Türkiye’nin bitmeyen Avrupa yolculuğu

Yücel ÖZDEMİR
Köln

Avrupa Birliği (AB)-Türkiye ilişkisinin kökleri 53 yıl öncesine kadar uzanıyor. Avrupa Ekonomik Topluluğuna (AET) yapılan üyelik başvurusunun ardından 12 Eylül 1963’te imzalanan ortaklık anlaşmasıyla, tam üyelik için koşullar yerine getirilince üyelik görüşmelerinin başlaması hedefleniyordu. 53 yıl içinde pek çok kez inişli çıkışlı süreçten geçen AB-Türkiye ilişkileri, şimdi gerileme evresinde. Yakın zamana kadar AB ile ilişkileri geliştirmekle övünen AKP iktidarı, şimdi tersine AB’den uzaklaşma tehdidiyle prim toplama derdinde. Sonuçta iki taraf da birbirinin zayıflıklarını kullanarak, pazarlıklarda altta kalan pozisyona düşmek istemiyor.

HİÇ BİTMEYEN YOL

31 Temmuz 1959’da Avrupa Ekonomik Topluluğuna (AET) yapılan ortaklık başvurusuyla başlayan “AB yolculuğu”, 12 Eylül 1963’te ortaklık anlaşmasının imzalanarak 1964’te yürürlüğe konulması, 10-11 Aralık 1999’da aday üyeliğin kabulü ve en sonunda 3 Ekim 2005’de müzakerelerin resmen başlanmasıyla somut bir hal aldı.

Özellikle bu son iki tarihten sonra AB üyeliğinde artık geri dönüşün olmadığı, olmayacağı sıkça propaganda ediliyor ve tam üyelik tarihinin yakın olduğu ifade ediliyordu.

2004 AB ZİRVESİ VE SONRASI

Bu nedenle müzakerelere başlanması kararının alındığı 17 Aralık 2004’deki AB Zirvesinden sonra Türkiye cephesinde adeta bayram yaşanmıştı. Ne de olsa, “ortaklık anlaşması”nın imzalandığı 1963’ten sonra ilk kez ciddi ve somut adım atılmış, müzakerelere geçilmiş ve tam üyelik ucunun artık göründüğünden söz edilmişti.

AB’nin müzakereler için kapıyı aralamasında 2002’de yapılan genel seçimlerde, yüzde 10 barajı nedeniyle aldığı yüzde 34 oyla Meclisin üçte iki çoğunluğunu kazanan AKP ve Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın rolü büyüktü. Erdoğan ve partisi daha yönetime gelmeden AB’nin istekleri yönünde pek çok olumlu mesaj vermiş, sonradan kendisinden istenilen pek çok düzenlemeyi yapmış ve bu nedenle gereken desteği almıştı. Bütün bunlardan dolayı bu süreçte özellikle hükümet yanlıları, Türkiye’nin AB üyeliğinin çok uzun olmayan bir dönemde gerçekleşeceğini sıkça propaganda ediyor, hatta belli tarihleri bile dillendirerek bununla övünç duyuyorlardı.

HEM İLERLEME HEM GERİLEME DÖNEMİ

Denilebilir ki; Türkiye’nin uzun ince AB yolculuğunda, en somut ilerlemeler AKP ve Erdoğan döneminde sağlandı. Ama gelinen aşamada yine denilebilir ki, Türkiye-AB ilişkilerinde en fazla somut gerileme de yine AKP ve Erdoğan döneminde gerçekleşecek. Daha önceki dönemlerde çoğu zaman durağan şekilde devam eden ilişkiler, şimdi adeta bir türbülansa girmiş görünüyor.

Sürecin kontrolden çıkmaması için bütün güçlerin kendince belli planlar yaptığı anlaşılıyor. Bu nedenle her şeyin kısa sürede bitmesi mümkün görünmüyor. AKP/Erdoğan çizgisinin ise bütün bu süreci iç politikadaki gücünü artırmak, pazarlıkta elini güçlendirmek için çaba harcayacağı anlaşılıyor. En son AB’ye alternatif olarak ‘Şangay Beşlisi’ne üyeliği gündeme getirmesini de bu çerçevede ele almak gerekiyor.

AB’NİN DESTEĞİ ERDOĞAN’I BU HALE GETİRDİ

Bu süreçte asıl olan AB’nin nasıl bir karar alacağı. Çünkü, Kopenhag siyasi kriterlerinde, temel demokratik hak ve özgürlükler öne çıkarılırken, bütün üye ve aday üye ülkelerin bunlara uyması şart koşuluyor. Aday üye Türkiye’nin bugüne kadar bu şartların çoğunu yerine getirmediği gibi, başta basın ve düşünce özgürlüğü olmak üzere pek çok alanda “AB normları”nın çok gerisinde olduğu biliniyor. Hatta basın özgürlüğü konusunda diktatörlükle yönetilen Afrika ülkelerinin dahi gerisinde. AB buna rağmen, Türkiye ile ilişkilerini kesmeyi ya da gözden geçirmeyi gündemine almadı. Ancak, son aylarda AKP/Erdoğan’ın baskıları ve otoriterleşme konusunda girdiği süreç AB’nin “üç maymunu” oynamasına müsaade etmeyecek noktaya ulaştı.

Bu nedenle, AP tarafından alınan “müzakerelerin dondurulması” önerisi siyasi açıdan önemli ve etkili. Ancak bunun sadece tavsiye niteliği taşıdığı da biliniyor. Nitekim, AB’nin karar merci olan ve ülkelerin liderlerinin katılımıyla oluşan AB Konseyinin vereceği karar asıl tayin edici olacak. Bu da AB’de karar verici durumda olan ülkelerin alacağı tavırdan bağımsız değil.

Kararda AB politikalarına yön veren Almanya’nın ağırlığı elbette oldukça yüksek. Hem Türkiye-Almanya arasındaki ekonomik, siyasi ve askeri iş birliği, hem de Almanya’nın Türkiye üzerinden Ortadoğu’ya dair yaptıkları planlar sürecin bundan sonra nasıl devam edeceği konusunda belirleyici. Bu nedenle, devletler açısından insan hak ve özgürlüklerinden çok çıkarlar belirleyici.

AB’NİN RAHATSIZLIĞI

Erdoğan ve AKP, Türkiye’nin bölgede geçmişteki gibi kaderine razı olan bir ülke olmayacağı iddiası ve AB’nin bölgedeki çıkarlarının ve açmazlarının farkında olarak bir pazarlık yürütüyor. Ve bunun karşılığında kurmak istediği otoriter rejime ses çıkarılmamasını dayatmak istiyor. AB üyesi devletler ise, ‘evrensel hukuk ve demokrasi değerleri’nden ziyade, bölgedeki çıkarları açısından dengesiz ve istikrarsız bir politika yürütülmesinden rahatsızlık duyuyor. Bu yüzden de “demokrasi ve hukuku” politik-diplomatik bir sopa olarak kullanıyor.

AVRUPA EMEKÇİLERİNİN TUTUMU ÖNEMLİ

Gerek Ortadoğu gerekse dünya genelinde taşların yerinden oynadığı bu dönemde, AB-Türkiye geriliminin nereye evrileceği konusunda en azından kısa vadede çok kesin yargılarda bulunmak pek mümkün görünmüyor. Ancak iki taraf açısından da ekonomik, askeri ve politik bakımdan sahip olunan bağımlılıklar düşünüldüğünde dönemsel bir krizin ötesine geçmesi de pek mümkün görünmüyor.

Karşılıklı olarak tehdit ve şantaja dayalı bu çıkar politikasının ne Türkiye ne de Avrupa’daki halklar ve emekçilere bir yarar sağlayamayacağı ise ortada.
Türkiye’de ezilenlerin ve demokrasi güçlerinin asıl ihtiyaç duyduğu destek Avrupalı emekçilerden ve demokratik kamuoyundan gelecek dayanışma olacaktır. Ancak bu dayanışmanın bir yanının da, Avrupa hükümetlerine yapılacak baskı olduğu açık.