Avrupa’da aşırı sağ neden güçleniyor, sol neden zayıf?

YÜCEL ÖZDEMİR

Avusturya’da bu pazar önemli bir seçim var. Cumhurbaşkanlığı koltuğuna kimin oturacağını belirlemek için tekrarlanacak seçimlerde aşırı sağcı, milliyetçi Özgürlük Partisinin (FPÖ) Adayı Norbert Hoffer ile Yeşiller’in Adayı Alexander van der Bellen bir kez daha yarışacak.
Mayıs ayında yapılan seçimleri Van der Bellen, kıl payıyla (yüzde 50.3) kazanmıştı. Ancak, Hoffer seçim sonuçlarına itiraz etmiş ve tekrarlanmasını sağlamıştı. Bütün dikkatler şimdi tekrarlanan seçimlerden kimin galip çıkacağında…
Son beş ayrı anketin üçünde Hoffer, yüzde 51-52 ile önde görünüyor. İki ankette ise Van der Bellen yüzde 51 ile kazanıyor.

Trump’ın seçim zaferinin Avrupa ülkelerindeki sağ popülist hareketleri de güçlendireceği bir süredir dillendiriliyor. Bu nedenle, Avusturya’da aşırı sağcı birinin, devletin en üst makamına oturması sürpriz olmayacak.
Bırakalım seçimleri kazanmasını, aşırı sağın bu kadar güçlenmesinin, sistemin ana partilerini geride bırakmasının kendi başına tartışılıp, sorgulanması gerekiyor. Ama iş işten geçtiği için şimdi sorgulamadan çok, kıl payıyla da olsa engelleme önemli hale geldi.Benzer bir durum Fransa için de geçerli.
Mayıs’taki seçimlerde faşist Marine Le Pen’in ikinci tura kalacağına kesin gözüyle bakılıyor. Fransa gibi geçmişi mücadelelerle dolu bir ülkede sosyal demokratların, solun esamesi okunmuyor. Öyle görünüyor ki seçimlerde faşist Le Pen’e karşı sağcı-milliyetçi Fillon’u desteklemek zorunda kalacaklar.

Dünyadaki siyasal atmosfer 2008 krizinin yarattığı sonuçların sancılarını yaşıyor. Her kriz sonrasında, sistem partilerinden kopuş hız kazanır ve geniş kitleler arasında yeni arayışlar başlar.

Bugün de faşist partilerin güçlendiği, iktidara doğru yürüdüğü bir evredeyiz. Nerede ne kadar iktidara geleceklerini ise bundan sonraki gelişmeler gösterecek.

Peki bugün Avrupa’nın pek çok ülkesinde sağcı-faşist partiler geniş kitlelerden neden ve nasıl destek görüyorlar? Bu yükselişi durdurmak için kimin ne yapması gerekiyor?

Önceki gün Almanya’da Bertelsmann Vakfı tarafından yayımlanan kapsamlı bir araştırmada bu sorulara yanıt aranıyor. AB’nin dokuz büyük ülkesinde 14 bin 936 kişi arasında yapılan araştırmanın ortaya çıkardığı en önemli sonuç küreselleşme korkusunun aşırı sağı güçlendirdiği. Bolca propagandası yapılan “küreselleşme” gelinen aşamada geniş kitleler arasında büyük korku ve endişelere yol açmış ve bu kendisini siyasal olarak ağırı sağ, milliyetçilik şeklinde dışa vurmuştur. Araştırmaya katılanların yüzde 55’i küreselleşmeyi şans, yüzde 45’i tehlike olarak görüyor.

Almanya’da aşırı sağ AfD’ye oy verenlerin yüzde 78’i, Fransa’da Milliyetçi Cephe’ye oy verenlerin yüzde 76’sı, Avusturya’da FPÖ’ye oy verenlerin yüzde 69’u küreselleşmeyi tehlike olarak gördüğü için bu partilere oy verdiğini söylüyor.
Araştırmaya göre, küreselleşmenin tehlike olarak görülmesinin başlıca nedenleri göç, savaş, çevre, yoksulluk, ekonomik kriz ve terörizm olarak sıralanıyor.

Kapitalist-emperyalist sistemin yol açtığı bu beş temel sorun konusunda kitlelerin “sol”u değil de sağı tercih etmesi dikkate değer. Bunun üzerinde düşünmek, çözümler üreterek mücadele hattı belirlemek gerekiyor.

Avrupa çapında aşırı sağın bu denli güç toplaması solun güçsüzlüğünden kaynaklanıyor. Güçsüzlüğün ana nedeni ise kitleleri sağa yönelten bu beş temel konuda solun geniş kitleleri ikna edecek çözümleri yüksek sesle ifade edememesi…

“Sol”un eski sosyal demokrat kanadı, artık temel insani değerlerden, adaletten, paylaşımdan, eşitlikten söz edemez oldu. İnandırıcılıkları kalmadı. Çünkü, küreselleşmenin ilan edildiği dönemde en acımasız neoliberal politikalar bu partiler tarafından hayata geçirildi.
Dolayısıyla bunların yeniden ’70’li, 80’li yılların sosyal demokrat partilerine dönüşerek geniş kitlelerin desteğini alması pek mümkün görünmüyor. Daha soldaki sol sosyal demokrat partiler ise küreselleşmenin yarattığı temel sorunların çözümü konusunda kafa karışıklığı içinde ve ürkek. Sistemle bağlarını koparıp doğrudan muhalefet yerine bazı rötuşlarla sorunların çözülebileceğini söylüyorlar. Bunun elbette ideolojik nedenleri var. Dolayısıyla henüz geniş kitlelere güven vermekten uzaklar.

Küreselleşmenin yarattığı korku ve endişelerin popülist sağa, milliyetçiliğe değil de sola kaymasının yolu, sistem ve onun partilerine karşı güçlü alternatifler üretmek ve bunları yüksek sesle korkmadan ifade etmekten geçiyor.
Bu yapılmadığı takdirde, korkuların hasadını milliyetçi faşistler toplayacak ve bu insanlığın başına yeni belalara yol açacaktır.