Grev ve örgütlenme hakkı yargı önünde

Federal Anayasa Mahkemesi (BVG), iki gün boyunca TİS Birliği Yasası‘nı değerlendirdi. Sendikalar, işveren örgütleri ve hükümet temsilcilerinin hazır bulunduğu dava grev ve örgütlenme hakkı için çok önemli. Davanın işçi ve emekçiler açısından ilginç olan bir yanı da sermaye ve hükümetin nasıl iç içe geçmiş olduğunun bir kez daha gözler önüne serilmesiydi. Sadece bu da değil; işbirlikçi sendikacılığın geldiği boyut da ortaya çıktı. BVG’nin karar vermesi üç, dört ay sürebilecek.

SERDAR DERVENTLİ

Bir buçuk yıldır yürürlükte olan, ama kimsenin uygulamadığı –hatta bazı kesimlerin “kendi alanımızda 2020 yılına kadar işletmeyeceğiz” diye anlaştıkları bir yasa mahkemelik oldu.

Söz konusu olan 10 Temmuz 2015’den bu yana yürürlükte olan “TİS Birliği Yasası” (“Tarifeinheitsgesetz “). Yasaya karşı yapılan 11 itiraz arasından beşini seçen Federal Anayasa Mahkemesi (BVG) hâkimleri, 24 -25 Ocak günlerinde başvuru sahiplerini, hükümeti ve konuyla bağlantısı olan kurumların yetkililerine sorular yöneltti.

SAYIN BAKAN BU YASAYA NE GEREK VAR?!

Sosyal demokrat partili (SPD) Çalışma Bakanı Andrea Nahles, yasayı hazırlayan bakan olarak Karlsruhe’ye gelmesi hükümetin yasanın yürürlükte kalmasını ne kadar önemsediğini ortaya koyduğu gibi yasanın aslında Anayasa’nın 9. maddesinin 3 bendine aykırı olduğu görüşünün hükümet kanadında sıkıntı yarattığını da ortaya koyuyordu.

BVG İkinci Başkanı Ferdinand Kirchhof’un, “Sayın bakan bu yasaya neden gerek duydunuz, küçük sendikaların grev hakkını kısıtlama niyetiniz var mı?” sorusuna Nahles şöyle yanıt verdi: “Kesinlikle öyle bir niyetimiz yoktu. Yasanın çıkartılmasının GDL (Alman Makinistler Sendikası) veya diğer meslek sendikalarının grevleriyle bir bağlantısı yok. Bu yasa grev hakkını engellemiyor. Ama sendikaları ortak çalışmaya teşvik ediyor. Grev hakkı aynen kalıyor ve herhangi bir kısıtlama söz konusu değil.”

BVG’nin karar vermesini zorlaştıran bir etken de yasanın yürürlükte olmasına karşın hiçbir yerde uygulanmaması. Örneğin Alman Demiryolları yönetimi GDL ile yaptığı bir ek sözleşmeyle ‘TİS Birliği Yasası’nı 2020 yılına kadar uygulamama kararı aldı.

SENDİKAL REKABET ARTACAK

Doktorların meslek örgütü Marburger Bund’dan Rudolf Henke, yasanın uygulanması durumunda sendikalarını anlamsızlaştıracağı, çoğunluk sendikasının (sağlık alanında çoğunluk sendikası Ver.di oluyor) imzaladığı sözleşmeyi imzalamaya mecbur bırakılacaklarını ve dolayısıyla sendikaların ortak çalışmaya teşvik edildikleri iddiasının temelsiz olduğunu söyledi. Henke’nin, “Yasa uygulandığı zaman biz de salt doktorların meslek örgütü olarak mı kalacağız yoksa sağlık alanında örgütlü bir sendika mı olacağız buna karar vermek zorundayız. Biz yasanın sendikalar arası rekabeti artıracağını düşünüyoruz” sözleri de hükümetin hedefini ortaya koyuyor.

Alman Sendikalar Birliği (DGB), çatı örgütü olarak yasa tasarısının hazırlanmasına 2010’dan bu yana ciddi destek veriyor. Alman İşverenler Birliği (BDA) ile ortak taslak hazırlayarak “sürece katkı sunan” DGB’nin başkanı Reiner Hoffmann, yasayı savunmak üzere BVG’de hazır bulunurken çatı örgütünün ikinci büyük sendikası Ver.di’nin ikinci başkanı Andrea Kocsiz ise yasaya karşı çıkmak için hazır bulunuyordu.

Sendikasının prensip olarak işçi ve işverenin çözebilecekleri sorunlara, alanlara hükümetin yasalarla müdahale etmesine karşı olduğunu belirten Kocsiz, “Yasa birçok açıdan sorunlu. Örneğin işveren yasayı kullanarak işyerini bölüp, parçalayarak istediği sendikayı çoğunluk sendikası konumuna getirebilecek bir pozisyona getiriyor. Bu da sendikalar arası ortak çalışmadan çok üyeler için rekabeti körükleyecek ve bazı yerlerde işveren yanlısı tutumların gelişmesine temel hazırlayacak. Sonuçta bir sendika işveren yanlısı bir çizgi izlerse işveren o sendikanın çoğunlukta olduğu bölümü bir işyeri olarak deklare etmesine ve onun sözleşmesinin geçerli olmasını sağlayabilecek” dedi.

AZINLIĞIN DEĞİL ÇOĞUNLUĞUN İSTEĞİ GEÇERLİ OLMALI

24-25 Ocak günlerindeki BVG önünde en ilginç konuşmayı yapan BDA Başkanı Ingo Kramer oldu: “Eğer işletmelerdeki dayanışma bireysel çıkarlar nedeniyle yok ediliyorsa bu aynı zamanda bir bütün olarak TİS düzenimizi de alt üst eder ve çoğunluğun azınlığın çıkarlarına feda edilmesi anlamına gelir.”

Alman sermayesinin en saldırgan fraksiyonunun sözcüsü olan Kramer’in ağzından çıkan bu sözlerin bütün dürüst, mücadeleci sendikacıları sarsması gerekiyor. Kapitalist kuralların hakim olduğu hangi işletmede, hangi fabrikada çoğunluk çıkarları söz konusudur ki?! Gün be gün kapitalist sömürünün hakim olduğu işletmelerde bir avuç hissedarın çıkarı değil de kimin çıkarı savunuluyor?! Kramer’in, “Bu yasa sosyal partnerciliğimizi güçlendiriyor” sözleri de bütün sendikacılar açısından ibret verici olmalı; Yasa, işçiler (ve farklı sendikal örgütleri) arası dayanışmayı teşvik eden değil aksine sermaye ile işçiler arası ‘dayanışmayı’ zorunlu kılan bir işlev görüyor!

İŞİMİZ ALLAH’A MI KALDI

BVG sözcüsü tarafından yapılan açıklamada karar alınmasının üç, dört ay süreceği bildirilirken değişik kesimlerde farklı yorumlar yapılıyor. Yasaya itiraz edenler yasanın Anayasa‘ya aykırı olduğunun tespit edilerek iptal edileceğini ileri sürerken BVG’ye tam güvenmeyen kesimler ise “yasanın bazı yönleri törpülenecek ve eleştiriler bir süreliğine boşa çıkartılacak. Ama grev ve örgütlenme hakkı da delinmiş olacak” görüşünü savunuyorlar.

Hükümet, BDA ve DGB ise hâkimlerin itirazları geri çevirerek yasayı onaylayacaklarını ileri sürüyorlar.

İki günlük oturumdan sonra yapılan açıklamalara bakıldığında insanın aklına şu Alman atasözü geliyor: “Mahkeme önünde ve açık denizde işin Allah’a emanet” (“Vor Gericht und auf hoher See ist man in Gottes Hand”). Fakat bunun böyle olmadığını birkaç hafta önce Türkiye’deki metal ve çelik işçileri gösterdi. Bakanlar kurulunun grev yasağını mücadeleyle geçersiz hale getiren Türkiye’nin metal ve çelik emekçileri herkese örnek oldular.