1 Mayıs: İyi iş, iyi ücret, eşit haklar

Bu yıl Almanya’da yüz binlerce emekçi, “Biz Çoğuz – Biz Biriz” sloganıyla alanlara çıkacaklar. “İyi iş, iyi ücret” sloganı da geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yıl alanlara taşınacak sloganlar arasında yer alıyor. İşçilerin özlem ve taleplerini ifade sloganlar elbette önemlidir. Ama asıl önemli olan bu talepler için mücadeleyi örgütlemek. Bugün işçi ve emekçilerin haklarını korumak, yeni hak mücadeleleri için harekete geçmenin olanakları dünden daha gelişkin – yeter ki biz harekete geçelim.

SERDAR DERVENTLİ

Sermaye ve hükümeti bıkmadan, usanmadan toz pembe tablolar çizmeyi sürdürüyor; Almanya tarihinin en yüksek istihdamı sağlanmış, işsizlik yok denecek (!) kadar az, ülke sermayesinin rekabet gücü son derece yüksek, kimya, otomotiv ve makine sanayisinde dünyanın ilk üçünde Almanya var.

YENİ RASYONELLEŞME DALGASI

Bütün kapitalist emperyalist ülkeler, özellikle 2008/09 krizinden sonra endüstrilerini geliştirmek, rekabet güçlerini artırmak için adımlar atıyorlar; ABD’de “İkinci makine dönemi” (“The Second Machine Age”), Almanya‘da „Sanayi 4.0“ (“Industrie 4.0) başlıkları altında “ulusal girişimler örgütlüyorlar. Tek başlarına adım atmaktan çekinen AB ülkeleri ise “Dijital Özerk Avrupa 3.0” (“Digitale Autonomie Europa 3.0”) başlığı altında sanayilerini güçlendirmek üzere girişimlerde bulunuyor.

Alman hükümeti 2015 ilkbaharında, „Deutsches Konsortium Industrie 4.0“ adı altında ülkenin bütün önemli tekellerini ve şirketlerini kapsayan bir konsorsiyum kurdu. ABD hükümeti de ülkenin önde gelen tekellerini teşvik ederek „Industrial Internet Consortium (IIC)“ adı altında bir konsorsiyum kurmalarını sağladı. Okyanusun her iki tarafında yeni bir rasyonelleşme dalgasının adımları hızla atılıyor.

Her ne kadar “yepyeni bir süreç başlıyor” denilse de bir sanayi devrimi ile karşı karşıya değiliz henüz ve böyle bir sanayi devrimi ufukta da görünmüyor. Var olan gelişmiş teknoloji ve son yıllarda yaşamın her alanına giren iletişim araçlarının üretimde daha ileri boyutta kullanılmasının koşullarının değerlendirilmesinin bir “sanayi devrimi” olarak propaganda edilmesinin ideolojik boyutları var. İşçi ve emekçilere, “bütün dünya teknik alanda büyük bir altüst oluşun eşiğinde ve Almanya da bunun en önünde yer almalı. En önde yer almazsa tüm kazanımlarımızı kaybedebiliriz” propagandası yapılarak sermayenin yanında yer almaları sağlanmak isteniyor.

ÜRETİM MERKEZİNİN KORUNMASI

Sendikalar da bu sürecin içine dahil edilmiş ve “dijital” dalganın üzerinde sörf yapıyorlar. Her ne kadar tabandaki sendika üyelerinin henüz gündemine tam anlamıyla girmemiş olsa da orta ve üst düzey sendika yöneticilerinin neredeyse tümü müthiş bir buluş yapmış mühendis edasıyla, “dijitalleşme”, “Sanayi 4.0”, “4. Sanayi Devrimi” üzerine söylevler çekmekten hoşlandıkları kadar, “özellikle bu alanda bizsiz olmuyor; bütün sermaye temsilcileri bizim görüşümüzü almadan adım atmak istemiyorlar” diyerek, “ortak karar alma hakkımızı sonuna kadar kullanacağız” diyorlar.

“Ortak karar alma hakkı” denilen ise bu durumda “veba ve kolera” arasında tercih hakkından başka bir şeye benzemiyor gerçekte. Bütün amaç ise üretim merkezinin korunması, sermayenin rekabet gücünün artırılması yolunda sendikaların tamamen sermayenin hedeflerine odaklanmalarını sağlamak!

Ne var ki “Üretim merkezinin korunması” fikri Alman sendikacılarının sıkça dile getirdiği bir mesele olmasına karşın sadece Almanya’ya mahsus bir fikir değil! Bütün gelişmiş kapitalist ülkelerde olduğu gibi bu ülkelere bağımlı ülkelerin sendikacıları da “üretim merkezini koruma” fikriyle bütünleşmiş durumdalar.

BİZ ÇOĞUZ – AMA BİR MİYİZ?!

Özüne bakılırsa kapitalistler, yeni bir atılım sürecini başlatmak istedikleri dönem aynı zamanda en fazla yara alabilir bir durumdadırlar. Çünkü artık kale gerisinde değil yeni pazarlar elde etmek, yeni hamleleri gerçekleştirmek için adım atmış durumdadır.

Sermayeye karşı mücadele; hakları koruma ve yenilerini elde etmek için öncelikle sınıfın birliğini sağlamak gerekiyor. Evet, DGB’nin ana sloganında denildiği gibi “BİZ ÇOĞUZ” ama “BİZ BİRİZ” diyebilir miyiz?! Neredeyse bütün fabrikalarda kadrolu-kiralık-taşeron işçi diye bölünmüş durumdayız. Yerli-göçmen, kadın-erkek, genç-yaşlı diye bölünmeler işin cabası!

BİRLİK SOMUTTUR!

Sınıfın birliği soyut değil somuttur! Bundan dolayı da “Biz Çoğuz – Biz Biriz” sloganını da somutlaştırmalıyız. IG Metall’in yaptığı gibi sermayeye işçi kiralama süresini 18 aydan 48 aya çıkartma opsiyonu sunarak bu fabrikada işçilerin birliği sağlanmaz! İşçilerin bölünmüşlüğü güçlendirilir!

Bugün çalışan emekçilerin yüzde 42’si güvencesiz (prekerya) iş koşullarında çalışıyorlarsa, yüzde 40’ının reel ücretleri 1995 yılının yüzde 7 dolayında gerisine düşmüşse, bir milyon emekçi kiralık işçi, en azından bir o kadarı da taşeron işçi olarak çalıştırılıyorsa, o zaman “Biz Çoğuz – Biz Biriz” sloganın altı dolmuyor demektir. O zaman bu sloganın içini doldurmak için talepler belirlememiz gerekiyor.

“Adil ücret” gibi tam olarak ne içerdiği bile meçhul bir talep yerine, çok somut, bütün işçiler (kadın-erkek, kadrolu-kiralık-taşeron, genç ve yaşlı) için “Eşit işe – eşit ücret” talep etmeliyiz! “İyi iş” talebini ileri sürdüğümüzde, bu talebin bütün emekçiler için geçerli bir talep olarak ileri sürmeliyiz! “İyi ücret” talebini ileri sürdüğümüzde ise “biraz zam” değil, “bir emekçinin sosyal, kültürel tüm ihtiyaçlarını karşılayabildiği, sınıfının geleceğini güvenceye aldığı bir ücreti” kastettiğimizi ortaya koymalıyız.

İşçi ve emekçileri birliği de ancak böyle somutlaşır. 1 Mayıs’ta bütün dünya işçilerini alanlara çıkaran neydi? Ortak olan 8 saatlik çalışma günü talebiydi. Milyonlarca işçi ve emekçi bu talebin etrafında birleşerek alanlara çıktılar ve birlik, mücadele ve dayanışmanın sınırları aşarak uluslararası işçi sınıfının en önemli değerleri olmasını sağladılar.

Bugün Almanya işçi sınıfının bir parçası olan göçmen emekçilerin, yerli emekçilere karşı kullanılmasının önüne geçmek içinde “herkese eşit haklar” talebini Alman emekçilerinin gündemine getirmek ve onlarla birlikte mücadeleyi örgütlemek için özel bir çaba içine girilmeli.

30 SAATLİK ÇALIŞMA HAFTASI!

Belirtildiği gibi; önümüzdeki süreçte ciddi bir rasyonelleşme dalgasıyla karşı karşıya kalacağız. Modern işçi sınıfı sosyalizmle tanışmasından sonra bugüne kadar geçen tarihinde her zaman yeni teknolojilere açık olmuştur. Onun için, işyerlerinin yok olmasının, iş baskısının ve sömürüsünün artmasının yeni teknolojiden dolayı değil bu teknolojinin toplumsallaşmasını engelleyen sermaye olduğu açıktır.

Bu nedenle yeniliklere kapalı değil açıktır. Yeni teknolojini uygulanması için mücadele de ederler. Sonuçta bu yenilikler onun çalışma koşullarının olduğu gibi yaşam koşularının da iyileşmesinin temelidir.

IG Metall (ve diğer sendikalar) yeni teknolojik gelişmeleri ve esnekleşen üretim koşullarını gerekçe göstererek çalışma sürelerini tartışmaya açtılar. Metal sendikası bu yönde yaptığı anketin sonuçlarını Mayıs ayının ortasında yayınlayacak ve Haziran sonunda bu konuya ilişkin bir konferans düzenleyecek. Tüm bunlarda bir sorun yok. Ama kampanyanın başlığına bakıldığında IG Metall’in hangi yönde gittiği anlaşılıyor. “Benim yaşamım – benim zamanım. İşi yeniden düşünelim!” (“Mein Leben – meine Zeit. Arbeit neu Denken!”)

Bireyselliği öne çıkaran bu slogan altında sürdürülen bir kampanyanın sonunda sermayenin yıllardır gündemimize sokmaya çalıştığı “bireysel çözümler”den çıkmayacağı şimdiden söylenebilir.

İleri sürülecek talep çok açık ve net olmalı ki, sınıfın birliğini sağlayabilsin. Örneğin “Haftalık çalışma süreleri tam ücret ve personel karşılığı 30 saat olmalı.”

Bugün işçi ve emekçilerin haklarını korumak, yeni hak mücadeleleri için harekete geçmenin olanakları dünden daha gelişkin – yeter ki biz harekete geçelim.