Yaşadığımız ülkenin parçası olmak…

Yarısı Alman yarısı Türk vatandaşı statüsünde yaklaşık 3 milyon Türkiye kökenli insanın yaşadığı Almanya’da 1960’lardan beri devam eden göç ve uyum tartışmalarının merkezinde ister istemez Türkiye kökenliler bulunuyor.

Türkiye’de siyasi gelişmelerin oldukça fırtınalı geçtiği ve seçim sandıklarının Almanya’ya taşındığı son yıllarda Türkiyelilerle ilgili tartışmalar daha da alevlendi. Nedensiz ve yersiz değil bu durum elbette. Çünkü başta politika olmak üzere, Almanya’da yaşayan Türkiyelilerin ilgi ve gündemleri Türkiye ve Türkiye’den kaynaklı gelişmeler üzerine oturmaya başladı.

Bir yandan internet, TV vb. gibi iletişim alanındaki gelişmeleri, bir yandan daha çabuk ve ucuz ulaşım olanaklarının artmasını da hesaba kattığımızda Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin Türkiye ve Türkiye gündemi ile olan yakınlığı göç tarihinde hiç olmadığı kadar yoğunlaştı haliyle.

Bir yere kadar doğal ve anlaşılır olan bu eğilim elbette hep böyle sürecek değil; ancak Türkiye’den kaynaklı gündemlerin bu derece baskın olma hali sürdükçe ve Almanya’da yaşamaktan kaynaklı olay ve gelişmelerden ‘uzaklaşma’ etkisi yarattıkça Türkiye kökenlilerin yaşamlarındaki zorluk ve sıkıntılar hafiflemek yerine daha da artacaktır.

İş, eğitim, sağlık vb. bütün yaşamları Almanya’da devam etse ve ezici çoğunluğu gelecek planlarını bu ülkede yapsa da, Türkiye ve Türkiye gündemiyle bu derece yoğun bir bağın olması elbette düşündürücü ve içinde birçok sancıyı, çelişkiyi barındıran bir süreç kuşkusuz.

İKİ SEÇİMİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Çok uzağa gitmeye gerek yok, geride bıraktığımız 1,5 ay içinde Almanya’da iki seçime tanık olduk: Biri Türkiye’deki Anayasa değişikliği için 16 Nisan referandumu diğeri de, en fazla Türkiye kökenli göçmenin yaşadığı NRW’deki eyalet seçimleri ( ayrıca 7 Mayıs’ta Schleswig-Holstein ve 26 Mart’ta da Saarland’ta eyalet seçimleri yapıldı).

Türkiye kökenlilerin ilgi, katılım ve etkilenmişlik düzeyi açısından bu iki seçime baktığımızda, arada hayli mesafe olduğu görülüyor.

Evet Türkiye’deki referandum, ülkenin siyasi kaderini etkileyecek önemdeydi ve oldukça hararetli bir ortamda gerçekleşti. Ama gerek vatandaşlar gerekse siyasi yelpazenin hemen her kanadındaki Türkiyeli dernekler, örgütler neredeyse sanki Türkiye’nin herhangi bir şehrindelermişcesine sıcak bir atmosferde günler süren tartışmalar, propaganda kampanyaları ve etkinlikler eşliğinde yaşadılar referandum sürecini. Katılım yüzde 50 sınırını aşmasa da, referandumun burada yaşayan Türkiyeliler arasındaki etkileri çok daha bariz oldu. Fabrikalardaki emekçiler veya okullardaki gençler ya da kahvelerde oturanlar ‘Evetçi-Hayırcı’, ‘Erdoğancı-Erdoğan karşıtı’ vb. biçiminde kutuplaşmaya, kopuşa sürüklendiler…

NRW seçimleri ise Türkiyelilerin ezici çoğunluğu açısından sessiz sedasız gelip geçti. Bir istatistiği yok ama Türkiye kökenlilerin önemli bir kesimi sandığa gitmedi, bir kesimi seçimlerin varlığından ya da sonuçlarından dahi haberdar olmadı.

Evet Almanya’da uzun yıllardır izlenen ayrımcı, dışlayıcı göç ve yabancılar politikasının yarattığı bir tahribat söz konusu. Ve bunun, göçmenlerin yaşadıkları ülkeyle, buradaki siyasal-sosyal yaşamla kaynaşmayı kolaylaştıran değil zorlaştırıcı bir etkisi olduğu açık. Ama yaşanan sorunun tümünü bununla açıklamak mümkün mü?

Diğer taraftan burada sorun olan Türkiye kökenlilerin Türkiye’de olan bitenlere ilgi duyması, politik bir tutum takınması değildir; sadece Türkiye değil bütün dünyada yaşanan gelişmelere ilgi duymaları, bir reaksiyon göstermeleri anlamsız olmadığı gibi işçi, genç veya kadın olarak anlamlı ve gereklidir de. Ancak burada üzerinde durmak gereken çelişki, bütün hayatını sürdürdüğü ülkedeki politik-sosyal yaşama ilgi ve katılım düzeyinin bu denli sönük ve sınırlı olmasıdır. Tabii ki bu bir süreç sorunudur ve hızlanıp yavaşlamalar olabilecektir. Ancak kendi günlük yaşamı ve geleceği için büyük önem taşıyan konularda dışarıdan izleyici konumunda kalmak Türkiye kökenlilerin yaşamını daha da zorlaştırmaktadır.

TABLO NASIL DEĞİŞECEK?

Bu tablonun asıl sorumlusu elbette bir yandan Almanya bir yandan Türkiye’deki siyasi iktidar ve onların izlediği ayrımcı, kutuplaştırıcı politikalardır. Çünkü iki taraf da bu ülkede yaşayan, fiilen bu ülkenin bir parçası olan yüz binlerce insanı bu ülkenin gündemi ve halkından ayrıştırmaya, siyaseten gettolaştırmaya hizmet eden politikalar izlemektedir.

Ancak işin bir başka boyutu da, Türkiyeli işçi ve emekçilerin sorun, talep ve özlemlerine sahip çıkan ilerici güçler ve örgütlerin oynayacağı rolü ne derece yerine getirdiği konusudur. Ve burada da topu başkasına atmaya gerek yok; Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (DİDF) gibi gerek platformu gerekse pratik tutumu ile kendini farklı bir yere koyan; dini, etnik kökeni ne olursa olsun bu ülkede yaşayan yerli ve göçmen bütün emekçileri ortak sorun ve ihtiyaçları temelinde kaynaştırmayı kendine iş edinen bir örgütün üstlendiği rol ve misyonun daha fazla önem kazandığı açıktır.

Dolayısıyla, bu ülkede yaşayan işçi ve emekçilerin farklı inanç veya etnik kökenden gelseler de ortak gündeme, ortak sorunlara ve ortak geleceğe sahip tek bir sınıf olduğundan yola çıkan neredeyse tek göçmen örgütü olan DİDF’in, oynayacağı rol de buna uygun olmak durumundadır. DİDF gibi örgütlerin bu rolü hakkıyla yerine getirmesi ise kendi platformunun gereklerini yerine getirmek üzere daha fazla çaba ve titizlik içinde olmasını gerektirmektedir. Çünkü gerek milliyet, din üzerinden siyaset yapan gerici güçler gerekse ‘sol’ yelpazede yer alan ama yerli ve göçmen emekçilerin ortak yaşamı ve geleceği konusunda körlük içinde olan çeşitli ilerici güçler, bilerek ya da bilmeden Türkiyeli emekçileri içinde yaşadıkları ülkenin, kentin, işyerlerinin, okulların, sosyal hayatın somut gündem ve ihtiyaçlarından uzaklaştıran bir rol oynamakta; böylesi bir durumda DİDF gibi örgütlerin işi zor olsa da ortak yaşam, ortak mücadele konusunda yapacakları katkı da o derece önem kazanmaktadır.

Bu çerçeveden bakıldığında eyalet veya federal seçimler, AfD ‘ye ve ırkçılığa karşı mücadele, çalışma yaşamındaki emeklilik, taşeron çalıştırma, güvencesiz işler, sosyal haklar, konut veya eğitim alanında yaşanan sorunlar konusunda Alman sendikalar, kitle örgütleri ve inisiyatiflerle birlikte ortak çalışmalar yapma; bu konularda Türkiye kökenli işçi ve emekçileri, gençleri, kadınları harekete geçirme, aydınlatma konusunda daha farklı ve kararlı bir tutum içinde olunması gerekmektedir. Sorun sadece DİDF üyelerinin Almanya’daki seçimler veya ırkçılık, çalışma yaşamındaki, eğitim alanındaki sorunlar ya da Alman hükümetinin izlediği politikaların yol açtığı sonuçlara ve bu konularla ilgili eylemlere ilgi göstermesi meselesi değildir. Asıl sorun, daha geniş Türkiyeli işçi, emekçi, genç ve kadını yaşadıkları ülkenin gündemleri ve gelişmeleri üzerinden aydınlatma ve bu konularda daha aktif tutum almalarına hizmet eden bir rol oynayıp oynamama konusudur. Bu yönde atılacak adımlar Türkiye’de yaşanan gelişmelere duyarsız kalmak anlamına asla gelmediği gibi tersine Türkiye’deki demokrasi ve emek güçlerinin mücadelesi ile dayanışma için daha elverişli bir zemin yaratacaktır. Çünkü emekçilerin Alevi-Sünni, Türk-Kürt, Alman-Türk, Hristiyan-Müslüman olarak kutuplaşıp karşı karşıya gelmesi, Türkiye’deki barış, demokrasi ve emek mücadelesine buradan yapılacak katkı ve dayanışmanın sınırlarını daraltacaktır.