MİT’in Almanya icraatları

Yücel Özdemir

 

Bir yıldır bitmek bir yana sürekli yenilenen Türk-Alman ilişkilerindeki gerilime bir yenisi daha eklendi. Alman kamuoyu üç gündür Milli İstihbarat Teşkilatının (MİT), Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenleri ve Alman siyasetçileri neden ve nasıl takip ettiğini tartışıyor.

Daha düne kadar “Eyy Almanya…” diye yüksek perdeden bağıranlardan “tık” çıkmıyor. Çünkü ortada uluslararası diplomasi ve hukuk açısından işlenen bir suç var ve bunun öyle sıradan olmadığını herkes biliyor.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın, BND Başkanı Bruna Kahl’a Münih’te teslim ettiği dosyada, Almanya’da yaşayan Gülen Cemaati üyesi ve diğer muhaliflerin yeni çekilen fotoğrafları, ev adresleri, telefon numaraları… yer alıyor. Fidan’ın verdiği dosya, MİT’in Almanya’da etkili bir çalışma içerisinde olduğunun kanıtı.

Türk istihbarat örgütünün Almanya’daki faaliyetleri elbette yeni ve bilinmez değil. 1980’li ve 90’lı yıllarda bu faaliyetler çokça dikkat çekmişti. Deşifre olan MİT elemanları, gruplar halinde ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı.

Son yıllarda bu konudaki en önemli olay Erdoğan’ın başbakanlığı dönemindeki danışmanlarından Muhammed Taha Gergerlioğlu’nun başında olduğu bir grubun tespit edilmesiydi. Grup üyeleri önce gözaltına alındı, sonra tutuklandı. Koblenz Eyalet Yüksek Mahkemesi’nde görülen davada Gergerlioğlu, yabancı bir ülkede istihbarat faaliyeti yaptığı için ceza aldı, 70 bin avro karşılığında serbest bırakıldı.

Ancak bu MİT’in Almanya’daki faaliyetlerinin bittiği ya da bitirileceği anlamına gelmiyordu.

Yeşiller Partisi’nin soru önergesine hükümet tarafından verilen bir yanıta göre, ülkede 6 bin kadar Türk istihbarat elemanı ya da ajanı bulunuyor. Kısa süre önce Hamburg’da, Kürt hareketinin yöneticilerine karşı suikast hazırlığı yapan “gazeteci” kılığındaki bir ajan, polis operasyonuyla gözaltına alındı, sonra tutuklandı. Bütün bunlar Almanya’nın MİT’in faaliyetlerinden yeterince haberdar olduğu anlamına geliyor.

Peki böylesine mercek altında tutulan bir istihbarat örgütünün, Almanya’da yasadışı bir şekilde topladığı bilgileri, çektiği fotoğrafları, Alman istihbarat örgütü BND’ye teslim etmesini nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Her ne kadar ilk etapta MİT’in basit bir “hatayla” kendisini ele verdiği görünse de, gerçekte bunun üzerinden pek çok mesajın verilmek istendiği anlaşılıyor.

CSU Sözcüsü Stephan Meyer, Passauer Neue Presse gazetesine verdiği demeçte, “Türkiye Hükümeti, Almanya’ya açıkça meydan okumak ve Almanya hükümetini kışkırtmak için böyle davrandı” derken pek de haksız sayılmaz. Açıktır ki ortada bilinçli bir plan var. MİT ve hükümet, Almanya’ya baskı yaparak “Her şeyi biliyoruz. Gereğini yapın, yoksa biz yaparız” mesajını vermek istiyor.

Başka bir deyişle, MİT, hem Almanya’ya hem de muhaliflere gözdağı veriyor.

Bu olayın kendisi bile AKP hükümetinin, uluslararası diplomasiyi ve hukuku hiçe sayarak, başka bir ülkenin içişlerine karışmaktan geri kalmadığını, bundan sonra da kalmayacağını gösteriyor.

Bugüne kadar terörle mücadele çerçevesinde, özellikle PKK konusunda, Türkiye hükümetlerinin isteklerini olduğu gibi kabul eden ve uygulayan Almanya, öyle anlaşılıyor ki konu Gülen Cemaati olunca aynı yaklaşımı gösterme niyetinde değil.

17-25 Aralık sürecinden bu yana Erdoğan sürekli Almanya’dan Gülen Cemaati’ne karşı önlemler alınmasını, etki alanlarının daraltılmasını talep ediyor. Almanya ise bu konuda Erdoğan’ın tezlerini olduğu gibi kabul etmiyor ve kendisine göre bir hat belirlemiş durumda.

MİT’in belgelerinin deşifre edilmesi de bu hattan devam edileceğinin mesajıdır.

Gelinen aşamada Erdoğan ve AKP, sadece içeride değil Türkiye dışındaki bütün muhalif göçmenlere karşı da güvenlik ve istihbarat faaliyetlerini devreye koymuş bulunuyor. Hatta, muhaliflerle bağlantı içinde olan Alman siyasetçiler de “tehlikeliler” listesine alınmış.

Bir yıldır Ankara-Berlin hattındaki gerilime baktığımızda Almanya’nın çoğunlukla alttan alan, çelişkileri daha fazla derinleştirmeden geçiştirme politikası izlediği görülüyor. Uzun vadeli bölgesel çıkarlarını gözeterek Erdoğan ve AKP’nin yaptığı provokasyonların çoğuna gözyumdu, işbirliğinde ısrar etti. Seçimlerde açıkça destek verdi.

Özellikle Başbakan Merkel’in bu politikasını kısa sürede değiştirmesi beklenmiyor. Burada asıl sorumluluk Alman halkına ve muhalefetine düşüyor.

Almanya’nın içişlerine karışmayı dahi kendisine hak gören “Erdoğan Türkiyesi”ne karşı başta silah ambargosu olmak üzere bir dizi ciddi ekonomik ve siyasi yaptırımların olması kaçınılmaz görünüyor.