Almanya’yı eleştirmekle bu sorun çözülür mü?

Ekonomi Bakanı Zeybekçi Köln ve Leverkusen'de konuştu.

İhsan Çaralan

Şubat ayında Batı ile krizin ağırlık merkezi Yunanistan’dı. Bu ay ise Almanya “yeni kriz merkezi” olacak görünüyor.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin Almanya’da yapacağı “evet” kampanyasıyla bağlantılı toplantılara yerel yöneticilerin, toplantı yapılacak mekanların fiziki özelliklerini gerekçe göstererek izin vermemesi bir anda iç politika malzemesi olarak Almanya’ya yönelik eleştiri sağanağına dönüştü. Bozdağ, toplantı yapmasına izin verilmemesini gerekçe göstererek, Almanya Adalet Bakanı ile yapacağı toplantıyı da iptal ederek Türkiye’ye döndü.

Almanya hakkında, “Bir bakanın toplantısına izin vermeyen bir demokrasi olabilir mi?. Teröristler kendini ifade ediyor. Onlar için toplantı hakkı var, gösteri hakkı var, kendini ifade etme hakkı var ama demokratik bir ülkenin bakanının bir toplantıda kendisini açıklamasına izin verilmiyor. Ne biçim bir demokrasi…Bu faşist bir uygulamadır” diyen Bozdağ, önceki gün de eleştirilerini, Almanya’nın bu tavrının “faşist bir tavır” ve “teröristlerin baskısıyla alınmış, ‘Hayır’a destek amaçlı” olduğunu iddia ederek sürdürdü.

Cumhurbaşkanı bu sert eleştirileri daha da sertleştirdi.

Bu arada CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da bu gelişmeleri “milli bir sorun” olarak görmüş olmalı ki Hükümet cephesiyle aynı dozda sert açıklamalarla Almanya’yı suçladı.

Deniz Baykal Almanya’da referandumla ilgili yapacağı toplantıyı izin verildiği halde iptal etti! Araya Binali Yıldırım’la Angela Merkel girdi; iki Başbakanın görüşmesinden sonra, Türkiye ve Almanya Dışişleri Bakanlarının bu sorunu aşmaları için bu hafta içinde bir araya gelecekleri duyuruldu.

ALMANYA KAMUOYUNDA TEPKİ BELİRLEYİCİ OLUYOR
Toplam açısından bakıldığında; Hükümet cenahı eleştirilerini, Almanya Hükümeti’nin ve yerel yöneticilerinin, Almanya’daki Türkiye kökenli kişilerle toplantılar yapmasını istemediği, bunun için türlü zorluklar çıkardıklarını, bunun antidemokratik, faşizan, dahası Türkiye’ye, onun hükümetine yönelik düşmanca bir tutum oluğuna kadar götürüyorlar. Ve bu varsayım üstünden de Almanya’ya yönelik eleştiriler yapıyorlar.

Almanya ise resmiyette, bu toplantıların engellenmesinin Federal Hükümetle bir ilişkisinin olmadığı tamamen yerel yöneticilerle ilgili olduğunu öne sürüyorlar.

Ne var ki, fiiliyatta yerel yöneticilerin tasarrufu olarak görülen bu uygulama, kuşkusuz ki, Almanya kamuoyunda Türkiye’de son yıllarda giderek daha çok “yerli ve milli normlar”a dönme bahanesiyle ülkeyi “tek adam yönetimine” sürükleme girişimleri etrafında oluşan;

* Gazetelerin TV’lerin, dergilerin kapatılması, basım ve yayın araçlarına el konulması, gazetecilerin cezaevine atılmasının yabacı basın mensuplarının tutuklanmasına kadar varması,…gibi basın üstündeki baskıların ayyuka çıkması,

* Barış imzacısı akademisyenlerin üniversitelerden atılması,

* OHAL ve KHK’ler çerçevesindeki antidemokratik uygulamalar,

* Anayasanın geriye doğru değiştirilmesi için yapılan dayatmaların Türkiye’yi Ortaçağ koşullarına doğru iten güçleri daha da pervasızlaştıracağı endişeleri,…

* Alman kamuoyundaki Erdoğan-AKP Hükümetine yönelik tepkileri Almanya Hükümeti’nin, siyasi partilerin ve basının görmezden gelemeyeceği bir düzeye yükseltmiş görünmektedir.

GERİLİM DÜŞEBİLİR AMA SORUN BİTER Mİ?
Yani Almanya Hükümeti’nin, Türkiye’deki gelişmelere “vücut diliyle” ifade ettiği tutuma karşı Türkiye’den gelen sert tepkilerin iki tarafın çıkarlarıyla bağdaşmadığı görüldüğü için olacak, bu hayli yüksek gerilimden sonra iki Dışişleri Bakanının görüşerek, tansiyonu düşüreceği anlaşılmaktadır.

Ne var ki şimdilik tansiyonun düşürülmesi, Almanya ile Türkiye ya da çeşitli AB ülkeleriyle benzer gerilimlerin çıkmayacağı anlamına gelmiyor. Tersine Türkiye’nin bugün içine girdiği süreç, batılı ülkelerle sıkça çatışmanın pek çok unsurunu içinde barındırmaktadır. Nitekim, Hollanda Başbakanı, Hollanda’da Türkiyeli yöneticilerin referandum çalışması yapmasını istemediğini açıklamıştır.

Bütün bu gelişmeler; elbette Türkiye’deki antidemokratik uygulamalar, “tek parti, tek adam rejimi” girişimlerine yönelik tepkiler mi yoksa, Türkiye’yi köşeye sıkıştırma amaçlı emperyalist hesapların bir ifadesi mi olduğu tartışılabilir.

İKİ SORUNUN YANITI ÖNEMLİ
Her iki tutum için de inandırıcı gerekçeler öne sürülebilir. Ama bugün şu iki sorunu yanıtı önemlidir:

1-) Koca Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanlarının yabancı bir ülkede yapılması olağan olabilecek bir toplantısı yasaklanıyor; yasak hükümetler arası diplomatik bir krize dönüşüyor. Elbette bu durum, sadece yabancı ülkenin yönetimin eleştirilmesiyle geçiştirilemez. Karşı karşıya olunan durum, gerekçesi ne olursa olsun, son tahlilde Erdoğan-AKP yönetiminin dünyadaki itibarıyla, Türkiye’nin itibarıyla ilgilidir. Dolayısıyla ülkeyi ve Hükümeti bu duruma düşüren politikalar irdelenip eleştirilmeden de gerçeği bulmak, bu sorunu aşmak, Türkiye’nin itibarını en azından uluslararası düzeyde yükseltmek olanaksızdır.

2-) “Bozdağ, Zeybekçi ve onların bakanı olduğu Hükümet, bu vesileyle, valilerin kararıyla, en doğal hakkı olan toplantı ve gösteri yapma hakları ellerinden alınan, mitingleri, basın açıklamaları yasaklanan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bu yasakçı tutumlar hakkında hangi duygulara sahip olduklarını anlamalarını sağlar mı?” sorusu ister istemez insanın aklına geliyor.

“Çok iyimser bir beklenti bu?” diyebilirsiniz; derseniz haklı da olursunuz!

Ama yine de insanın aklına, “Damdan düşenin duygularını damdan düşen anlar” sözü geliyor!