8 Mayıs’ın anlattıkları

8 Mayıs 1945 insanlığın belleğine kazınmış günlerden biridir. Çünkü faşizmin yenilgiye uğratıldığı ve dünyanın en kanlı savaşı olarak kayıtlara geçen 2. Dünya Savaşı’nın resmen sona erdiği gün olarak yakın tarihimizin önemli eşiklerinden biridir. Peki ama savaş ve faşizme karşı kazanılan bu zor ve zahmetli zafer, sadece yılda bir gün anılacak bir kahramanlık hikayesi mi yoksa bugün yaşadığımız dünya için hala hayati önem taşıyan bir ders, uyarı ve umut kaynağı mıdır?

1 Eylül 1939’da Hitler ordularının Polonya’yı işgaliyle başlayan 2. Dünya Savaşı, tarihin tanık olduğu en kanlı ve en büyük savaş oldu: 25 milyonu asker, toplam 72 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan kanlı bir bilanço kaldı geriye. (Sovyetler Birliği 23 milyon; Çin 20 milyon; Almanya 7 milyon 200 bin; Polonya 5 milyon 600 bin; Endonezya 4 milyon; Japonya 2 milyon 600 bin…)

Binlerce kitaba, öyküye, şiire, filme konu olan 6 yıllık savaş, sadece ölümler, yaralanmalar, yıkımlar, sürgünler, katliamlarla değil Avrupa başta olmak üzere bütün dünyada izleri kolay kolay silinemeyecek travmalar yarattı.

SAVAŞIN ARKASINDAKİ NEDENLER

Peki bunca vahşete ve yıkıma yol açan bu savaşın arkasındaki gerçek neydi? Dünya diktatörü olmak isteyen Hitler’in çılgın ve hastalıklı karakteri miydi neden? Öyleyse, 1914’te başlayıp 1918’de sona eren 1. Dünya Savaşı’nı hangi çılgın, hastalıklı diktatör çıkarmıştı!

Evet, Hitler, tarihin gördüğü en kanlı, insanlık dışı diktatörlerden biri oldu, buna kuşku yok ama sömürüye, rakiplerini alt etmek için dünya pazarlarını ve enerji kaynaklarını ele geçirmeye ihtiyaç duyan ABD, İngiltere, Japonya, Fransa’nın büyük sermayedarları çok mu masumdular! Ve Hitler durup dururken mi işbaşına gelmiş, getirilmişti; bugün de faaliyetlerini sürdüren büyük Alman tekellerinin demirden bir eli değil miydi bu çılgın lider?

Eğip bükmenin, büyük analizler icat etmenin bir gereği yok; bu büyük savaşı doğuran soru şuydu: Dünyayı hangi emperyalist güç yönetecek?

Bu savaşın ikinci temel gerçeği de, Sovyetler Birliği’nde kurulan ve dünyada ilk kez işçiler tarafından yönetilen, eşitliğe dayalı bir toplumsal düzenin, sosyalizmin tasfiye edilme planıydı. 2. Dünya Savaşı’ndaki toplam ölümlerin neredeyse üçte birinin Sovyetler Birliği’nde yaşanması da bir rastlantı değildi…

Emperyalist-kapitalist sistemin daha fazla kar ve egemenlik hırsı dünyanın dört bir yanında devlet yönetimlerini canavarlaştırmakta, faşizm denen barbarlığın kapısını açmakta ve Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franko vb. diktatörleri işbaşına getirmekteydi. Yani savaşı bu hasta diktatörler değil, ama bu diktatörleri hastalıklı ve insana yabancılaşmış kapitalist sistem üretmekteydi.

DİKTATÖRLER YENİLMEYE MAHKUMDUR!

Onca kıyımın, vahşetin ve yıkımın ardından takvimler 8 Mayıs 1945’i gösterdiğinde dünyanın başına bela olan Hitler’in karargahı, savaşın temel hedeflerin biri olan işçi devletinin Kızılordusu tarafından kuşatılacak ve bir sığınakta ,intihar eden büyük diktatörün hayatta kalan komutanları Berlin’de faşizmin yenilgisini ilan eden teslimiyet anlaşmasını imzalayacaktır.

Bugün geriye dönüp baktığımızda 8 Mayıs’ın bizi anlattığı derslerden biri şudur ki: Diiktatörler ne kadar güçlü, ne kadar kanlı olurlarsa olsunlar yenilmeye mahkumdurlar! Bu yüzden tarih ve yer ne olursa olsun, ister Almanya ister Türkiye, ister ABD… insanlığa, emekçilere ve halka düşman hiçbir rejim, hiç bir otorite ilelebet yaşayamaz, er ya da geç tarihin çöplüğünde lanetle anılmaya mecburdurlar!

SAVAŞ BİTTİ Mİ?

Faşizmin ve 2. Dünya Savaşı’nın sonlandırıldığı 1945’ten günümüze uzun yıllar geçti. Ve ardından bütün dünya yaralarını sarmaya, yeniden ayağa kalkmaya çalıştı. Evet 70 yıl içinde köprünün altından çok sular aktı… Ve görüntüde sanki yeni bir dünya yarattık, barış, huzur, teknoloji, refah… Ama görüntüyü biraz kazıdığımızda, gerçekler pek de iç açıcı görünmüyor ne yazık ki.

Son 70 yılı acaba 3.Dünya Savaşı ne zaman, nasıl çıkacak sorularıyla geçirdik ama bu 70 yıl içinde gerçekleşen bölgesel savaş ve çatışmalarda yaşanan ölümlerin toplamı, dünyanın en kanlı savaşı olarak tarihe geçen 2. Dünya Savaşı’ndaki kayıpları çoktan geride bıraktı. Örneğin 1978’den beri süren Afganistan savaşında ölenlerin sayısı tek başına 2 milyona, 2003’te başlayan Irak’ta 1 milyona, 2011’de başlayan Suriye çatışmalarında 400 bine, 2003’te başlayan Somali savaşında 500 bine ulaştı… Avusturalya ve Antartika hariç beş kıtada halen devam eden savaş, çatışma ve gerginlikler yüzünden yaşanan ölümlerin, sürgünlerin, yıkımın ve dökülen göz yaşının haddi hesabı yok… Ve gazetelerde, internette, televizyonlarda izlediğimiz her haberde Uzakdoğu’dan, Ortadoğu’dan, Afrika’dan, Asya’dan veya Latin Amerika’dan ölüm haberleri, patlamalar, savaş tehditleri alıyor ve yine soruyoruz: 3. Dünya Savaşı mı geliyor acaba!

Çocuğumuzun eğitimi, halkın sağlığı, çevre ya da işçi hakları için değil ölüm kusan silahlara, cephanelere harcanan paranın da haddi hesabı yok….

Her devlet adamı, örgüt lideri öldürdüğü insan sayısı ile güç gösterisi yapmayı övünç kaynağı sayar oldu. Kimi demokrasi adına, kimi İslam adına, kimi bölünmemek adına…

Ve belki Hitler kadar olmasa da Uzakdoğu’dan Asya’ya, Türkiye’den Amerika’ya ortalık diktatör heveslileriyle, emekçi düşmanlarıyla ve dünya pastasından daha fazla pay kapma derdindeki devlet adamlarıyla doldu…

Ve işte böyle bir ortamda 8 Mayıs 1945’in bugün bize anlatmaya devam ettiği ikinci ders şudur: Savaşları, faşizmi ve diktatörleri doğuran kaynak kurutulmadıkça insanlığa rahat yüzü yoktur!