‚Leitkultur‘ tartışması üzerine: Kültür, politika ve emekçiler

TONGUÇ KARAHAN

İçişleri Bakanı de Maizière, artık dikiş tutmayacak kadar eskimiş ‘leitkultur’ ceketini giyerek sahneye çıktı ve bir tartışma açmaya çalıştı: “Biz burka değiliz!“ İyi güzel de siz kimsiniz?

Federal İçişleri Bakanı Thomas de Maizière, bir kez daha göçmenleri konu alan ‘leitkultur’ (öncü kültür) tartışmasını alevlendirerek dikkatleri üzerine çekti. CDU’lu politikacının bir yarayı kaşırcasına ‘öncü kültür’ tartışmasını açmak istemesinin altında esas olarak beş ay sonra yapılacak genel seçimlerde partisine birkaç puan kazandırmak yatıyor.

Neyse ki, yerli ve göçmenler arasındaki önyargıları kaşıyan bu tartışma fazla derinleşmeden bir seçim hamlesi olarak kalacak gibi görünüyor. Nitekim bakanın açıklamalarına yönelik birçok farklı çevreden gelen tepki ve eleştiriler de gayet aklı selim ve göçmenlerin politik malzeme yapılmaması konusunda yerinde bir duyarlılık içeriyor.

Ancak şu da var ki, Thomas de Maizière’nin istediği gibi bir tartışma yaygınlaşmasa da, zaman zaman kaşınan bu yara Almanya’da önemli bir toplumsal hassasiyete ve soruna işaret ediyor. Ve bu sorun sadece güncel politikadaki kimi dalgalanmalarla sınırlı değil. Mültecilerle ilgili korku ve tartışmaların yoğunluk kazandığı, ırkçı-milliyetçi hareketlerin güç topladığı bugünlerde elbette daha da nazikleşiyor ama güncel politikanın ötesinde, göç ve uyum sürecine paralel olarak kökü daha derinlerde ve uzun vadeli bir mesele olma özelliği taşıyor.

NE DEMEK ÖNCÜ KÜLTÜR?

“Öncü kültür” tartışmaları sadece Almanya’ya özgü değil elbette. Göçün yoğun olarak yaşandığı her ülke ve dönemde, farklı etnik, dinsel kökenden veya coğrafyalardan insanların bir arada yaşamak durumunda kaldığı, temas ettiği, etkileşim içinde olduğu her yerde ve her zaman gündemde olan bir konu. Almanya’da gündeme geliş biçimi ise esas olarak “Kültürel, dinsel değerler üzerinden göçmenlere sopa sallanması ve ayar verilmesi” çerçevesinde oldu.

Tarih ve sosyolojinin objektif gerçekleri göstermektedir ki, farklı inançtan, etnik kökenden veya coğrafyalardan gelerek bir arada yaşayan insanlar arasında doğal bir etkileşim süreci olur. Birçok faktörün bir arada etkilediği bu ilişki süreci kimi zaman yoğun kimi zaman hafif derecede çatışma ve sancılar içerse de, eninde sonunda egemen olan zamanla baskın çıkar ve sosyo-ekonomik olarak ‘ikincil-azınlık’ olanları emer, içine alır, kendine benzetir ve bir biçimde çoğunluk toplumuna kaynaştırır. Bunun için illa savaşlara, polisiye veya hukuksal tedbirlere başvurmaya da gerek yoktur. Dünyamız ve tarih, güçlü ve egemen toplumların diğerlerini nasıl içine alıp erittiğinin örnekleriyle doludur.

Ve bize anlatıldığı gibi ülkeler arasındaki savaşlar da, kültürel, dinsel, etnik farklılıklar yüzünden çıkmamıştır; ekonomik çıkarlar ve güç ilişkilerinin seyri belirleyici olmuştur. Değilse, dünyanın en çok ve en yıkıcı savaş görmüş coğrafyalarından birinin Avrupa olması ve savaşların ‘aynı kültürden’ gelen Avrupalı devletler arasında olmasını açıklamak zor olurdu.

Kültürel, dinsel vb. farklılıkları siyasete, hukuksal-polisiye tedbirlere konu ederek kültürler arası etkileşime doğal olmayan yollardan müdahale etmek, ki buna ’siyasi dayatma‘ deniyor, genellikle sorunu daha da karmaşıklaştırmakta, ayrışmayı ve doğal yollardan erime ve kaynaşmayı geciktiren bir etki yaratmaktadır.

SINIFSIZ KÜLTÜR OLUR MU?

“Öncü kültür” tartışmalarının içerdiği en önemli ve zararlı yanılsama ise kültürün salt inanç ve etnik kökene indirgenerek sınıf dışı bir alana çekilmek istenmesidir. Ne demek istiyoruz?

İçişleri Bakanı Thomas de Maizière, açmak istediği tartışmanın etkisini arttırmak için çarpıcı bir benzetme yapıyor: “Bizler karşımızdakine elimizi uzatırız. Biz açık bir toplumuz, yüzümüzü gösteririz. Biz burka değiliz”. İyi de, 20 milyona yakın göçmen kökenli insanın yaşadığı Almanya‘da bunların ne kadarı “Hayır biz Burka’yız” demektedir! Biraz daha derinleştirelim: Bakan ‚biz‘ derken kimi kastediyor? Almanya’daki Hristiyanları mı, Alman ırkını mı!

Eğer kriteri din ise, Almanya’da göçmen kökenli nüfustan çok daha fazla insan Hristiyan veya herhangi bir dine mensup değildir (Almanya’da 2015 verilerine göre nüfusun yüzde 28.9u Katolik; yüzde 27,1’i Protestan; yüzde 4,4’ü Müslüman; yüzde 36’sı da-yaklaşık 30 milyon herhangi bir dine mensup değildir.)

Bakanın dillendirdiği “öncü kültür” eğer ırka, etnik kökene göre belirleniyorsa, örneğin Fransızların, İspanyolların, Rusların veya Yunanlıların daha düşük-geri bir kültür düzeyine sahip olduğunu hangi kriterler ve verilerle açıklayacağız!

Daha açık ifade edelim: Bir kişi, sırf taşıdığı inanç veya etnik köken yüzünden standart bir kültürel kalıba mı girmektedir? Örneğin bütün Almanlar, bütün Türkler veya bütün Amerikalılar aynı kültürel değerleri mi taşımaktadır? Almanya’nın en zengin yüzde 10’luk kesimi ile yarısından çoğunu oluşturan işçiler, emekçiler veya işsizler aynı kültürel değerlere, yaşam tarzına, sosyal ilişkilere ve alışkanlıklara mı sahiptir?

Bir Alman işçisi, aynı okula gittiği, aynı mesleği yaptığı ve aynı fabrikada çalıştığı üçüncü kuşak Türkiyeli bir işçi arkadaşıyla mı, yoksa işveren veya menajerlerle mi daha fazla ortak değere sahiptir?

Toplumların kültürel dokusunda dinin, coğrafyanın elbette etkileri söz konusudur ama son tahlilde belirleyici olan içinde bulundukları sosyo-ekonomik koşullar ve hangi toplumsal sınıfa mensup olduklarıdır. Ve bu doku tanrı vergisi olmadığı gibi değişmez de değildir. Almanların, Türklerin ya da Fransızların bundan iki bin yıl önceki, bin yıl önceki ya da 500 yıl önceki kültürel değer ve dokularıyla günümüzdeki arasında dağlar kadar fark vardır. Kim siyasi ve ekonomik iktidarı elinde tutuyorsa hakim olan kültür de o sınıfın damgasını taşır; nitekim günümüz açısından ülkeler, renkler, ırklar, dinler farklılaşsa da baskın olan kapitalizmin kültürüdür. Ve her şeyden bağımsız ve soyut bir ‘Alman’dan, ‘Türk’ten veya Çinliden söz etmek mümkün değildir; ama işçi, patron, ev kadını, işsiz, zengin, yoksul vb. gibi somut sosyal kimlikler ve yaşam koşullarından ve buna göre şekillenen kültürel değerler söz konusudur.

Tarihin derinliklerine de gitmeye gerek yok; örneğin Almanya’ya ilk gelen ve daha çok kırsal kesimde kazandığı kültürel özellikleriyle dikkat çeken birinci kuşak Türkiyeli göçmenlerle, Almanya’da doğup büyümüş, kulağında küpe, kolunda dövme, Türkçesi zayıf, kendini bu ülkenin parçası gören üçüncü kuşak Türkiye kökenli gençler arasında bir fark olmadığını söyleyebilir misiniz?

EMEKÇİLERİN ‘LEITKULTUR’U

Göç ve uyum sürecinde problem sadece, din ve ırk üzerine dayandırılan soyut bir “öncü kültür” dayatmasında bulunulması değildir. ‘Öncü kültür’ dayatması ne kadar gerici ve toplumsal gelişmenin doğasına aykırı ise, ‘azınlık toplumunun” da kendini sınıfından, sosyal koşullarından bağımsızlaştırarak yine din veya etnik kökeni üzerinden içine kapatması, yerli toplumla ve aynı toplumsal kaderi paylaştığı emekçi arkadaşlarıyla ilişkilerini sınırlaması da o derece sorunludur ve gelişmenin önünde ayak bağı oluşturmaktadır.

Bu nedenle öncü kültür dayatması görünüşte sadece yabancı kökenlilere yönelik bir dayatma gibi algılansa da, aslında bu ülkede yaşayan ve etnik kökeni ister Alman, ister Türk, ister Polonyalı ister İtalyan isterse Arap olsun bütün emekçi sınıfa zarar veren bir politikayı işaret etmektedir. Feodal dönemin kapalı köylü toplumuna göre serbest pazar ekonomisinin özgürlükçülüğü elbette daha ileri bir adımı ifade etmektedir; ancak hangi ulustan, hangi inançtan olursa olsun biz emekçilerin, bencilliği, çıkarcılığı, sömürüyü meşrulaştıran ve besleyen kültürel değerlere değil, eşitliği, dayanışmayı ve kolektivizmi içeren bir özgürlüğe ve insani değerlere ihtiyacımız vardır. Ve bizim için ‘leitkultur’, şu ya da bu dinin veya şu ya da bu ırkın yüceltilmesiyle değil; karnımızı doyurma kaygısı ve gelecek korkusu içinde yaşamaya mahkum edildiğimiz bu toplumsal koşulların değişimiyle ortaya çıkacak gerçek anlamda insani ve evrensel bir kültür olacaktır.