Castro’dan sonra ölen kim, yaşayacak olan ne?

Aydın ÇUBUKÇU

İkinci büyük emperyalist savaş, birincisi gibi yeryüzünün bütün ilişkilerini değiştirdi. Yeni değişim talepleri ortaya çıkardı, yeni umutların ve özlemlerin kapısını açtı. Savaş, hem birikmiş bütün kötülüklerin sonucudur, hem de sona erdiğinde kendi sürecinde birikmiş bütün iyilik özlemlerinin açılıp saçılmasına uygun koşulları yaratmış olur. Çünkü savaş ve devrim, aynı toprağın üstünde büyüyen zehirli ve şifalı otlara benzerler. Lenin’in ölümsüz sözünde belirtildiği gibi, “ya savaş devrimlere yol açar, ya da devrim savaşı önler!”

Büyük Ekim Devrimi sürmekte olan savaşa son noktasını koydu. Onun yolunu açan savaştı, o da savaşın canına okudu.

İkinci büyük savaş ise, devrimi başaramayan insanlığa tarihin biçtiği bir ceza olarak geldi. Eğer birinci savaş örneğin Almanya’da da devrimle sonuçlanmış olsaydı, mutlaka insanlık ikinci büyük savaşı da, Hitler gibi bir belayı da tanımayacaktı.

Fakat bununla birlikte, kaçırılmış devrim fırsatlarının yeniden yakalanabilmesi için yeni umutların kapısı da açıldı. Dünya çapında faşizm yenilmiş, demokrasi ve sosyalizm kazanmıştı. Avrupa burjuvazisi vahşi savaş politikalarının yerine sosyal refah ve kalkınma programları uygulayarak kapitalizmin ömrünü uzatma yolunu seçmişti. Ne var ki, aynı süreçte eski sömürgelerde bağımsızlık ve sosyalizm için mücadeleler yükselmeye başlamıştı. Asya, Afrika, Latin Amerika’da halk savaşları ve gerilla mücadeleleri yükseliyor, emperyalizmle halklar arasındaki çelişki keskinleşiyor ve dünyanın gidişatına artık bu büyük çelişme yön veriyordu.

HİÇBİR DEVRİME BENZEMEYEN KÜBA DEVRİMİ

Bu sırada, sosyalizmin anayurdu Sovyetler Birliği’nde işler iyi gitmiyordu. SSCB bir yandan ABD ile dünya çapında bir hegemonya mücadelesi sürdürüyor, diğer yandan da kendi içinde sosyalizmin ana ilkelerinde “gözden geçirmeler”, toplumsal ve ekonomik “reformlar” yapıyordu. Bu değişim, dünya devrimci hareketine karşı kayıtsız kalmaya da yol açıyor, zaman zaman dış politikasında bu mücadelelerin karşısındailgisiz hatta emperyalistler lehine davranabiliyordu.

Küba Devrim’inin, klasik devrimlerden farklı başlıca özelliklerini bu genel koşullar içinde bulabiliriz. Yeni, barış içinde, adil ve özgür bir dünyaya olan coşkulu özlem, kendisine bir yol ararken, eski teorisyen önderlere, klasik komünistlere benzemeyen, “savaşarak kurtulmak” ötesinde bir programları da olmayan genç kahramanların atılganlığını önünde buldu.

Başlangıçta Fidel, kendisini ve yapmak istedikleri devrimi “hümanist” olarak nitelendiriyordu. Bu sözü, sosyalizmden haberi olmamak ya da karışık bir kafanın ürünü olarak yorumlamak da mümkündü. Çünkü ne demekti hümanist devrim? Toplumun, ekonomik hayatın, mülkiyet ilişkilerinin “hümanist” tarzda düzenlenmesi nasıl bir şeydi?

Dünyanın siyasal ve sosyal ilişkilerinin önceden bilinen her türlü çözümü kuşkunun karanlığına ittiği bir zamanda, elde yalnızca çok eski ve hiç eskimeyecek olan bir ahlak ilkesi kalmıştı galiba: İnsan sevgisi! Castro ve Che, buradan çıktıkları yolun kaçınılmaz olarak sosyalizme gittiğini gördüler, ama akıllarını şu soru kurcalamaya devam etti: Bunca özgün koşulda hangi sosyalizm ve bir proleter devrimi olmaksızın nasıl?

Küba Devrimi’nin, tarih boyunca olup bitmiş sosyal, ulusal, siyasal devrimlerle kıyaslandığında pek çok özgün yanı olduğu defalarca söylenmiştir. “İnsancıl Devrim” tanımlamasıyla yola çıkan önderler eliyle gerçekleşmiş olması da herhalde bu çok özgün yanlarından birisidir.

ROMANTİK DEVRİM!

Küba Devrimi’nin, özellikle 1968 gençlik ayaklanması sırasında belirgin bir imge değeri kazanmasının önde gelen nedenlerinden birisinin, hedefini bu şekilde ilan etmiş önderlerin yarattığı romantizm olduğunu söyleyebiliriz. Genel olarak bu hareketin sonunda ortaya çıkan dünya devrimcileri üzerindeki etkisi ise, örgüt ve program karakteri bakımından kurallara ve teorik öncüllere sıkı sıkıya bağlılıktan uzaklaşmak, geleneksel komünist modelin dışında hatta kimi zaman bunlara aykırı yollar denemeye yönelmek şeklinde görülmüştür.

Devrimci romantizm, aslında sosyalist sanat ve edebiyatın belirleyici özelliklerinden birisi olarak saptanmıştı. Ama romantik devrimcilik başka bir şeydi ve devrimi bir matematik, bilimsel bir mühendislik etkinliği olarak geliştirmiş olan Alman komünistlerinin ve Bolşeviklerin yolunu izlemediler. Tarihin ve coğrafyanın kendilerine sunduğu benzersiz koşulları, benzersiz kişilikleriyle birleştirerek tümüyle özgün bir eser ortaya çıkardılar. Kurdukları sosyalizm de, yaptıkları devrim gibi tartışmalı bir yol ve içerik izledi. Fidel, bu yolun başlıca mimarı, filozofu ve sanatçısı olarak öne çıktı. Bütün ekonomik sıkıntılara, siyasal ambargolara rağmen kendi bildiği yoldan şaşmadı. Adanın tarihsel ve sınıfsal özelliklerinden kaynaklanan ve özgün devrimin süreçte oluşan ilkelerine bağlı bir devrimci tutum içinde kaldı.

Yine de, bütün dünya halklarında özellikle gençler üzerinde başlangıçtaki o romantik imgeyi canlı tutan bir halkçı ve adil bir toplum kurmayı başardılar. Milyonlarca insanın toplandığı 1 Mayıs kutlamalarının coşkusu, şarkılar ve danslarla güçlendirilmiş mutluluk sahnelerinin, özellikle tıpta, eğitimde, çocuk ve kadın haklarındaki başarıların kitlesel onayı ve daha da ilerletilmesinin vaadi olarak yansıdı dünyaya.

Neresinden bakılsa, kahraman, neşeli ve mutlu bir halkın sahiplendiği sürüp giden bir devrim enerjisi, adadan bütün dünyaya yayıldı.

Kuşkusuz bu etkileyici ışığın en önemli kaynaklarından biri, Castro’nun en yakın yoldaşı Che’nin olağanüstü imgesinin bütün bunların üzerinde parlayan imgesiydi.

Kimi zaman Fidel Castro’nun “devlet adamı” ve “siyasal önder” olarak öne çıkan biraz donuk ve resmî görüntüsünü de sevimli kılan bu imge Küba’ya dayanma gücü, eksilmeyen bir ilgi ve destek sağladı. Küba’nın toplumsal ilerlemesinin devrimci dinamiklerinden birisi işlevini gördü. Devrimin ilk yıllarında üstlendiği Ekonomi Bakanlığı görevini bırakıp dünya devriminin kıvılcımlarını aramaya çıktığı anda, kendisi olmadan da Küba’nın ayakta kalacağından ve hedefine ilerleyeceğinden emindi. Ama herhalde, asıl bu ayrılış biçiminin ve izlediği yolun, kahramanca ve sözünün eri olarak göğüslediği ölümünün, yaratıcılarından biri olduğu devrimi ayakta tutan en önemli etkenlerden biri olacağını tahmin etmemişti. Onun erişilmez devrimci romantizmi bile bunu hayal etmesine yetmezdi…

‘ÖZGÜN BİR ETKEN’ OLARAK CASTRO

Kendi devrimlerinin tekrarlanamaz bir deneyim olduğunun farkındaydılar. Bu en azından Che’nin Castro hakkındaki değerlendirdiği bir sözüne bakınca açıkça görülüyordu. Pek çok özgün koşulun bir araya gelmesiyle gerçekleşen devrimin, bir başka devrim için bir araya gelseler bile eksik bir yanı olacaktı, o da Castro’nun kendisiydi:“İlk, belki de en önemli ve orijinal etken Fidel Castro Ruz’un kendisidir” demişti Che.

Gerçekten tarihte buna benzer kişisel etkenlerden söz edilebilir kuşkusuz. Lenin de Ekim Devrimi içinde “en önemli etkenlerden biri” olarak sayılabilir. O kişisel kararlılığı, zekâsı, “kavranacak halkayı bulma” yeteneğiyle sürecin bir parçası olmasaydı, Ekim Devrimi bir demokratik devrim olarak kalabilirdi. Ama yine de Lenin, Ekim Devrimini hazırlayan dünya çapındaki ve Rusya’nın koşullarından kaynaklanan hareket ettirici nesnel koşulların içinde ve bunlara uygun hareket etmeye elverişli bir programın ve taktiğin yürütücüsü olan muazzam Bolşevik Partisi’nin bir parçasıydı ve etkisi ancak bunlarla mümkündü. Castro ise, bir avuç kararlı gerillanın başında, çok da elverişli olmayan koşullarda devrimin ateşini körükleyen bir etki yapmıştı. Sönebilecek, sürünebilecek, yolundan çıkabilecek bir halk muhalefetinin devrimci bir enerji patlamasıyla sarsılmasını sağlayacak yolu o birey olarak açmıştı.

Che, onun için bir şiir yazmıştır. Ülkemizde fazla bilinmeyen bu şiirin kimi dizelerini ve Castro’ya atfedilen özellikleri görünce daha iyi anlaşılacaktır ki, o başında bulunduğu serdengeçtiler için birlikte savaşmayı ve ölmeyi gururla kabul ettikleri kişidir.