Çürüme ve diriliş

A. CİHAN SOYLU

Bir toplumda, çürüme ve çöküş belirtilerinin tavan yapması için çok ciddi kriz durumlarının yaşanması koşul oluşturmaz. Bazen, en basit ve sıradan denebilecek insani sorunlar çerçevesinde ortaya çıkan eğilim ve davranış biçimleri de buna işaret ederler.

Günümüzde herhangi bir kapitalist ülke örnek alınarak bunun için binlerce örnek sıralanabilir. Ne ki, Türkiye’nin durumu bu bakımdan özellikle dikkat çekicidir: Türkiye özellikle idari biçimi, yöneticilerinin söz ve eylemleri, burjuva siyasetinin çeşitli fraksiyon ve örgütlerinin birbirleriyle ve devlet denen örgütlü baskı aygıtıyla ilişkileri, basın-yayın, sanat-edebiyat-kültür organ ve çevrelerinin kitlelere yönelik propagandasının içeriği; ve bütün bunların sisteme muhalif örgüt ve partiler etrafında biraraya gelen kesimler üzerindeki etkisi bakımından daha önce benzeri görülmemiş bir deformasyon, çürüme ve bozulma döneminden geçiyor.

“Basit” bir örnek, Silopi’deki panzerli çocuk cinayetidir. Kürtlere yönelik devlet terörünün bir parçası-uzantısıdır. Gece yarısından sonraki bir saatte uyumakta olan iki küçük çocuk, panzerle evin duvarı yıkılarak ezilip katlediliyor ve fakat bunu yapan polisler görevlerini sürdürmeye devam ediyorlar. Devletin başındaki kişi de, televizyonlarda, gazetelerde, havada ve karada, nerede fırsat varsa orada “garip-gurebanın hakkı”ndan sözederek “adalet dağıtıyor”! Gazeteler ve televizyonlar koro halinde, Cumhurbaşkanı’nın yürüme özürlü bir kız çocuğuna protez bacak takılması için emir verdiğini duyuruyorlar.

Birincisi ve ikincisi birbirinin alternatifi değil, ama birinde sessizlik ve cinayet işleyen kendi memurlarını korumaya alma ve böylece başkalarını da benzeri eylemler için cesaretlendirme; ikincisinde ise “vicdani-insani bir tutum“ üzerinden yığınlara hoş görünme söz konusudur.

Sadece bu da değil: yıllık ortalaması 1400 civarında olan iş cinayetlerini ve sakat kalan binlerce işçinin durumunu yok saymak, devlet yönetiminden yargı sistemine, basın-yayın ve propaganda mekanizmasından dini kurumlar yöneticilerinin tutumuna, hem bir sınıf tutumunun hem de çürüme ve çöküşün göstergesidir. Aynı şey çocuklara ve kadınlara karşı cinayet ve tacizler karşısında alınan tutum açısından da geçerlidir. Mahkeme heyetlerinin küçük çocuklara karşı işlenen taciz ve tecavüz olaylarını dahi “kendi rızası“ gerekçesiyle geçiştirdiği, böylece bu tutumlarıyla aynı türden olayları teşvik eylemine de imza attıkları, binlerce örnekle kanıtlanabilir. Dahası var…
Riya ve yalanı ahlâki ölçütler dışı saydığı varsayılan bir toplumda, yalan, resmi yönetim politikasının olağan bir unsuru haline gelmiş ve örneğin, devlet iktidarını ellerinde tutanlar, “referandum”da hayır oyu için çalışma yapanları ihanetle, dış güçlerin aleti olmakla, terör örgütlerine destek vermekle suçlayıp, ardından da “biz ayrımcı politika izlemiyoruz” diyorlarsa, ve bunu duyan milyonlarca insan buna karşı ortaya bir tepki koymuyorsa, sağlıklı bir toplumsal bünyeden söz edilemez.

Bu örnekler, örgütlü-örgütsüz çeşitli çevreler açısından yaygınlık gösterir hale gelmişse, yolsuzluk, rüşvet ve adaletsizlik tepki çeker olmaktan çıkmışsa, devlet cinayetleri toplumun önemli bir kesimi tarafından “devletin ve milletin bekası” gerekçesiyle destekleniyorsa, gayrı meşru bir referandum tartışılıyor durumda iken tek adamın kim olacağı toplumun önüne esas bir mesele olarak çıkarılabiliyorsa, kontrgerilla ve Erdoğan iktidarıyla birlikte hareket edip Kürt ve devrimci düşmanlığı yapan bazı parti ve örgütler “solcu” diye reklam ediliyorsa, ya da söven milliyetçi ve özgürlük düşmanı kişi ve kurumlar “demokrasi gücü” içinde sayılıyorsa çürümenin boyutları hayli geniş demektir.

Kuşkusuz böyle olmasının sorumlusu geniş halk kitleleri, sağda ya da “sol” da yer alan işçi ve emekçiler değillerdir. Çürüyen kapitalist toplumdur ve yığınlar aldanmışlıklarının, aldatılmışlıklarının cezasını çekiyorlar. Sömürü ve zorbalık sistemine karşı mücadele gelişip dal budak salana dek ağırlıklı olarak da böyle olacaktır. Yüzyılların önyargıları, eğitim ve egemen propagandanın gerici karakteri ve toplumsal etkinliği, örgütlü burjuva kurumsal yapı ve bunun toplum bünyesine yayılmış hali, bu sonuçları doğurmaktadır. Bu sonuçlara karşı mücadele yine toplumsal bünyenin içinden doğup büyümektedir. Böyle olduğunu tarih gösterdiği gibi günümüz toplumlarının aynı zamanda mücadele ve direnişin mayalanarak ilerlemekte olması gerçeği de doğrulamaktadır.

Direniş ve yeni insani geleceğin kurucu gücü

Şimdiye kadarki toplum tarihinin gösterdiği, sömürü ve baskıya dayanan her toplumun, onu sürdürmekte çıkarları olan sınıf ve güçlerin engelleyici barikatları ne olursa olsun, eninde sonunda çökmeye mahkum bulunduğudur. Köleci ve feodal toplumlar yıkıldılar ve yerine kapitalizm “geldi.” Kapitalizm, sömürüye dayanan üretim tarzı ve toplum biçiminin en yetkin, en gelişmiş ve en üst biçimini oluşturmasıyla, tüm diğerlerinin akıbetini gösteren bir ayna olmakla kalmaz. Kendi yokoluşunun da aynasıdır. Emekgücü sömürüsüne dayanan bu üretim tarzı ve toplum biçimi, üretim araçlarının kapitalistlerin özel mülkiyetinde olması ve özel mülkiyete dayanması nedeniyle, her kapitalisti diğerinin rakibi ve yok edicisi durumuna iter. Sisteme ruhunu veren kârdır ve her kapitalist için daha fazla kâr, ancak onun pazarda diğerlerinden daha fazla pay alması, daha geniş sahalarda faaliyet yürütmesiyle mümkündür. Bu da onları birbirlerinin rakibi yapar ve her tür entrika, yolsuzluk, satınalma, ve hatta sonu büyük çatışma ve savaşlara varan çıkar dalaşına iter. Hakim ilişki biçiminin belirlediği bu temel anlayış ve düşünüş tarzı tüm topluma bin türlü araç ve yöntemle “şırınga edilir.” Yani, “insanı insanın kurdu” haline getiren, çelişki ve çatışmaları doğuran, toplumsal ilişkilerde çürüme ve bozulmanın bin türlüsünü; işsizliği, yoksulluğu, açlığı, çatışma ve savaşları üreten doğrudan doğruya bu kapitalist üretim tarzı ve onun tarafından belirlenen ilişki biçimleridir.

Peki, hiç de insani olmayan, ve yıkıcı-çürütücü-kıyıcı sonuçlarını hergün yaşamakta olduğumuz bu üretim tarzı ve toplum biçimlenmesi, insanın toplumsal yaşamını sürdürmesi için şart mıdır? Hayır değil, ve aksine, toplumun azınlığını oluşturan küçük bir kapitalistler grubunun işçiler başta olmak üzere on milyonlarca emekçi ve ezilen üzerinde hegemonya kurmasına dayanan bu sistemin son bulması, istisnasız tüm insanların, genel olarak insan soyunun yararınadır. Sömüren ve sömürülenin olmayacağı; bütün üretim araçlarının tüm toplumun mülkiyetine geçirileceği ve kolektif üretimin yaratacağı zenginliğin tüm toplumun gereksinmelerine hasredileceği bir üretim tarzı ve toplum örgütlenmesi herkesin yararına olacaktır. Böylece, bugün olduğu üzere daha çok şeye sahip olmak için başkalarını baskı altına almak ya da daha çok sömürmek için yeni biçimler ardında koşmak ve çeşitli hile ve entrikalara başvurma “ihtiyacı”da ortadan kalkacaktır.

Bu mümkündür. Rusya‘da (Eski Sovyetler Birliği) gerçekleştirildi. Burjuvazi ve Çarlık yenilgiye uğratılarak üretim araçlarının kolektif kullanımı ve üretimin tüm halkın ihtiyaçları için yeniden örgütlenmesi sağlandı. İşsizlik ortadan kaldırıldı. Üretim, bunalımın tüm dünyayı kasıp kavurduğu yıllarda birkaç kat artırıldı. Bunu işçi sınıfının öncülüğünde kent-kır emekçileri gerçekleştirdiler. Dünyanın tüm burjuva devletleri onu yıkmak için işbirliği içinde çalıştılar ve sonuçta yenilgiye uğrattılar. Ama bu, yeniden gerçekleştirilemezliği göstermiyor. Aksine günümüzde-100 yıl sonra bugün- işçi sınıfı ve emekçilerin bu mücadeleye girişmeleri için koşullar çok daha olgunlaşmıştır.

Sömürü ve baskıya dayanan kapitalizm, çıkar farklılıkları üzerinden yol açtığı çelişki ve çatışmalarla kendisinin sonunu getirecek güçleri de sürekli olarak üretmek zorundadır. Her küçük ve lokal işçi mücadelesinden, baskı altındaki çeşitli toplum kesimlerinden insan gruplarının tepki ve protestolarına, yeninin üzerinde kendini var edeceği toplumsal zemin güçlenmeye devam ediyor. Diriliş ve yeninin kuruluşu ve onun güçleri bu toplumun kendi bünyesinden, işçi sınıfı ve ezilenlerin hareketiyle ve kendi kurtuluşlarının bilinciyle ortaya çıkışlarıyla filiz verip büyümektedir. Burjuva sınıf sultası eninde sonunda sona erdirilecektir. Bugünden önemli olan, bunun bilincinde olarak mücadele edenlerin, burjuva ideolojik saldırının her türüne, bozuşturucu, güvensizleştirici, çürütücü burjuva etki ve saldırıya karşı kararlıca durmalarıdır.