Almanya’daki ‚küçük Türkiye‘

2016, Almanya tarihinde Türkiye’nin en fazla gündem olup tartışıldığı bir yıl olarak kayıtlara geçti. Gerek Ortadoğu’daki savaş ve çatışma hali, gerekse de Erdoğan ve AKP’nin izlediği politikalar nedeniyle hem Alman kamuoyu hem de bu ülkede yaşayan Türkiyeliler açısından Türkiye ve Türkiye’deki gelişmelerle ilgili tartışmaların 2017’de de hızını kaybetmeyeceğini söyleyebiliriz.

Yakın zamana kadar, daha çok bir tatil ülkesi oluşu veya ülkedeki göçmen emekçilerle ilgili gündeme gelen Türkiye, 2016 yılı boyunca Almanya’da oldukça hararetli politik tartışmaların, eylemlerin ve basının, sokaktaki insanın, siyasetin tartışma konusu oldu.

Sadece Türkiyeliler arasında değil, politik partilerden kitle örgütlerine, hükümetten sokaktaki vatandaşa kadar Alman kamuoyu da Türkiye’deki hükümeti, yaşanan gelişmeleri tartıştı, yorumladı, kimi zaman da tepki gösterdi.

Türkiye’nin ve Türkiye’de yaşanan gelişmelerin Almanya’ya sıra dışı bir şekilde bu kadar yoğun olarak yansıması elbette nedensiz değil. İlk olarak Türkiye, politik bakımdan tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birini geçirmekte. İkincisi, başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’da, bütün Avrupa ve dünyayı etkileyen bir savaş ve çatışma süreci yaşanıyor. Bölge ülkeleri ve belli başlı emperyalist devletlerin kıyasıya bir rekabet ve çatışma içinde olduğu Ortadoğu’daki bu tablo, rotası Avrupa olan yoğun bir mülteci göçü üretiyor oluşuyla da Almanya vd. Avrupa ülkelerini daha özel olarak ilgilendirip etkiliyor.

Yakın zamana kadar hem Almanya hem Türkiye hükümetleri, “250 yıllık dostluk”tan, “stratejik işbirliği”nden, “karşılıklı işbirliği ve ortak çıkarlar”dan söz ederek pozitif bir tablo çiziyordu. Ancak geride bıraktığımız yıl, işlerin tersine döndüğü, ilişkilere giderek sertleşen bir ‘atışma’ ve ‘dalaşma’nın damga vurmaya başladığı görüldü. Türkiye hükümeti ve Erdoğan, Almanya ve Avrupa’yı açıktan ‘teröre destek olmak’, ‘yalancılık’, ‘Türkiye’ye zarar vermek’ vb. ile suçladı ve mültecileri Avrupa’ya göndermekle, bölgedeki işbirliğini sınırlamakla, yönünü AB’den Asya’ya çevirmekle tehdit etmeye başladı. Almanya ve AB yetkilileri de şimdiye kadar, daha olumlu değerlendirdikleri Türk Hükümeti ve Erdoğan’a yönelik olarak açık eleştiriler yöneltmeye başladılar ve ‘durumdan hoşnut olmadıklarını’, ‘böyle giderse AB üyeliğinin askıya alınacağı, silah satışı vb. konularda sınırlama getirileceği vb.’ mesajları verdiler.

İki taraf da bol bol yağıp gürledi belki ama aralarındaki köklü ekonomik ilişkiler, karşılıklı mahkumiyetler vb. birçok neden iki tarafı da ipleri gerçekten kopartma noktasına taşımadı, taşıyacak gibi de görünmüyor. Alman Hükümeti, orta ve uzun vadeli çıkarları ve beklentileri gereği Erdoğan ve Türkiye Hükümeti’nin ‘tehdit’, ‘politik şımarıklık’ ve ‘bölgesel güç olma hayalleri’ni bir şekilde sineye çeken sakin, kontrollü bir yaklaşım sergilemeyi tercih etti. Bu yaklaşımın 2017’de de belirleyici olacağını söyleyebiliriz.

Sokaktaki vatandaş ve demokratik kamuoyunun Türkiye algısı ise daha gerçekçi oldu. Türkiye Hükümeti’nin diktatörlüğe yöneldiği, savaşçı bir politika izlediği, mülteci sorunu gibi insani bir sorunu tehdit aracı olarak istismar ettiği vb. şeklindeki değerlendirmeler öne çıktı. Birçok aydın, akademisyen, sendika ve kitle örgütü, Türkiye’deki demokrasi güçleriyle dayanışma içinde oldu, Alman Hükümeti’nin Türkiye’ye destek vermekten vazgeçmesi talebini dile getirdi. Erdoğan’ın Almanya’da kendini eleştiren mizahçılara dava açması gibi olaylar ise bu yargıları pekiştiren bir rol oynadı.

TÜRKİYELİLER ARASINDAKİ KUTUPLAŞMA ARTIYOR

Almanya’da yaşayan Türkiyeliler açısından ise Türkiye’deki gelişmelerin etkisi daha sancılı oldu diyebiliriz. Hükümet ve Erdoğan’ı destekleyenlerle eleştirenler arasındaki mesafe Almanya’da da gözle görülür biçimde arttı. Ermeni Soykırımı tasarısının Alman Federal Parlamentosu’nda görüşülmesi, 15 Temmuz darbe girişimi, Kürt sorununda hükümetin izlediği savaş ve çatışma politikası, OHAL uygulaması ve hükümetin muhalif örgüt, parti, basın üzerindeki baskıları, bombalı terör eylemleri vb. birçok konu Almanya’da yaşamakta olan Türkiyeliler arasında geniş yankı buldu, bazen panel, stand, cami toplantısı bazen de yürüyüş, miting vb. eylemlerin konusu oldu. AKP Hükümeti’nin, kendini desteklemeyen herkesi ve her kesimi düşman ilan etme politikasını Almanya’ya taşımak istemesi, burada yaşayan ve aynı fabrikayı, aynı okulu, aynı kaderi paylaşan emekçileri daha fazla kutuplaştıran, karşı karşıya getiren bir etki yarattı. Türkiyeli emekçilerin arasına etnik kökene, inanca, mezhebe vb. göre duvarlar örme politikası izleyen hükümet, artık bununla da yetinmeyip vatandaşın sadece kendisine oy vermesini değil, hükümeti, AKP’yi eleştirenlere daha radikal tepki göstermesini, ihbar etmesini, ülkeye ekonomik olarak daha fazla destek sunmasını vb. talep etmeye başladı. Yıllardır yönlendirip denetlediği DİTİB gibi kurumları, açıktan AKP’nin uzantısı ve imamları, istihbarat görevlisi olarak kullanmaya yöneldi.

Hükümet sadece Türkiyeli emekçileri kendi arasında bölmeye değil, Alman Hükümeti’yle olan sorunlar üzerinden Alman halkından uzaklaştıran, önyargıları kışkırtan bir tutum içinde oldu.

Elbette bütün bu tablo, aynı kaderi aynı sorunları paylaşsa da Türkiye’deki siyasi bölünmüşlükten etkilenerek veya etnik, din, mezhep vb. nedenlerden dolayı bölünmüşlük yaşayan işçi ve emekçiler arasındaki mesafeyi daha da arttıran bir rol oynadı. Ve haliyle bu ülkede onların yaşamını, ekonomik-sosyal sorunlarının çözümünü daha da zorlaştıran bir etki yarattı. Çünkü daha iyi iş, ücret, çalışma şartları elde edebilmeleri, ırkçılığı yabancı düşmanlığını püskürtebilmeleri veya çocuklarına daha iyi bir gelecek yaratabilmeleri için Müslüman-Hıristiyan, Türk-Kürt, Alevi-Sünni… bütün emekçilerin birliği gerekiyor. Birileri kendi politikası ve çıkarları için, vatan-millet-din vb. propagandasını öne sürüyor ama sorunları artan emekçiler oluyor.

2016 yılı Almanya’daki Türkiyeli emekçiler için bu açıdan çarpıcı derslerle dolu bir yıl oldu. Kimi din, kimi tarikat, kimi mezhep adına ortaya çıksa da emekçileri bölmek, kutuplaştırmaktan; Türkiye’de de akan kanı çoğaltmaktan başka bir işe yaramayan bu çabalar öyle görünüyor ki, 2017 yılında da aynı hızda devam edecek.

Türkiye’nin barışa, huzura, demokrasiye kavuşmasını istemek, bunun kaygısını gütmek ve bu konuda bir şeyler yapmak elbette önemli ve gerekli. Ama bu, ne aynı geleceği paylaştığımız emekçi kardeşlerimize sırtımızı dönmek, ne de yıllardır yaşadığımız ve artık bir parçası olduğumuz bu ülkenin gündeminden ve halkından uzaklaşmak anlamına gelir. Türkiye’de yaşanan olayların boyutu, yaşanan acıların ve akan kanın yoğunluğu elbette rutinin dışında etkiler uyandırmaktadır. Ama bu olağanüstülük aynı zamanda biz emekçilerin önüne şu soruları da koymaktadır: Türkiye bu terör, savaş ve huzursuzluk girdabına neden girmiştir ve bu hükümet politikalarıyla kurtulması mümkün müdür? Hükümet bu politikalarda, başkanlık rejiminde ısrar ettikçe ve ‘din, vatan, millet adına’ kendisine destek istedikçe, biz emekçilerin ve Türkiye’nin hali daha iyiye mi yoksa daha kötüye mi gitmektedir?…

Umarız 2017, emekçilerin bu sorulara daha fazla yanıt aradığı ve önyargılara, kışkırtmalara kapılmadan kendi vicdanları ve sınıf çıkarlarıyla yanıtlar verdiği bir yıl olur…