Sosyal demokratlar nereden koşuyor?

2005’ten bu yana tam 10 yıl boyunca Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU/CSU) partisiyle “büyük koalisyon” ortağı yapan Alman Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) 2003’ten bu yana içinde girdiği kriz öyle kolay aşılacak gibi görünmüyor. Önümüzde 24 Eylül’de yapılacak genel seçimlerde birinci parti olma umudunu çoktan kaybeden SPD, Avrupa Parlamentosu eski Başkanı Matin Schulz’u genel başkan ve başbakan adayı yapmaya hazırlanıyor. Şimdilik bir umut olarak sunulan Schulz’dan beklenen iktidarı Merkel’den almak değil, yüzde 20 civarında olan partinin oyunu bir kaç puan yukarıya çıkarıp, yeninden “büyük koalisyon”un “küçük ortağı” olmayı sağlamak…

SPD NASIL BU HALE GELDİ?

Bugün Schulz’la “krizi” aşmanın çabası içine girdiğini sanan ama hiç bir umut vermeyen SPD’nin bu duruma nasıl geldiği ise hem parti yönetimi hem de partiyi yeniden ayağa kaldırma iddiasında olanların sorduğu bir soru değil.

Halbuki; en basit kuraldır hastayı iyileştirmek için önce hastalığı doğru teşhis etmek sonra da doğru bir tedaviyi uygulamak gerekiyor. Yanlış teşhisin sonu ya yarım bir yaşam ya da ölümdür. Siyasette de bu böyle…

SPD Almanya’da uzun süre işçilerin, emekçilerin, kamu çalışanlarının umutla baktığı bir partiydi. Kökleri 1863’de kurulan Genel Alman İşçi Derneği’ne kadar uzanan ve devrimci işçi hareketinin mücadelesi üzerinden kurulan SPD, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Alman burjuvazisinin peşine takılarak, sıkçı kullanılan bir değnek haline geldi. Ama, buna rağmen Alman işçi hareketinin birikiminin ve tecrübesinin toplandığı bir odak olmaya devam etti.

Hitler faşizminin yıkılmasından sonra kurulan Federal Almanya’da da bu özelliğini sürdürmeye devam etti. Hitler faşizmi atıklarının toplandığı muhafazakar ve liberal partilerin karşısında anti-faşist özelliğini korudu.

1969-83 yılları arasında hep yüzde 40’ın üzerinde oy aldı ve aralıksız 14 yıl boyunca hükümeti elinde tuttu. SPD’nin zirve yaptığı bu yıllar aynı zamanda dünya genelinde devrimci hareketin yükseldiği, sosyal mücadelelerin kabardığı bir dönemdi. En önemlisi de SPD’nin yükselişi Avrupa kıtası genelinde sosyal demokrasinin yükselmesine de yol açmıştı. Bazı ülkelerde SPD’nin kardeş partileri yüzde 50’den fazla oy alarak hükümete geldiler.

Ne var ki, “iktidar yılları”nın değeri bilinmedi. Helmut Schmidt’in öncülük ettiği özelleştirmeci, sosyal kazanımları tırpanlayıcı, neoliberal zihniyet geniş kesimlerin tepkisini çekti.

Ve bu zihniyet 16 yıl boyunca aralıksız süren Helmut Kohl dönemine kapıyı araladı. O da SPD’nin yarıda bıraktığı neoliberal politikaları kaldığı yerden sürdürdü. Kohl’ün “birleşmenin başbakanı” olarak damga vurduğu yıllarda bile SPD’nin oyu yüzde 33’ün (Aralık 1990) altında düşmedi.

1998’de ise SPD, sonradan baş belası olacak Gerhard Schröder’le hem de yüzde 41 gibi yüksek bir oranla geri döndü. Ancak bu dönüş kısa sürdü. Zira dünyanın içine girdiği süreç, sosyal demokratlar eliyle işçi sınıfına ve emekçilere karşı en pervasız neoliberal saldırıların hayata geçirilmesi şeklinde devam etti. Bu saldırıları 2003’te “Ajanda 2010” adı altında bir araya getirerek hayata geçiren SPD, hem de haftalarca süren ve yüz binlerin katıldığı Pazartesi gösterilerine, büyük mitinglere ve dalga daha istifalara rağmen geri adım atmaya yanaşmadı.

EMEKÇİLERİN AĞIR ŞAMARININ ETKİSİ SÜRÜYOR

Bunlar yetmiyormuş gibi bir de dış politikada militaristleşme, işgal hareketlerine katılma, paylaşım mücadelesinde aktif rol oynama tutumu eklenince, SPD kendisine büyük umut bağlayanlardan ağır bir şamar yedi. Tarihinin en düşük oyunu yüzde 23 ile 2009’daki seçimlerde aldı ve halen de bu çöküşten çıkabilmiş değil.

İşte; SPD bugün halen atılan bu ağır şamarın sarsıntısını yaşıyor. Gücünü emekçilerden alıp sırtını emekçilere dönmenin bedelini ödüyor ve daha da ödeyecek görünüyor. Bu nedenle, Martin Schulz’un SPD’yi kısa zamanda toparlaması pek mümkün görünmüyor.

Zira, 2003’ten bu yana yaşanan çözülme ve çöküşün nedeni kişiler değil, izlenen politikalarda olduğu için, çare personeli değiştirmekte değil, politikayı değiştirmektedir. Bu ise mevcut yönetim ve politikayla pek olanaklı görünmüyor. Çünkü, Schröder seçimleri kaybettikten sonra istifa edip tekellere danışman olurken, onunla aynı politikayı savunan ve hayata geçirenl0er bugün partiyi yönetmeye devam ediyor. Martin Schulz da, Frank-Walter Steinmeier ve Sigmar Gabriel gibi bu zihniyeti temsil edenlerin başında geliyor.

DİĞER AVRUPA ÜLKERİ DE AYNI DURUMDA

SPD’deki durum, Avrupa’nın diğer ülkelerindeki sosyal demokrat partiler için de geçerli. Onlar da SPD’nin izlediği yoldan gittikleri için derin bir kriz içindeler. 2012’deki seçimlerde yüzde 25 oy alan Hollanda İşçi Partisi’nin oy oranı son kamuoyu araştırmalarına göre yüzde 10’a kadar düşmüş. Avusturya Sosyal Demokrat Partisi (SPÖ) son genel seçimlerde en çok oyu alıp (yüzde 26) hükümetin büyük ortağı olmasına rağmen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda adayı Rudolf Hundstorfer ancak yüzde 11 alabilmişti.

Benzer bir durum Fransa’daki sosyal demokrat Sosyalist Parti (SP) için de geçerli. Mevcut Cumhurbaşkanı François Hollanda, beş yıl önce Nicolas Sarkozy’yi yüzde 52 ile devirip başkanlık koltuğuna oturduğunda kıta genelinde sosyal demokratlar yeninden umutlanmıştı.

Ancak, Hollande başta Fransa olmak üzere Avrupa sosyal demokratları için adeta korkulu rüya haline geldi.

SAĞA KARŞI GÜÇLÜ BİR SOLUN VAKTİ ÇOKTAN GELDİ

Gelişmeler başta Almanya olmak üzere bütün Avrupa ülkelerinde neoliberal ve militarist politikaların uygulayıcısı oldukları için epeyce yıpranan ve güven kaybeden eski sosyal demokrat partilerin aynı zamanda kıta genelinde ırkçılığın, sağ-popülizmin yol açıcısı olduğunu da gösteriyor. Başka bir değişle ırkçılığın-milliyetçiliğin güçlenmesi sosyal demokrasiden başlayarak solun geniş kesimler arasında güven kaybetmesinden kaynaklanıyor. En önemlisi de bunu değiştirecek net bir “çıkış stratejisi” de bulunmuyor.

Denklemi tersine çevirmek için işçi ve emekçi hareketinin güçlenmesi gerekiyor. Bu olmadığı takdirde, İslami terör korkusunu ve mülteciler konusundaki ön yargıları da arkalarına alan ırkçı-faşist örgütler güç toplamaya devam edecekler. Güç topladıkça da tehlikeli olacaklar.

Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin de bu nedenle süreci doğru değerlendirip, ona göre tavır almaları, tutum belirlemeleri gerekiyor. Çünkü, olanlar ve olacaklar bizleri de yakından ilgilendiriyor.