Faşizm, Beyaz Güller ve Scholl Kardeşler

ERCÜMENT AKDENİZ

Alman ordularının „zafer yürüyüşü“ Stalingrad önlerinde tökezlemişti. Sovyet halkının direnişi uzadıkça Hitler’in radyo konuşmalarındaki ses tonu da sertleşiyordu. Ne var ki, evlatlarını zafer şarkılarıyla cepheye göndermiş Almanlar, gelecek için artık o kadar da ümitli değildi.

Naziler, cephedeki savaşı sağlama almak için, içeride de çok öncesinden başlayan bir savaş başlatmışlardı. İçerideki savaşın ana karargahı Gestapo’ydu. Hitler’in ülküsüne, führer rejimine ve savaşa karşı çıkan hemen herkes işkence tezgahından geçirilmiş, sonrasında toplama kamplarına gönderilmişti. Komünist, solcu, sosyal demokrat vs toplumun siyasi ve örgütlü tüm güçleri dağıtılmıştı. Devlet içinde, kamu sektöründe ve üniversitelerde ise ihraçlar, toplu gözaltılar ve tutuklamalar devredeydi.

O dönem Münih Üniversitesi’ndeki tablo da genel durumdan bağımsız değildi. Her üniversitenin başında olduğu gibi burada da rektörün yerini „üniversite führeri“ (yani başkanı) almıştı. Gestapo ile iç içe çalışan bu yapı muazzam bir istihbarat ağı oluşturmuştu. „Temizlik harekatı“ öyle bir yere vardırılmıştı ki; Ocak 1943’e gelindiğinde Münih Üniversitesi’nde, neredeyse takibe alınacak tek solcu kalmamıştı.

Fakat son günlerde duvarlar yeniden yazılmaya, bildiriler yeniden dağıtılmaya başlanmıştı. „Hitler’i aşağı!“, „Özgürlük“ gibi duvar yazılarına „Hitler’in Stalingrad’taki müthiş stratejisi 330 bin Alman gencini mantıksız bir ölüme gönderdi…“ şeklinde cümlelerin yer aldığı bildiriler eşlik ediyordu. Gestapo şefleri çıldırmış olmalıydı! Zira altında „Beyaz Gül“ gibi ne olduğu pek de anlaşılmayan bir örgüt imzası ve bu „örgüt“ün binler halinde dağıttığı 6 çeşit bildiri vardı.

Ve nihayet beklenen haber Gestapo’ya ulaştı! Münih Üniversitesi kampüsüne bildiri dağıtan gençler okul hademesinin ihbarı üzerine yakalanmıştı. Beyaz Gül artık çökertilebilirdi! Tarih 18 Şubat 1943’tü. Ve o gün gözaltı formuna yazılan isimler arasında Sophie ve Hans Scholl kardeşler vardı. Listeye Cristoph Probst’un adı da eklenecekti.

BEYAZ GÜL

Hitler’in ülkeyi adım adım felakete götürdüğüne kanaat getirenler arasına Hristiyan topluluklar da dahil olmaya başlamıştı. Bu topluluklar içinde aktif tutum alan küçük bir antifaşist yapı ise diğerlerinden ayrılıyordu. İçlerinde bir grup akademisyen ve üniversite öğrencisinin olduğu bu hareket kendisine „Beyaz Gül“ adını vermişti.

Şehir merkezlerinde toplanan Yahudilerin tükürük yağmuruna tutulduğu faşist gösteriler; gaz odaları ve fırınların kullanıldığı toplama kamplarına dair haberler, „Beyaz Gül“ü tevekkülden çıkıp tepki vermeye zorlamıştı.

Evet, belki toplum suskundu ama bu toplumun eskisi gibi savaşı desteklediği anlamına gelmiyordu. Herkes bu anlamsız savaş ısrarının sonunda gelecek yenilgiyi görüyor ve barış istiyordu. Geriye dilsiz kalmış bu suskun toplumu harekete geçirmek kalıyordu. Bunun için ise bodrum katlara yerleştirilmiş baskı makineleri, daktilolar ve teksir makinelerine ihtiyaç vardı. Ve elbette basılan bildirileri/beyaz gülleri şehirlere, köylere, kasabalara ve üniversitelere dağıtacak bir dağıtım ağına…

Sophie ve ağabeyi Hans Protestan oldukları halde Katoliklerin kurduğu bu antifaşist „örgüt“e katılmışlardı. Savaşa, barbarlığa, insanlığı felaketlere sürükleyen faşist politikalara karşı çıkmak için ille de komünist ya da solcu olmak gerekmiyordu zira. Scholl Kardeşlerin aileden aldıkları terbiye de „faşizme karşı vicdan“ diyordu. Nitekim baba Scholl, Hitler’e hakaret etmekten fişlenmiş dini bütün bir şahsiyetti. Ne var ki Beyaz Gül son derece naif bir yapıya sahip olmasına karşın Scholl Kardeşler en ağır cezaya çarptırılacaktı.

‚BİRGÜN BİZİM YERİMİZDE SİZ OTURACAKSINIZ‘

Scholl Kardeşler bugün hâlâ Almanya’da halk kahramanı olarak anılıyorlar. Hans Scholl’ün mahkeme başkanına söylediği „Bir gün bizim yerimizde siz oturacaksınız“ sözleri, bize biraz Erdal Eren’i çağrıştırıyor. Zira 12 Eylül faşist darbesinin idam sehpasına gönderdiği Erdal Eren de, mahkeme heyetine „Bir gün sizin yerinizde halkımız olacak, sizi ve koruduğunuz düzeni yargılayacak, doğru kararı verecektir“ demişti.

Scholl Kardeşlerin yargılanma sürecinin de büyük bir süratle gerçekleştiğini eklemek gerek. Öyle ki 18 Şubat’ta yakalanan iki kardeş ve arkadaşları Cristoph Probst, sadece 4 gün sonra, 22 Şubat 1943’te giyotine gönderildiler. Oysa ki o vakit ölüm cezasına çarptırılanların infazı ancak 99 gün sonra gerçekleştirilebiliyordu. Gençler, yargıç Friesler’i fena kızdırmış olmalı!

Scholl Kardeşlerin kararlılığı infaz anında da devam edecekti. Sepete ilk düşen baş Sophie’ninki olurken, giyotine getirilen ikinci isim ağabey Hans „Yaşasın Özgürlük!“ diye bağıracaktı.

İşin ilginç tarafı; gerek sorgu gerekse mahkeme sürecinde Scholl Kardeşler, okuyana biraz da tanıdık gelebilecek şu suçlamalarla itham edildiler: „OHAL yasalarını uymamak/çiğnemek“, „Führere hakaret“ ve „Savaş halindeki ülkede demoralizasyon yaratmak“!

Bütün bu sözü edilen suçlamaları, Hitler’den devşirme mimik hareketlerle Scholl Kardeşlerin yüzüne okuyan Nazi „Halk Mahkemesi“ başkanı Roland Friesler daha önce de birçok ölüm fermanını imzalamıştı. Yargıç Freisler, her ne kadar faşizm sonrası sanık sandalyesine oturtulamazsa da 1945 yılında gerçekleşen bir hava bombardımanında can vermekten de kurtulamadı .

22 Şubat 1943’te katledilen Scholl Kardeşlerden Sophie 9 Mayıs 1921’de Ulm’de doğmuştu. Hitler ordularının yenilgiye uğratıldığı 9 Mayıs zafer günü, ne tesadüftür ki Sophie’nin doğum gününe denk gelmişti. Dünyanın en yüksek kilisesine sahip olan Ulm kenti, tarihi ve bu uhrevi özelliğinin yanına bir de Scholl Kardeşlerden kalan antifaşist bir mücadele geleneği eklemişti.

Münih Üniversitesi’nde yere atılı beyaz güller anıtı kadar Ulm’deki Scholl kardeşler anıtı da saygı duruşuna devam ediyor hâlâ.