Süper zenginlerin egemenliği

Savaş, göç, yoksulluk, gelecek korkusu vb. sorunlarla boğuşan dünyamızda madalyonun bir başka yüzü daha var. Zenginlik, refah ve lüks yaşam. Ancak giderek artan zenginliği kimler elinde topluyor? Gelişen teknoloji vb. sayesinde her yıl daha fazla zenginlik üreten dünyamızda yoksulların, işsizlerin, açlık çekenlerin, gelecek korkusu artanların sayısı neden çoğalıyor! Ve nasıl oluyor da 8 süper zengin, dünya genelinde 3,6 milyar insanın toplam gelirinden fazla serveti elinde bulundurabiliyor. Kapitalizmin kaçınılmaz olarak yol açtığı eşitsizlik ve adaletsizliğin geldiği çapıcı boyutları konu alan makaleyi ilginize sunuyoruz.

Harald Schumann *

2016 Ocak ayında yardım örgütü Oxfam şaşırtıcı bir istatistik yayınladı: Buna göre dünyanın en zengin 62 kişisi 1,76 trilyon Dolar servetin sahibiydi. Oxfam, bunun 3,6 milyar yoksul insanın sahip olduğu servete eşit olduğunu bildirmişti.

Her yıl olduğu gibi bu açıklama da medyada büyük gürültü yarattı ve çok sayıda eleştiri aldı. Bilgiler muğlaktı, hesap yanlıştı ve böylesi hesaplar insanların refahı açısından bir anlam taşımıyordu. Birkaç gün sonra konu sanki bir doğa felaketiymiş, sevimsiz ama hiç de önemli değilmiş gibi gündemden çıktı.

Tabi ki bu aptalca bir yanılgıydı. İster 62, ister 80, isterse 300 milyarder olsun önemli olan servetin on yıllardan beri şimdiye kadar hiç olmadığı şekilde bir avuç kişinin elinde toplandığıydı. İşte servetin bu aşırı adaletsiz dağılımı yaşadığımız dönemin en büyük problemi…

Sorun ahlaksız zenginlerin şatafatlı bir yaşam sürdürmeleri, çoğunluğun karınlarını doyurmak için çok zor koşullarda çalışması değil. Zenginlerin kaç yatının, villasının, limuzininin olduğu, özel jetleriyle dünyayı dolaştıkları da değil sorun.

Belirleyici olan bambaşka bir nokta: Bu milyarlara sahip küçük elitler bağlı oldukları finans tekelleriyle kontrol edilemeyecek bir iktidara sahip durumdalar. Öylesine bir iktidar ki bunu kendileri ve görevlendirdikleri banka ve fon menajerleri sayesinde çıkarlarını ne pahasına olursa olsun korumak için kullanıyorlar. Ve en güçlü demokrasilerde bile hükümetler sadece bir tiyatro oyununun figürleri.

Ve bunu giderek artan sayıda dünya vatandaşı da fark ediyor. Nedenlerini, arka plan bağlantılarını anlayamasalar bile hükümetlerinin zenginlerin lehine anonim bir rejim için çalıştıklarını, yoksulların esamesinin okunmadığını fark ediyorlar. Buna öfkelendikçe, kendilerini çıkarları savunulmayanlar olarak gördükçe de vicdansız popülistlerin sahte çözümlerinin ardına takılıyorlar.

Panama vergi cennetine bakalım

Evet vergi cennetlerine bir göz atalım. Böylesi yerlerin olması bile küresel oligarşinin varlığını kanıtlamaya yeter. Geçen Nisan ayında Süddeutsche Zeitung, 80 ülkeden 370 gazeteciyle birlikte Panama Belgeleri’ni ortaya döktü. Bu belgeler, zengin ve iktidar sahiplerinin adamları, kurumları, cennetleri sayesinde yaşadıkları ülkelerin kurumlarının ruhu bile duymadan nasıl vergi kaçırdıklarını, nasıl karapara akladıklarını gösterdi. Almanya’da da 28 banka bu işe karışmıştı. 1000’den fazla Alman vatandaşı Panama’daki Monsack Fonseca paravan firmasının hizmetinden yararlanmıştı. Belgeler büyük tepki çekti ama tepki bu işi yapan zenginlere değil böylesi bir kriminal hizmet sunan avukat bürosuna yöneldi. Tabi ki bu doğru bir tepki değildi.

Adları Panama, Hongkong, Singapur, vb. olsun vergi cennetleri, aralarında Almanya’nın da bulunduğu zengin ülkeler onların varlığını garanti ettiği için varlar. Bazı adı var kendi yok devletler, zengin yabancılara, posta kutusu firmaları veya avukat büroları aracılığıyla kara paralarını aklama olanağı sunuyor. Bu yabancıların vatandaşı olduğu ülkeler ise buna karşı birşey yapamıyor. Bu tabi ki kağıt üzerinde yasak. Örneğin Almanya’da bankalar gerçek sahiplerini bilmedikleri firmalarla ilgili hesap açamıyorlar. Ama bu yasak pratikte kontrol edilebilecek durumda değil. Kontrolü yapacak olan firmalar örneğin KPMG ve Price Waterhouse zaten vergi cennetlerindeki firmalarla iç içe girmiş durumda. Bu firmaların binlerce elemanı bu gölge finans merkezlerinde çalışıyor. Kısacası tilki kümese bekçi yapılmış durumda.

Hadi diyelim yasağa uyulmadığı ortaya çıktı; bankanın alacağı ceza sadece 51 bin Euro. Milyarların yanında bunun sözünün bile edilmeyeceği çok açık…

Karanlık kanallarda 20 trilyon dolar

Şimdiye kadar dünya çapında 20 trilyon Dolardan daha fazla para bu vergi cennetlerinde aklandı. Bu, devlet kasalarının her yıl en az 200 milyar Euro kaybetmesi anlamına geliyor. Yıllık tüm kalkınma yardımlarının iki katı yani.

Aslında vergi cennetleri büyük bankaların dış şubelerinden başka bir şey değiller. Eğer ABD ve Avrupa’daki ülkeler politik olarak isteseler vergi cennetlerinin kapatılması an meselesi. Bunun için hükümetlerin vergi cennetleriyle ticaret yapmak isteyen bankalara Avrupa Merkez Bankası veya Federal Rezerve’de banka hesabı açamayacağı yani Dolar veya Euro kullanamayacağı kararı almaları yeterli. Eski Başbakan Helmut Schmidt’in yıllar önce yaptığı bu öneri karar altına alınsa tüm uluslararası bankalar bu işe son verir ve korkulu rüya da sona ererdi.

Öyleyse neden yapılmıyor? Bunu anlamak için dünyanın en güçlü lobi grubuna, Group of Thirty’ye bakmamız gerekiyor. G 30’da 10 eski merkez bankası bankeri ve önceden Goldman Sachs’ta çalışmış üç aktif merkez bankası bankeri görev yapıyor. Bunlar üç önemli merkez bankasının yöneticileri. Avrupa Merkez Bankası şefi Mario Draghi yanında, Bank of England (İngiltere Merkez Bankası) şefi Mark Carney ve ABD merkez bankası (Federal Reserve) şefi William Dudley. Onların işi ne? Uluslararası finans kurumlarının imajlarının nasıl korunacağını belirliyorlar, raporlar yayınlıyorlar ve bu sayede bankerler ve denetçiler nasıl davranmaları gerektiğini öğreniyorlar.

Zenginlere hizmet sunan politika

Politik çevrelerin finans sanayi, yani büyük bankalar, sigortalar ve fonlarla ilişkisine de bir göz atalım: Bu çevrelerin amacı müşterileri, hissedarları ve menajerlerinin sermayelerinin artmasını garanti altına almak. Böylece de Oxfam’ın dediği gibi servet sahiplerinin elemanı olmaktan başka bir iş yapmıyorlar. Bu görevde on yıllardan beri sermayenin karını azaltacak her türlü kuralı iptal etmekle uğraşıyorlar.

Bu, 1973’te uluslararası sermaye dolaşımının üzerindeki kontrolün kaldırılmasıyla başladı ve 2000 yılında değersiz ipotek belgelerinin ve üzerinde oynanmış kredibilite değerlendirmelerinin legal olduğu bir sistemde sona erdi.

1930’dan beri en kötü ekonomik krize gireli 8 yılı geçti. Milyonlarca insan işini kaybetti. ABD’li uzmanlar ekonomik zararın sadece ABD’de 10 trilyon Dolar olduğunu açıkladılar. Avrupa’da bu zarar daha da fazla. Sadece Almanya’da bankaların kurtarılmasının maliyeti 60 milyar Euro oldu. Bu, Almanya’daki tüm okulların yıllık harcamalarına eşit bir değer. Avrupa, krizden 8 yıl sonra tekrar 2008’deki ekonomik gücüne erişebildi.

Bu bile, yeni bir felaketi önlemek için, finans sektörünün radikal reformuna yetecek bir neden. Bunu, Angela Merkel 2009 yılında bankaların kurtarılması sonrası yaptığı açıklamada da şöyle belirtmişti: „Bir daha bir bankanın, şimdi yaptığı gibi, devlete şantaj yapabilecek kadar büyük olmaması zorunlu. En önemli nokta bu.“

Yıl 2017 ve bu anlamda değişen birşey yok…

*Blätter für deutsche und internationale Politik (Çeviren: Semra Çelik)