Partilerin seçim stratejilerinde neler var?

Almanya’da 24 Eylül’de yapılacak genel seçimler öncesine partiler nasıl bir seçim kampanyası izleyeceklerini az çok netleştirmiş durumda. Başbakan Angela Merkel, iç güvenliğin yanı sıra Trump karşıtlığını, SPD ise „sosyal adaleti“ işleyecek. Sosyal adalet, yoksulluk, kiralık işçilik, eşit haklar konusunda daha tutarlı bir politika izleyen Sol Parti’nin, geçen hafta koalisyon ortağı olduğu eyaletlerin oyuyla otobanların özelleştirmesine destek olması parti içinde de tartışmalara yol açtı.

Almanya’da 24 Eylül’de yapılacak genel seçimler için seçim atmosferi giderek belirginlik kazanıyor. 4 Mayıs’ta en büyük eyalet Kuzey Ren Vestfalya’da ortaya çıkan sonuç, seçimlerde büyük bir çıkış yapacağı ileri sürülen SPD’nin güçlenme eğiliminde olmadığını gösterdi. Bu nedenle SPD’nin, Ajanda 2010, Hartz IV Yasası’nda iyileştirmeler vaat etmeden veya sosyal hakların tasfiyesi yönünde izlediği politikalar konusunda köklü bir özeleştiri sürecine girmeden ya da emekçilere, halka güven veren yeni kadrolarla seçim meydanlarına inmeden, içine düştüğü dip durumundan kurtulmasının pek de mümkün olmadığı bir kez daha görüldü.

Politika değişikliğiyle değil kişileri değiştirmekle halkı kandırabileceğini hesaplayan SPD’nin, Avrupa Parlamentosu eski Başkanı Martin Schulz’u başkanlığa getirmesi ve başbakanlığa aday göstermesi de partiyi dipten kurtarmaya yetmedi. Bu nedenle çok büyük sürpriz olmaması durumunda, SPD’nin oyunun ciddi bir artış göstermesi beklenmiyor.

MERKEL’İN ANTİ-TRUMP PLANI

Seçimlerden şimdiden birinci çıkmasına kesin gözüyle bakılan Başbakan Angela Merkel ve partisi CDU/CSU ise, bir taraftan terör korkusunu körükleyerek iç güvenliği ve sığınmacılara-göçmenlere karşı önyargıları körüklemeye hazırlanırken diğer taraftan da dünya genelinde artan Trump ve ABD karşıtlığını yedeklemeye hazırlanıyor.

Merkel’in Münih’te kardeş parti CSU’nun “bira çadırı”nda yaptığı konuşmada eski müttefiklere daha fazla güvenilemeyeceğini, Avrupa’nın kendi kaderini kendisinin belirlenmesi gerektiği yönündeki çağrısının bir ayağını Alman sermayesinin dünyadaki paylaşım planları, diğer ayağını da Merkel’in seçim stratejisi oluşturuyor.

En son Paris İklim Anlaşması’ndan çıkılmasıyla birlikte Trump ve ABD’ye tepkinin oya dönüşeceği açık. Benzer bir durum 2002’deki seçimlerde yaşanmıştı. 2001’de İkiz Kuleler’e yapılan terör saldırısından sonra ABD ve Georg W. Bush yönetimine tam destek veren dönemin Başbakanı Gerhard Schröder, seçim meydanlarına indiğinde ABD’nin savaş politikalarına karşı mesajları öne çıkardı. O zaman Schröder’in rakibi olan CDU/CSU’nun adayı Edmund Stoiber ise terörle mücadele adına ABD’nin yaptıklarına destek veriyordu. Sonunda Stoiber seçimleri kaybetti, Schröder bir kez daha başbakanlık koltuğuna oturdu. Ardından da ABD’nin Irak işgaline karşı çıkmakla birlikte, işgalin yapılmaması için parmağını kıpırdatmadı. Almanya’daki ABD üslerinden kalkan uçaklar Irak’ı bombalayıp üslerine geri döndüler. Bölgedeki Alman istihbaratçıları ise ABD’ye vurulacak hedefleri gösterdiler.

Bu nedenle Merkel de büyük bir olasılıkla seçimler öncesinde ABD ve Trump’a eleştirilerin dozajını artıracak, ama sonuçta politikada bir değişiklik yapmayacak.

PEKİ SOL PARTİ NE YAPIYOR?

AfD ve FDP’nin de yüzde 5 barajını aşarak meclise girmesine kesin gözüyle bakıldığı genel seçimlerden sonra Budestag, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez bu kadar çok partinin olduğu bir parlamento haline gelecek. Seçmenlerden oy yarışının alabildiğine kızıştığı bu yılki genel seçimler öncesinde savaşa karşı sosyal hakları savunan, ırkçılığa ve milliyetçiliğe karşı mesajlar veren Sol Parti’nin nasıl bir seçim performansı göstereceği, nasıl söylem tutturacağı büyük bir önem taşıyor. Diğer partilerle arasına daha fazla mesafe koyup, farklı bir politikayı hayata geçireceğinin mesajını, topluma güven verecek şekilde işlemesi durumunda daha fazla destek almasının koşulları her zamankinden daha uygun.

Ancak bugüne kadar açıklanan seçim program taslağında önceki yıllarda söylenenlerin üzerine yeni taleplerin eklenmediği görülüyor. ABD, AB ve NATO karşıtlığında temkinli açıklamalar yapılıyor. Yurtdışındaki Alman askerlerinin geri çağrılmasına ısrarlı tutum önemli. Keza çalışma yaşamına dair acil talepler de yıllardır dile getirilenler. Bunların yeniden güncellenmesi ve daha ileriden ifade edilmesi Sol Parti’yi daha dikkat çeken bir parti haline getirecektir.

Ancak şu sıralar yapılanlar daha ileriden değil, geriden bir yaklaşım sergileniyor. Federal Hükümet tarafından Federal Meclis’ten (Bundestag) oy çoğunluğuyla geçirilen ve Sol Partili milletvekillerinin tamamının karşı oy verdiği otobanların özelleştirmesine, Federal Eyaletler Konseyi’nde (Bundesrat) Sol Parti’nin koalisyon ortağı olduğu Thüringen, Berlin ve Brandenburg eyaletleri karşı çıkmadıkları gibi destek verdiler.

Anayasa’nın değiştirilmesiyle yapılan düzenlemeye göre, ulaşım ve eğitim sektöre artık özel yatırımcılar girebilecek. Bu da her iki alanda özelleştirmelere kapının açılması anlamına geliyor. Meclisten geçtikten 48 saat sonra konsey tarafından da kabul edilen değişikler Almanya tarihine „En hızlı Anayasa değişikliği“ olarak geçti.

Bu hızlı değişiklinin altında Sol Partili Thüringen Başbakanı Bodo Ramelow başta olmak üzere Sol Parti’nin koalisyon ortağı olduğu Berlin ve Brandenburg eyaletlerinin olması, doğal olarak parti içinde tartışmalara yol açtı. Halbuki toplantı öncesinde Sol Parti eşbaşkanları ve meclis grubu başkanları ile söz konusu eyaletlerde en üst düzeyde görev yapan politikacılar tarafından kamuoyuna yapılan ortak açıklamada, özelleştirmeler konusunda halk oylamasına gidilmesi çağrısı yapılmıştı.

Özelleştirmecilerin başını çeken Ramelow, mecliste karşı çıkan partisinin milletvekillerine tepki gösterirken, Meclis Grubu Eşbaşkanı Sahra Wagenknecht karardan ötürü üzüntü duyduğunu söylemekle yetindi.

Gelinen aşamada daha önce Berlin’de kamu çalışanlarının işten atılmasının, sosyal kısıtlamaların altına imza atan Sol Parti, ülke genelinde otobanların özelleştirilerek paralı hale getirilmesinin de önünü açmış durumda. Bu politika doğal olarak, Sol Parti’nin diğer partilerle aynı olduğu yönündeki algıyı haklı olarak güçlendirdi. Seçimler öncesinde Sol Parti’nin almış olduğu bu tutum elbette baltayı ayağına vurmaktan başka bir şey değildir.

Bu aynı zamanda Sol Parti’in seçim kampanyası boyunca en zayıf yanlarından birisi olmaya devam edecektir.

Özetle; genel seçimler öncesinde iktidar ve muhalefet partilerinin ortaya koydukları stratejiler, halkın acil taleplerin çözülmesinden çok var olan sorunların daha da katlanarak sürmesi üzerine kurulmuş görünüyor. Özellikle yerli ve göçmenler arasında önyargıların, ayrımcılığın çalışıldığı günümüzde bunun seçim kampanyalarına da malzeme olacağı görülüyor. Buna karşı açıktan tutum almak ise her zamankinde daha büyük bir önem taşımış durumda. (YH)