Sağ-popülizm tehlikesi bitti mi?

YÜCEL ÖZDEMİR

 

Fransa’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucuna en çok Avrupa Birliği (AB) kurumlarının yöneticileri ve Almanya Başbakanı Angela Merkel sevindi. Alman gazetelerinin yazdığına göre yeni Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u ilk kutlayan liderler arasında Merkel bulunuyor.

Merkel’in bu kadar sevinmesi Macron’u çok sevdiğinden, siyaseten çok anlaştığından değil, aşırı sağcı-milliyetçi Marine Le Pen’in seçimi kaybetmesinden kaynaklanıyor. Çünkü Le Pen’in seçimleri kazanması durumunda AB ikinci büyük darbeyi alacaktı. Bu yılın başında sadece Alman basını değil, bütün Avrupa basını üç seçim nedeniyle 2017’yi AB için “kader yılı” olarak tanımlamıştı.

Bu seçimlerin ilk durağı olan Hollanda’da aşırı sağcı Geert Wilders oyunu yüzde 20’ye çıkarmasına rağmen birinci olamamış, yeni hükümeti kurma yetkisi alamamıştı. Hollanda’nın AB’den çıkmasını (Nexit) savunan Wilders’in birinci olmaması Avrupa ülkeleri tarafından sevinçle karşılanmıştı.

Zaten seçimlerden sonra yayınlanan kutlama mesajlarının çoğunda Başbakan Mark Rutte’nin “AB dostu” olmasına vurgu yapılmıştı. Fransa’da Macron’un kazanmasından sonra, Rutte’ye gönderilen mesajların adeta sadece tarihi değiştirilerek, ikinci baskısı yapıldı.İki seçimi şimdilik istediği gibi atlatan AB’de dikkatler üçüncü durak durumundaki Almanya’da. eylüldeki seçimlerde Almanya’daki tablo Fransa ve Hollanda kadar riskli değil. AB’ye eleştirel yaklaşan ama AB’den çıkmayı savunmayan sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin sandıktan birinci çıkma şansı yüzde sıfır. Sadece ne kadar oy alacağı, meclise göndereceği milletvekili sayısıyla koalisyon hesaplarını değiştirip değiştirmeyeceği üzerinde duruluyor.

Bu nedenle, şimdiden denilebilir ki Almanya’da AB açısından ciddi bir tehlike bulunmuyor. Hollanda ve Fransa’nın aksine sistemin iki önemli partisi Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU/CSU) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD), geçmiş yıllara göre oy kaybetmekle birlikte halen iki büyük parti konumunda. Halihazırda hükümetin bu iki partinin dışında başka bir parti tarafından kurulma ihtimali yok.

Dolayısıyla bugünden bakıldığında yakın dönemde AB açısından İngiltere’de olduğu gibi yeni bir “exit” tehlikesi görünmüyor.
Peki bu AB’nin düzlüğe çıktığı, yeni kopuşların olmayacağı, ırkçılık tehlikesinin bittiği anlamına mı geliyor?
Elbette hayır.

Tersine; Avusturya’dan başlayarak Hollanda ve Fransa seçim sonuçları, Almanya ve diğer ülkelerdeki gelişmeler AB, göçmen, sığınmacı ve İslam karşıtlığı üzerinden propaganda yapan ırkçı milliyetçi hareketlerin küçümsenemeyecek bir güç haline geldiğini ve her an iktidara gelebileceklerini gösteriyor.

Bundan 15 yıl önce, 2002’de, faşist baba Le Pen, Jaques Chirac ile ikinci tura kaldığında Avrupa büyük bir şok geçirmişti. Sokaklarda hemen “Faşizme geçit yok” gösterileri düzenlenmiş, ortak mücadele çağrıları yapılmıştı. Sonunda seçimlerde Chrirac yüzde 82, Le Pen yüzde 18 (5.5 milyon) oy almıştı.

Baba Le Pen ile kızı Marine Le Pen’in ikinci tura kalmasına karşı gösterilen tepkiler kıyaslandığında, 15 yıl içinde Fransa’dan başlayarak bütün Avrupa’nın, ırkçı bir partinin halk arasında güç toplaması ve ikinci tura kalmasını kabullenmiş durumda olduğu görülüyor. 15 yıl içinde Ulusal Cephenin ikinci turda aldığı oyun yüzde 18’den yüzde 34’e çıkması da aslında durumu özetliyor. Bunun bir sonraki aşaması cumhurbaşkanlığını da kabullenme olursa şaşırmamak gerekiyor.

Bu sadece Fransa için değil, diğer Avrupa ülkeleri için de geçerli. Avusturya’da faşist FPÖ’nün Adayı Norbert Hofer’in kıl payıyla cumhurbaşkanlığını kaybettiğini unutmamak gerekiyor.

Özetle, her ne kadar Avrupa genelinde Fransa’da neoliberal Macron’un kazanmasıyla derin bir nefes alınsa da tehlike kapıda duruyor. Irkçı-milliyetçi partilerin güç toplamasına neden olan sosyal sorunlar çözüme kavuşmadığı sürece, ırkçılar, sorunları suistimal ederek güç toplamaya devam edecekler.

Faşist hareketlerden kurtulmanın tek ve asıl yolu onların söylediklerinin gerçeği yansıtmadığını halka anlatarak doğru adresi göstermek. Kıta genelinde ırkçı-milliyetçi partilerin güç toplamasına vesile olan muhafazakar ve sözde sosyal demokrat partilerin bunu yapması artık mümkün değil. Zira izledikleri politikalar nedeniyle yeniden güven kazanmaları o kadar kolay değil. Bunu Almanya’da SPD’nin halinden anlıyoruz.

Geriye, sistem partilerini teşhir eden, ırkçılığa ve milliyetçiliğe karşı çıkan, yok edilen sosyal hakların geri getirilmesini savunan, savaşa ve militarizme karşı çıksan sol sosyal demokrat partiler kalıyor. Bu çizgideki partilerin kesin olarak güvenilir olmadıklarını, her an halka sırtını dönebileceklerini de Yunanistan’da SYRIZA gösterdi.

Eğer sol sosyal demokrat partiler halka sırtını dönmeyip, tutarlı bir hatta durmayı başarabilirlerse tarih tekerleğinin ileriye doğru dönmesine yardımcı olabilirler.

Zira Avrupa’nın içinde düştüğü ekonomik-siyasi sorunlar ve koşullar, tekerleğin bundan sonra ileriye mi yoksa geriye mi gideceğinin momentinden geçtiğimizi gösteriyor.

Başka bir deyişle çok uzun sürmeyecek kırılma sürecindeyiz. Tarihin tekerleğini işçi sınıfından, emekçilerden, ezilen halklardan yana ileriye doğru çevirmek için mücadele edenlerin buna göre hareket etmesi gerektiği ortada.