındı, daha sonra eşbaşkanlar dahil 9’u tutuklandı.

Bütün bunlar ve daha fazlası Türkiye’de AKP/Erdoğan’ın kendisiyle aynı görüşte olmayan kesimlere hayat hakkı tanımadığını, bundan sonra da tanımayacağını açık olarak gösteriyor.

ALMANYA NE YAPIYOR?

Temel hak ve özgürlüklerin yok sayıldığı Türkiye, dünyanın her hangi bir yerinde her hangi bir ülke değil. Demokrasi ve insan haklarını “temel değerleri” olarak ilan eden Avrupa Birliği (AB) ile tam üyelik müzakereleri sürdüren, bunun için pek çok müzakere başlığını açan bir ülke. Dolayısıyla, AB’nin Türkiye’nin yaptıklarına hiç ilişkisi olmayan bir ülkeye davrandığı gibi davranması kabul edilemez, edilmemeli.

Ama, AB bugüne kadar Erdoğan/AKP çizgisinin yaptığı baskılar ve yasaklamalar konusunda çoğunlukla sessiz kaldı ya da yeteri derecede sert tepki vermedi. Erdoğan/AKP çizgisi ise bildiği yolda yürümeye devam etti. Gelen eleştirileri de çoğunlukla iç politikada malzeme olarak kullandı.

Denilebilir ki; gazete ve televizyonların kapatılması ve basılması konusunda en sert tepkiyi ismi SPD’nin başbakan adaylığı için de geçen Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz verdi.

Cumhuriyet yazarlarının gözaltına alınmasından sonra Türkiye’nin “kırmızı çizgiyi aştığını” söylemesinin ardından, Başbakan Binali Yıldırım’ın verdiği tepki saldırıların devam edeceği anlamına geliyordu.

Alman Hükümeti’nin resmi tutumu ise her zamanki gibi rutindi. Ama Can Dündar’ın Die Welt gazetesinde verdiği demeçte, “Alman Hükümeti’nin tepkisi gerçekten zayıf. Bu, ABD gibi Türkiye’nin diğer Batılı ortakları için de geçerli” (welt.de) demesi, işin havasını değiştirdi. Dündar’ın haklı eleştirisi Alman basınında geniş yer aldı.

Aynı gün kameraların karşısında geçen Başbakan Merkel, “Türkiye’de durum alarm verici” demek zorunda kaldı ve bu konunun Türkiye-AB ilişkilerine etkide bulunacağını ifade ederek dolaylı olarak Erdoğan’ı uyardı.

Uzun zamandan beri basın ve düşünce özgürlüğü konusunda Erdoğan’ın yaptıklarına seyirci ve sessiz kalan Merkel, asıl olarak iç kamuoyunun baskısı nedeniyle artık eski politikanın sürdürülemez olduğunu görmüş ve yeni bir açıklama yapmak durumunda kalmıştı.

Çünkü, özellikle Cumhuriyet operasyonundan sonra Türkiye’de basına yönelik baskılar Almanya’nın da en önemli gündemi haline geldi. Gazeteci örgütleri başta olmak üzere pek çok kurum ve kuruluş neredeyse her gün Merkel’e yönelik açıklamalar yaparak, Erdoğan’ın yaptıklarına daha fazla seyirci kalmaması çağrısında bulunuyor.

Bundan sonra artık önemli olan Merkel ve hükümetinin “Alarm veren durum” karşısında ne yapacağıdır. Eğer, yapılanlara karşı somut bir adım atılmaz, salt “sert sözlerden” ibaret bir tutum beyanıyla sınırlı kalırsa, bunun hiçbir yararının olmadığı ortada.

Alarm verici” durum nedeniyle Türkiye’de olup bitenler artık “sert eleştirilerle” geçiştirilebilecek düzeyde değildir. Laf değil somut eylem ve icraat zamanı. Söylenen sözler ancak o zaman inandırıcı olabilir.

OLABİLDİĞİNCE GENİŞ DAYANIŞMA AĞI ÖRME ZAMANI

Son açıklamalara bakılırsa, Almanya, Türkiye’deki demokrasi ve insan hakları ihlalleri nedeniyle Türkiye ile ilişkilerini bozma, kesme niyetinde değil. İncirlik’teki Alman askerlerinin görev süresi yeniden uzatılacak. Yaptırımların gündemde olmadığını hükümet sözcüsü dile getirdi.

Bu nedenle asıl sorumluluk Almanya’da bulunan bütün uluslardan demokrasi yanlısı güçlerde. Alman Hükümeti üzerindeki baskıyı yoğunlaştırarak gidişatı tersine çevirmek mümkün.

Basına, aydınlara ve Kürt halkına yönelik baskılar, yasaklamalar, tutuklamalar son buluncaya, 15 Temmuz’dan bu yana OHAL ve KHK ile gasp edilen bütün haklar iade edilinceye kadar Türkiye-Almanya/AB ilişkilerinin dondurulması en somut ve gerçekçi taleptir. Yine Almanya’nın Türkiye’ye silah satışının yasaklanması atılacak ilk adımların başında geliyor. Silah ambargosu kararı daha önce Helmut Kohl döneminde hayat bulmuştu.

Merkel’in Erdoğan’la girdiği çıkar ilişkileri nedeniyle hemen bu acil talepler doğrultusunda hareket etmeyeceği açık. Ancak, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli işçi-emekçi, gençler, kadınlar ve Alman ilerici güçleri, meslek örgütleri, muhalefet partileri ve sendikalar bu talepler etrafında güçlü bir mücadele başlatabilir, böylece Merkel somut tutum almaya zorlanabilir. Merkel’in adım atması demek AB’nin Erdoğan’a karşı harekete geçmesi anlamına geliyor. Bunun koşulları her zamankinden çok daha uygundur. (YH)