Nazi benzetmesi neden yapılıyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve değişik bakanlar durmadan Almanya’yı “Nazilikle”, “faşistlikle” suçluyorlar. 15 milyondan fazla göçmenin, 3 milyona yakın Türkiye kökenlinin yaşadığı Almanya’yı “Nazilik” ve “faşistlikle” itham etmek ne anlama geliyor? Bu söylemin altında hangi hesaplar yatıyor?

Almanya, geçmişi karanlık bir ülke. Zira 1933-45 yılları arasında iktidarı elinde bulunduran Adolf Hitler ve NSDAP, insanlık tarihinin en büyük suçlarını işledi. Kendileri gibi düşünmeyen Alman sosyalistleri ve demokratlarını, Yahudileri, Roman-Sintileri ve diğer azınlıkları gözaltına almakla, işkence etmekle, tutuklamakla kalmadılar, toplama kamplarına doldurarak kurşuna dizdiler, fırınlarda yaktılar.

Bu nedenle insanlık tarihinde Hitler faşizmi kadar barbar, cani, insanlık düşmanı bir rejim daha işbaşına gelmemiş dersek yanlış olmaz. Alman burjuvazisinin içeride ve dışarıdaki çıkarları savunmak için canla başla çalışan Hitler öncülüğündeki Nasyonalsosyalizm (Nazi) bu nedenle gelmiş geçmiş rejimlerden pek çok bakımdan önemli farklılıklar taşıyor.

Dolayısıyla sadece Almanya’nın değil insanlığın da bir utancı olan Nazizm ile kıyaslamalar yapıldığında, onun yaptığı büyük insanlık dışı suçlar hafifletilmemeli. Zira en basit haksızlığı Nazizm ile özdeşleştirmek, o dönem yapılanları basitleştirmek anlamına geliyor.

Durum bu olduğu halde başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere Türkiye yönetenleri bir süredir bu basitleştirmeyi çok kolay bir şekilde yaparak, Almanya’yı ve diğer Avrupa ülkeleri üzerinden siyasi rant toplamanın politikasını yapıyor.

Aklı başında olan, özellikle Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenler Almanya’daki yönetimin faşist, yöneticilerinin de Nazi olmadığını biliyor. Keza az çok siyasi gelişmeleri, Avrupa ülkelerini yakından tanıyanlar da bunun gerçekle ilgisi olmayan bir tarih çarpıtıcılığı olduğunu açık olarak söylüyor.

ALMANYA’NIN “NAZİ” OLMADIĞINI BİLİYORUZ

Peki durum bu kadar açık ve net olduğu halde Erdoğan ve bakanları neden günümüz Almanya’sını Nazilikle suçluyor?

İlk etapta, bu suçlamanın içeride ve dışarıda referandum için “Evet” oylarını artırma derdiyle bağlantılı olduğu anlaşılıyor. Kendi politik emellerine ulaşmak için adeta ‚Roma’yı da yakmaya‘ hazır görünen Erdoğan, bu açıklamalarıyla özellikle Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin hayatlarını zorlaştırmaktan, huzursuz etmekten zerre kadar çekinmiyor. Öyle ya da böyle faturanın Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenlilere çıkacağı açıkken, Erdoğan ve Ankara’nın sorumsuz bir şekilde kriz tüccarlığı yapmaya çalışması burada yaşayan vatandaşlar açısından uyarıcı ve düşündürücü olmak durumundadır.

Nitekim, burada yaşayanlar da, her ayrımcılığın, Neonazi saldırının, yabancı düşmanlığının Almanya’nın Neonaziliği anlamına gelmediğinin farkındalar. Kaldı ki, ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına karşı bu ülkede on binlerce, yüz binlerce insanın tepki gösterdiğini onlar da biliyorlar.

Bu nedenle, Erdoğan’ın oylarını artırmak, tabanını Almanya ve Alman karşıtlığı üzerinden bir arada tutma planı şimdilik tutmamış görünüyor. Ama, Erdoğan fanatikleri arasında Alman halkına ve Almanya’ya karşı düşmanlık duygularının önceki döneme göre katlanarak arttığı da görülüyor. Onlar için Almanya her geçen gün biraz daha çekilmez hale gelecektir. Çünkü yaşadıkları ülkenin halkıyla sürekli kavganın sonu mutsuzluktan başka bir şey değildir.

Ama Erdoğan ve partisi, Türkiye kökenli göçmenler arasında, göç tarihinin ilerlemesine bağlı olarak kendilerinin etkisinin azalacağını, hatta marjinalleşeceğini de biliyorlar.

Dolayısıyla “Nazi” suçlamalarının asıl yanını Türkiye kökenli göçmenlerin yaşadıkları ülkeye uyum sağlamaları, halkıyla barış içinde bir arada yaşamasını engellemek oluşturmaktadır.

Bu strateji kısa zamanda belki içeride bir kaç puan oy kazandırabilir, ancak uzun vadede geleceği olmayan bir siyasettir.

ALMANYA’YI PROVOKE ETME ÇABASI

Nazilik, faşistlik suçlamasının diğer bir ayağı ise Almanya ve Avrupa Birliği ile yeniden pazarlık masasına oturmaktır. Suçlamaların asıl hedefinin Almanya olması bu açıdan bir tesadüf değildir. Başta sığınmacılar anlaşması olmak üzere pek çok konuda dezavantajlı duruma düşen Erdoğan, şimdi Almanya ve AB ile ipleri gererek, özellikle sığınmacı anlaşmasının yeniden müzakere edilmesini istiyor. Her fırsatta AB’nin 3 milyon sığınmacıyı tutması için verdiği 6 milyar Euro’yu beğenmediğini ifade eden Erdoğan, Almanya Başbakanı Merkel ve diğer liderleri provokasyona getirerek, onların anlaşmayı bozmasını hedefliyor. Ancak, özellikle Merkel’in bunca provokasyona karşı kamuoyunda soğukkanlılığını koruması, aynı seviyeye inmemesi Erdoğan’ı daha fazla çığırından çıkarmış, süreci uzatmasına vesile olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki bir süre daha bu çizgide söylemlerini sürdürecek.

EN İYİ YANI HAYIR!

Açıktır ki, Erdoğan’ın Almanya’ya yönelik suçlamalarının ne kadar gerçek dışı olduğunu en iyi Almanya’da yarım asırdan fazla bir süredir yaşayan, yeni nesiller veren Türkiye kökenliler biliyor. Irkçı saldırılar, yaşamın değişik alanlarında süren ayrımcılık, eşit haklardan mahrum yaşamak ve işçi olmaktan kaynaklanan haksız uygulamalar ve zorluklar olmasına rağmen günümüz Almanya’sı, Türkiye kökenlilerin kendilerini güvende hissettikleri ülkelerin başında geliyor.

Bu güven, yarım asırdır işyerinde, okulda, semtte, sosyal hayatta bir yaşamı paylaşmaktan geliyor. Bu nedenle yapılan açıklamaların, provokasyonların Türkiye kökenli göçmenlerle Alman halkı arasındaki önyargıları güçlendirmemesi için özel bir çaba göstermek gerekiyor.

Dolayısıyla Erdoğan ve partisinin yöneticilerinin Almanya’ya yönelik yaptığı Nazilik ve faşistlik açıklamalarına öncelikle bugüne kadar Erdoğan’a destek olanların tepki vermesi gerekiyor. Bu yanıtın bugünkü adresi elbette referandum sandığıdır. Sırf Almanya’daki Türkiye kökenlilerin huzurunu bozduğu, Türkiye-Almanya ilişkilerini gerdiği için bile bugünkü koşullarda “Hayır” demek büyük bir önem taşıyor. Aksi takdirde gelecekte daha büyük gerilimler ve provokasyonların önüne geçilemeyecektir. (YH)


Düşündürücü benzerlik: 19 Ağustos 1934 referandumu

Erdoğan, Almanya’yı “Nazilik”le suçlarken Alman tarihçiler de, bugünün Türkiyesinde otoriter rejim yönünde atılan adımları Nasyonal Sosyalizm döneminde olanlarla kıyaslıyor.

Haksız da sayılmazlar, çünkü pek çok konuda atılan adımlarda yakın benzerlik var. Meclisin KHK’larla devre dışı bırakılması, darbe girişimini vesile ederek bütün muhaliflerin tasfiye edilme çabası vb. uygulamalar bunların başında geliyor.

16 Nisan’da yapılacak referandum da, içerik bakımından Nazi döneminde 19 Ağustos 1934’de yapılan referanduma benziyor. Dönemin Almanya Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg’un 1 Ağustos 1934’te ölmesi üzerine, Başbakan Adolf Hitler önceden aldığı yetkiye dayanarak 2 Ağustos 1934’te cumhurbaşkanlığıyla başbakanlığı birleştiren (Üniter Başkanlık) bir kararname yayınladı ve 19 Ağustos’ta bunu referanduma sundu.
17 gün içinde yapılan referandumda halka, “Cumhurbaşkanlığı makamı ile başbakanlık birleştirilsin. Cumhurbaşkanının yetkileri Führer ve Başbakan Adolf Hitler’e verilsin. Kendi yardımcılarını istediği gibi belirlesin. Sen Alman erkeği ve kadını bu yasada yer alan düzenlemeyi onaylıyor musun?” sorusu soruldu.

Referandum öncesinde bu soruya “Hayır” diyebilecek partiler ve örgütler kapatılmış, liderleri tutuklanmış, yayın organları yasaklanmıştı. Sokakta “Hayır” kampanyası yapmak mümkün değildi.

Sonuçta sandık başına çağrılan yaklaşık 45 milyon seçmenin yüzde 95’i oyunu kullandı ve yüzde 89 “evet” dedi. Ve bu “evet” tek lider ve tek parti öncülüğünde faşizmin her alana hakim olmasının, karşıtlarını ortada kaldırmasının, içeride ve dışarıda Alman sermayesinin çıkarları için savaş politikasının önünü açtı.

Cumhurbaşkanlığı ile başbakanlığı birleştirmek, ama bu kez bütün yetkilerin cumhurbaşkanında toplanmasını öngören Türk tipi “Uniter Başkanlık” modelini isteyenler de bugün böyle bir tek adam rejimi hayal ediyorlar. Elbette Hitler’in arkasında dünyaya hakim olma niyeti taşıyan devasa bir sermaye gücü vardı ve bu açıdan bizim Türk tipi tek adamlık rejimi, ‘yağmasa da gürleyen’ karakteri ile o dönemin faşizminden kimi farklar da taşıyor.

Ama illa da Nazilerle, Hitler’le bir benzerlik aranacaksa Türkiye’de barışı, demokrasiyi ve özgürlükleri tasfiyeye girişenlerin tek adam rejimi hayali ile Almanya’da 1933-34 yılları arasında yaşananların paralelliği oldukça dikkat çekici görünüyor.