‚Kararmasın yeter ki, sol memenin altındaki cevahir‘!

Stefan Zweig, sadece Avustur’ya ve Avrupa edebiyatının dünyaca tanınmış kalemlerinden biri değildir. Demokrasinin ayaklar altına alındığı, özgürlüklerin yok edildiği faşizm karşısındaki ‚aydın karamsarlığının‘ çarpıcı örneklerinden de biridir. Faşizme karşı tepkisi, kaçışa-umutsuzluğa ve en sonunda da intihara dönüşen Zweig’ın yaşamı, savaşın, faşizmin, yıkımın yoğunlaştığı dönemlerde asıl ihtiyaç duyulan şeyin umut ve mücadele olduğunu da anlatır. Dünya genelinde savaş ve çatışmaların yaygınlaştığı ve Türkiye’de iktidarın hızlı ve emin adımlarla faşizme doğru yol aldığı bugünlerde Stefan Zweig’ın trajik tecrübesini hatırlamak yerinde olur düşüncesiyle Prof. Emre Kongar’ın kaleme aldığı (https://www.kongar.org) yazıyı sizlerle paylaşalım istedik.

Bir aydınsınız, gerçek bir entellektüel:

Toplumunuza, insanlığa eleştirel gözle bakıyorsunuz…

Hedefiniz daha iyi, daha güzel, daha güvenli, daha mutlu bir dünya…

İnsan haysiyeti, temel hak ve özgürlükler, demokrasi, laiklik, hukuk devleti ana ilkeleriniz…

İçinde yaşadığınız çağı, toplumu bu ölçütlere göre değerlendiriyorsunuz…

Kendinizi yetiştiriyorsunuz…

Çevrenizi etkilemeye çalışıyorsunuz…

Yazıyorsunuz, konuşuyorsunuz, konferanslar veriyorsunuz.

Fakat bir gün bakıyorsunuz ki…

Bütün çabalarınız boşuna…

Toplumun gidişi tam ters yönde:

Bütün çağdaş ve insani değerler saldırı altında.

Saldırıyı yapanlar iktidarda olanlar…

Çeşitli biçimlerde oynanan siyasal oyunlarla sandıktan çıkmış bir iktidar…

Arkalarında kitlelerin desteği var.

İktidar yavaş yavaş, toplumun, bireylerin özgürlük alanını daraltıyor…

Yasalar çıkarıyor…

Polisi güçlendiriyor…

Yargıyı eline geçiriyor…

İnsanları içeri atıyor…

Sizin evinizi de basıyor…

Yaşamı bir cehenneme çeviriyor!

Çevrenize bakıyorsunuz:

Kanıksamışlık, ilgisizlik, duyarsızlık.

Bir çıkış, bir umut arıyorsunuz…

Dostlarla, başka aydınlarla ilişki kuruyorsunuz…

Yetmiyor…

Kent, ülke, kıta değiştiriyorsunuz…

O da yetmiyor…

Faşizm bir karabasan gibi üzerinize geliyor!

Önünüzde iki yol yol var:

Ya biat…

Ya isyan!

Biat edemeyecek, dönek olamayacak kadar birikimli, vicdanlı, bilinçli, onurlusunuz…

İsyan ediyorsunuz!

* * *

Belki protestoların en etkilisi olduğunu düşündüğünüzden…

Belki ölümün kaçınılmaz olduğunu bildiğinizden ve bunu kendi iradenizle gerçekleştirmek istediğinizden…

Belki mücadele gücünüzü yitirdiğinizden…

Belki umutsuzluğun kara deliği içinde yok olduğunuzdan…

Sevgili eşinizle birlikte intihar ediyorsunuz…

VE YANLIŞ YAPIYORSUNUZ!

Çünkü acele etmişsiniz…

61 yıllık ömrünüze üç yıl daha mücadele ve sabır ekleyebilseydiniz karanlıktan kurtulacaktınız!

Yeni bir aydınlık…

Yeni bir dönem…

Ve bu döneme katkılarınız…

Hayatınıza son verdiğiniz için erişemediğiniz mutluluklar!

* * *

Sevgili okurlarım, yukardaki öykü, ünlü yazar ve düşünür Stefan Zweig’in öyküsüdür.

İnsanlık tarihinin en yetenekli, en insancıl, en mücadeleci yazarlarından biri…

Bize savaş öncesi Avrupa’yı en iyi anlatan, bugünkü Avrupa Birliği idealini daha o zamanlar felsefi planda oluşturan bir yazar…

Öyküleriyle, romanlarıyla, biyografileriyle, denemeleriyle, insanlığa büyük katılarda bulunmuş bir edebiyatçı, bir filozof.

Faşizmin karanlığı…

Geniş kitlelerin duyarsızlığı…

Onu umutsuzluğa sevk ediyor:

Bir aydının asla içine düşmemesi gereken umutsuzluğa!

* * *

Bir aydın asla umutsuzluğa düşmez, düşmemelidir…

Çünkü tarih önünde, bilimin ışığında, insanlığın ve toplumunun karşısında, iyiyi, doğruyu, güzeli, temel insan hak ve özgürlüklerini, barışı, demokrasiyi savunmaktadır…

Ve bir gün mutlaka, ama mutlaka, bu savaş kazanılacaktır!


Stefan Zweig (1881 – 1942)

Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı.

İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Viyana ve Berlin üniversitelerinde felsefe öğrenimi gördü. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Avusturya’ya dönerek Salzburg’a yerleşti. 1920 yılında, Frederike Von Winternit ile evlendi. Salzburg’da yaklaşık 20 yıl yaşadı ve burada geçirdiği yıllar Zweig’ı edebiyatta doruğa tırmandırdı.

Salzburg’da geçen yıllarında Zweig, Avrupa’nın düşünsel birliği için ağırlığını koydu; makaleleriyle ve konferanslarıyla aşırılıklara karşı uyarılarda bulundu; diplomatik çevrelere, akıl ve sabır çağrısı yaptı. 1927’de Almanya’nın Münih şehrinde „Duygu Karmaşası“, „Yıldızın Parladığı Anlar“ ve „Tarihsel Baş Minyatür“ adlı kitapları yayımlandı, yine 1927’nin 20 Şubat tarihinde „Rilke’ye Veda“ başlıklı konuşmasını yaptı. 1928’de Leo Tolstoy’un 100. Doğum Yıldönümü Kutlamaları’na katılmak üzere, Sovyetler Birliği’ne gitti.

1933’de, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Yahudi kökenli Zweig’ın eserleri de yer alıyordu. 1934’te Gestapo’nun villasını basıp, silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı ve İngiltere’ye, Londra’ya yerleşti. Ancak, kendini burada da rahat hissedemedi ve taşındı.

O sıralarda Avusturya, Alman Reich’ına katılmıştı ve Zweig da İngiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat etti. 1939’da „Kalbin Sabırsızlığı“ adlı romanı yayımlandı ve Zweig da, Portekiz seyahatine birlikte çıktığı Lotte Altman ile evlendi. 1940’ta İngiliz tabiiyetine girdi, II. Dünya Savaşı sırasında New York’a, Arjantin’e, Paraguay’a ve Brezilya’ya gitti. Zweig konferanslar için gittiği Brezilya’ya yerleşmeye karar verdi. Orada ünlü „Bir Satranç Öyküsü“nü kaleme aldı. Stefan Zweig, 1941’de Montaigne üzerine çalışmaya başladı ve „Dünün Dünyası – Avrupa Anıları“ adlı otobiyografisini kaleme aldı. „Dünün Dünyası“ kitabı, 1900’lerin başında gençliğini yaşamış bir yazarın yaşadığı dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını farkettiğinde eski günlere düzdüğü bir övgüdür.

Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942’de Rio de Janeiro’da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu.