Sistemi kendi yasaları ile vurmak

Sevinç Sönmez

2012 yılında Pakistan’da bir fabrika yandı. Bu yangında 260 Tekstil işçisi yaşamını yitirdi. Bu günlerde ucuz tekstil mağaza zinciri KIK hakkında dava açılması bekleniyor.

Alev fabrikanın içine yayılmaya başladığında Muhammad Hanif adlı işçi, acil çıkış kapısından kaçıp kurtulmak istemiş ancak kapı ve demir parmaklı pencereler kilitli olduğu için dışarı çıkamamış. Duman ve sıcaktan şuurunu kaybetmek üzereyken bir havalandırma cihazını yerinden sökerek kendini ancak boşluğa bırakabilmiş. Yangından sağ olarak kurtulmayı başarmış Hanif. Ancak içeride kalan 260 işçi alevlerin arasında yanarak can vermiş. Hanif, ağır duman zehirlenmesinden dolayı çalışamıyor ve uzun yol kat etmek zorunda kaldığında ciğerlerinin ağrıdığını söylüyor.

Hanif, sakin ve bakımlı genç bir adam. Hikayesini defalarca kez yabancı gazetecilere anlatmış. Herkesin bilmek istediğinin, 11 Eylül 2012 akşamı fabrikada yangın başladığında tam olarak neler yaşandığı imiş. Hanif’in savunmasız bir kurban olarak kalmamasının, aksine davacı durumunda olabilmesinin nedeni ise Karachi’de işvereni olan Ali-Enterprises firmasının büyük bir alıcısının olması. Hanif’in Alman tekstil mağazası KIK davası şimdi Dortmund Eyalet Mahkemesi’nde görülüyor. Mahkeme, bu tür olaylarda yol gösteren niteliğinde bir karar alacak; şirketler yurtdışında gerçekleşen insan hakları ihlallerinden sorumlu tutulup tutulamayacaklarına karar verecek.

Yangından bir kaç hafta sonra Hanif’in hikayesini Spiegel dergisinde okuyan, Berlinli avukat Saage- Maaß kısa bir süre sonra olayı yerinde incelemek üzere Pakistan’a gidiyor. Miriam Ssaage-Maaß 2007’ de kurulan, bağımsız bir kurum olan ve merkezi Berlin’de bulunan Avrupa İnsan Hakları ve Devletler Hukuku Merkezi’nde (ECCHR) çalışıyor. Kurum, insan hakları ihlallerini teşhir, ortaya çıkarmayı, bu anlamda kamuoyu aydınlatmayı kendine amaç edinmiş.

ALMANYA 5. SIRADA

Saage- Maaß uzun zamandır şirketlerin başka ülkelerde işledikleri insan hakları suçlarını mahkemeye yani yasal bir zemine taşımak için uğraşıyor. Nerdeyse umutsuz bir gibi görünen bir çaba. Çünkü, Alman ceza kanununda şirketlere karşı bir ceza yasası yok. Bir diğer sorun ise, üretim zinciri çok karmaşık olduğu ve üretimin büyük bir bölümünün taşeron firmalar üzerinden yapıldığı için şirketlerin direk sorumluluğunu kanıtlamak da neredeyse mümkün değil. Alman tekstil firmaları sadece mallarını yurtdışından satın alıyorlar ancak yurtdışında sahibi oldukları şirket yok denecek kadar az. Bu yüzden, üretim alanlarında yaşanan ihlallerden dolayı yasal olarak sorumlu tutulabilmeleri neredeyse mümkün değil. Oysa Maastricht Üniversitesi’nin 2015 yılında yaptığı bir araştırmaya göre hakkında şikayet başvurusu yapılan ülkeler sıralamasında Almanya beşinci sırada bulunuyor. Fakat buna rağmen Alman mahkemelerinde şimdiye dek başarıyla sonuçlanan bir tek sivil dava bile görülmemiş.

Karachi yangınından sonra bu durum değişebilir. Çünkü KIK firması Ali- Enterprises’ten mal alan tek firmaydı. Bu yüzden Saage-Maaß dört yıldır Pakistanlı sendikacılar ve mağdurlarla birlikte KIK firmasının Almanya’da yargılanması için çalışıyor. Çünkü “yasalar, sistemin adaletsizliklerini durdurmaya yardım edebilir” diyor. Meselinin sadece hak ve hukukun uygulanması olmadığını, arkasında yatan politik çıkarlarında gün yüzüne çıkması gerektiğini söyleyen Saage- Maaß, “Dev tekel KIK firmasına karşı Avrupa İnsan Hakları ve Devletler Hukuku Merkezi güç kaynağımız konumundadır” diyor ve Davud ve Golyat efsanesine benzetiyor. KIK şirketinin 20 bin çalışanına karşı 20 tekstil işçisi, bağış ve yardımlardan oluşan 2,3 milyon Euro’luk bir bütçeye karşı 1,81 milyar Euro net kar elde eden bir şirket.

ECCHR’in amacı, şirketlerin uyguladıkları insan hakları ihlallerine yönelik kamuoyu oluşturmak ve aynı zamanda bu şirketlerin yasal olarak da yargılanmalarını sağlamak. Ancak, insan hakları sözleşmesi dünya çapında kabul görüyor olsa da, mesele uygulamaya gelince varolan yasal olanaklar yok denecek kadar az. Bu yüzden de şirketlerin yargılanması zorlu ve çetin bir süreç olarak ifade ediliyor.

Sözleşmeler, ancak ulus devletler tarafından kendi yasalarına dahil edildiğinde uygulanabiliyor ve bağlayıcı olabiliyorlar. Birleşmiş Milletlerin 2011 yılında yayınladığı “şirketlerde insan hakları ilkeleri” gibi bildirgeler bir tavsiye, Federal hükümetin vaaz ettiği “ulusal ekonomi ve insan hakları programı” ise sadece bir niyet bayanı olmaktan öte gitmiyor. Saage-Maaß’a göre, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün insan hakları açıklaması yeteri kadar kapsayıcı. Yeni yasal düzenlemelerden çok bu yasaların uygulanmasında daha etkin adımların atılması gerekiyor. Asıl sorun Alman yasalarının sadece Almanya da yaşayan insanları koruması ve şirketlerin yurtdışında işledikleri ihlallerden dolayı sorumlu tutulamamaları.

Yangından sağ kurtulan işçiler ve ölenlerin yakınları tarafından kurulan Baldia Factory Fire Affectees Association örgütü de bu amaçla çalışıyor ve uzun vaat eden bu koşulların değişmesini, seslerinin duyulmasını ve adalet istiyorlar. Alman medeni hukukuna göre sadece bireyler dava açma hakkına sahip olduğu için örgüt 30 biner Euro’luk tazminat davası açmak üzere 4 kişiyi belirlemiş. Muhammad Hanif de bunlardan birisi.

KİK firmasının ilk etapta 6,15 milyon Dolar maddi yardım önermesine rağmen, olayın ve esas olarak sorumlularının kim olduğu sorusunun unutulmamasının asıl nedeni davanın yargıya yansımış olmasında yatıyor.

ECCHR de Wolfgang Kalleck gibi tanınmış, Edward Snowden’i temsil etmiş, Mercedes ve Donald Ramsfeld’e karşı hukuk mücadelesi vermiş avukatlar çalışıyor. Bu davaya ise insan hakları konusunda yetkin bir avukat olan Remo Klinger bakıyor. Klinger, “Alman yasalarına göre dava açılsaydı çok az şansımız olurdu” diyor ve davanın bu yüzden İngiliz yasalarına ve emsal olma özelliği taşıyan olaylara dayanan Pakistan yasalarına (teamül hukukuna) göre açıldığını söylüyor. Bu tarz davalar Almanya da henüz çok yeni. Davanın yargı aşamasına gelip gelmeyeceği ve mahkemenin davayı ele alıp almayacağı bile kesin değil. Avukatlar, davacılara mahkeme yardımının kabul edilmesini olumlu bir adım olarak görüyorlar çünkü bu yardım genelde davanın açılma ihtimalinin olduğu durumlarda ya da zor olan hukuki süreçlerde onaylanıyor.

İNANILMAZ BUDALALIK

Bu gelişmelerden dolayı KIK şirketinin de nevri dönmüşe benziyor. Şirket, ilk başlarda acil yardım olarak yaptığı bir milyon Dolar’lık ödemeye rağmen 2012 yılında herhangi bir sorumluk taşımadığını beyan etmiş. Şimdiye dek basına pek bilgi vermeyen ancak daha çok açtığı davalarla bilinen şirket, 2015 yılında tanınmış bir halkla ilişkiler bürosunu görevlendirerek basını düzenli bilgilendiriyor ve imaj kampanyaları düzenliyor. Dortmund Eyalet Mahkemesi’nde açılan tazminat davasına yönelik ise şirket, “insan haklarının korunması sorumluluğu devlerin görevidir” diyor.

ECCHR de çalışan avukatlara göre, bu bahane incir yaprağı mahiyetinde. Saage-Maaß’ın deyimiyle, “hukuk ve siyasetçiler şirketlerin etki alanı konusunda bir hayli naifler. KIK sadece bir alıcı değil patron. Bu küreselleşmenin kirli yüzü. Şirketler pekala üretimin yapıldığı küreselleşmiş güneyde ki ülkelerde neler olup bittiğini çok iyi biliyorlar.” Burada sorun politik anlamda gerçekten bazı şeyleri değiştirme isteğinin olmayışı. Dortmund Eyalet Mahkemesi şimdilik bir bilirkişi raporunun hazırlanmasını kararlaştırdı. ECCHR avukatları ise aynı zamanda dava üzerinde çalışıyorlar. Heckler & Koch silah tekelinin Meksiko’ya yaptığı illegal silah satışlarından dolayı, 2014 yılında 6 üniversite öğrencisinin öldürüldüğü, 43 öğrencinin kaçırıldığı katliamda payı olup olmadığını araştırıyorlar. (YH)